ödül kazanamadığımız yarışmanın kolokyumuna gittim. diğer projelere baktıkça insanın aklına bir sürü şey geliyor. ilginç olan diğer projeleri görmeden önce bunların insanın aklına hiç gelmemesi :] daha önce hiç kolokyuma gitmemiştim. profesyonel yarışmaları kastediyorum. bir iki öğrenci yarışması kolokyumunda bulunmuştum. öğrenci yarışmalarında ödül almakta zorlanmıyorduk. biraz da o yüzden mimarlık üzerine heyecanım azalmıştı. "bunu yaptık. sıradaki!" gibi... ödüle aday tasarımlardan ziyade bir sözü olan işler üretmek daha heyecanlı geliyordu. yarışmanın küçüğü büyüğü yoktu, mimarlık, nesne tasarımı ya da grafik tasarım, farketmiyordu, söylenecek irili ufaklı sözler vardı. yine de arada ödül hedefiyle uluslararası mimarlık yarışmalarında kendimizi denedik. eksiğimiz çoktu. rakipler sıkıydı.
epeydir yerli yarışma projelerini incelemiyordum. mimarlık ortamımızdan kopmuştum. yakın zamanda katıldığımız iki yarışmada gördüm ki, mimarlığımız beklediğimden daha zengin ve kaliteli bir noktaya gelmiş. burada da rekabet sıkı. iki yarışmaya da katılım çok yüksekti. beslenebileceğimiz bir ortam var yani artık, burun kıvırmak pek gerçekçi değil. insan hem ortaya koyduğu işi hem kendi becerilerini diğer meslektaşlarıyla kıyaslamalı. fakat kendini o rekabete atmadan bu mümkün olmuyor. yani insan kendini en iyi 'rakipleriyle' kıyaslıyor. o yarışmalara katılacaksın. elinden geleni yapacaksın. sonra "kim çarptı bana!?" diye etrafa bakınıp kendini nasıl geliştireceğini anlamaya çalışacaksın.
30 Temmuz 2011 Cumartesi
29 Temmuz 2011 Cuma
atılınmamasına.
lisansüstünden atılma gerçekten kalkmış. duruma uygun yeni yönetmelik hazırlanmaktaymış. belli bir süreyi aşan öğrencilerde öğrencilikle ilgili avantajlar sanıyorum geri alınacakmış, harçlar her eklenen yıl için belirli bir katsayıyla katlanacakmış vd. ama kayıt silinmeyecekmiş. yani "tezim yetişmedi, içime sinmedi, şurasını düzeltmek istiyorum" diyen vatandaşlar için umut ışığı doğdu. mesela ben. baya iyi bir haber. şimdi isterse delft anlaşması gecikedursun, er ya da geç hallolur, hocalarım isterlerse "bu doktora daha olmamış" desinler, düzeltirim, isterse çalışmam içime sinmesin, yeniden yaparım.
mevcut sistemde doktorayı erken bitirmek için ne bir ortam baskısı, ne motivasyon, ne çalışma ortamı var. ama yönetmeliğe göre 7 yılda teslim edemezsek, ya da bazı prosedürleri zamanında yerine getiremezsek okuldan atılıyoruz. tabi yıllarca üzerinde uğraşılmış, bir süre daha uğraşılıp bitirilebilecek çalışmaların böyle bir anda kesilip atılması kimseye pek anlamlı gelmediğinden süreç türlü şekillerde uzatılıyor, aflar çıkıyor vd. uzattıkça uzatıyoruz ve avantajlarımızı yitirmiyoruz.
bizim mevcut akademik sistemimiz bana epey sorunlu görünüyor. doktorayı belirli bir süre (diyelim ki 4 yıl) içinde bitirmenin bazı avantajları olmalı. avantajlar mali destekle ilgili olabilir, istihdamla ilgili olabilir, öğrenciliğe ait destekler (barınma, burs, konferans desteği, indirimler vd.) olabilir. ama herkesin temposu kendi yaşam ve çalışma koşullarına göre ve çalıştığı konulara göre farklılık gösterdiği için tezin tesliminde asıl kriter tezin artık yeterince olgunlaşmış olması olmalı, önceden belirlenmiş bir tarih değil. isteyen erken bitirsin, isteyen geç.
zaten öyle bir sistemde mali kaynağı bulmak öğrencinin derdi oluyor. ve mali kaynak kesileceği için öğrenci de 4-5 yılda tezi bitirip bir hoca kadrosu edinmek üzere çalışıyor. istihdam tezin bitirilmesi kriteri üzerinden sağlanmamalı. bizim durumumuz, 33'lük de, farklı bir model olarak oluşturulmasına rağmen işleyişte 33'ten farkı kalmayan 50d'lik de, biraz sakat bir istihdam modeli gibi geliyor bana da. uzuun uzun ve tembel tembel asistanlık yapma fikri ilk başta bana iyi geliyordu da, bir noktadan sonra asistan olarak fazla inisiyatif alamadığını görüyor insan. kendi stüdyonu açmak, kendi adına proje geliştirmek, ders vermek istiyorsun. ama yaptırmıyorlar.
bu konu sendika içinde tartışmalara yol açmıştı. hocaların sanıyorum büyük kısmı güvencesiz, kısa süreli asistan sözleşmelerinden yana. asistanlar ise iş güvencesini savundular ve belli bir başarı da elde edildi. en azından fiiliyatta. tuhaf bir şekilde, hala asistan olduğum halde, artık yaşla mı ilgilidir, doktora sürecinin sonlarına gelmiş olmakla mı ilgilidir, ben de güvenceli asistanlığa şüpheyle bakmaya başladım. sistemde bazı şeyler değişmeli. sözleşmelerin başı, sonu ve görev tanımları olmalı. asistanlıktan emekli olmak bana pek saygıdeğer gelmiyor. asistan kadrosu üzerinden dağıtılan kaynaklara daha sonraki kuşakların da ihtiyacı var. herkes, zamanını, sırasını, verimli kullansa daha mı iyi ne?
diyorum ki, beni işten atsınlar isterlerse, ama doktoradan atmasınlar. çünkü başka yerde iş bulabilirsin, başka bir iş yapabilirsin, ama 6-7 yıllık bir doktora çalışmasını çöpe atıp yeniden başlamak kolay değil.
mevcut sistemde doktorayı erken bitirmek için ne bir ortam baskısı, ne motivasyon, ne çalışma ortamı var. ama yönetmeliğe göre 7 yılda teslim edemezsek, ya da bazı prosedürleri zamanında yerine getiremezsek okuldan atılıyoruz. tabi yıllarca üzerinde uğraşılmış, bir süre daha uğraşılıp bitirilebilecek çalışmaların böyle bir anda kesilip atılması kimseye pek anlamlı gelmediğinden süreç türlü şekillerde uzatılıyor, aflar çıkıyor vd. uzattıkça uzatıyoruz ve avantajlarımızı yitirmiyoruz.
bizim mevcut akademik sistemimiz bana epey sorunlu görünüyor. doktorayı belirli bir süre (diyelim ki 4 yıl) içinde bitirmenin bazı avantajları olmalı. avantajlar mali destekle ilgili olabilir, istihdamla ilgili olabilir, öğrenciliğe ait destekler (barınma, burs, konferans desteği, indirimler vd.) olabilir. ama herkesin temposu kendi yaşam ve çalışma koşullarına göre ve çalıştığı konulara göre farklılık gösterdiği için tezin tesliminde asıl kriter tezin artık yeterince olgunlaşmış olması olmalı, önceden belirlenmiş bir tarih değil. isteyen erken bitirsin, isteyen geç.
zaten öyle bir sistemde mali kaynağı bulmak öğrencinin derdi oluyor. ve mali kaynak kesileceği için öğrenci de 4-5 yılda tezi bitirip bir hoca kadrosu edinmek üzere çalışıyor. istihdam tezin bitirilmesi kriteri üzerinden sağlanmamalı. bizim durumumuz, 33'lük de, farklı bir model olarak oluşturulmasına rağmen işleyişte 33'ten farkı kalmayan 50d'lik de, biraz sakat bir istihdam modeli gibi geliyor bana da. uzuun uzun ve tembel tembel asistanlık yapma fikri ilk başta bana iyi geliyordu da, bir noktadan sonra asistan olarak fazla inisiyatif alamadığını görüyor insan. kendi stüdyonu açmak, kendi adına proje geliştirmek, ders vermek istiyorsun. ama yaptırmıyorlar.
bu konu sendika içinde tartışmalara yol açmıştı. hocaların sanıyorum büyük kısmı güvencesiz, kısa süreli asistan sözleşmelerinden yana. asistanlar ise iş güvencesini savundular ve belli bir başarı da elde edildi. en azından fiiliyatta. tuhaf bir şekilde, hala asistan olduğum halde, artık yaşla mı ilgilidir, doktora sürecinin sonlarına gelmiş olmakla mı ilgilidir, ben de güvenceli asistanlığa şüpheyle bakmaya başladım. sistemde bazı şeyler değişmeli. sözleşmelerin başı, sonu ve görev tanımları olmalı. asistanlıktan emekli olmak bana pek saygıdeğer gelmiyor. asistan kadrosu üzerinden dağıtılan kaynaklara daha sonraki kuşakların da ihtiyacı var. herkes, zamanını, sırasını, verimli kullansa daha mı iyi ne?
diyorum ki, beni işten atsınlar isterlerse, ama doktoradan atmasınlar. çünkü başka yerde iş bulabilirsin, başka bir iş yapabilirsin, ama 6-7 yıllık bir doktora çalışmasını çöpe atıp yeniden başlamak kolay değil.
28 Temmuz 2011 Perşembe
research by design, design as research >> learn, inquire, research, design
bu aralar tasarımda araştırma, tasarım yoluyla ve tasarım için araştırma başlıkları üzerinden bir kaç metin yazıyoruz. 'öğrenme' tabirinde herşey çok sorunsuz. 'araştırma' deyince ifade söylem alanına kayıyor gibi. belki "araştırma", toplumsal bir tür meşruiyet sağladığı için, kaynak kullanımı ve istihdam meşruiyeti getirdiği içindir bu. öğrenme ise bireysel bir amaç da olabilir ve bir talep içermeyebilir. neyseki tartışma güncel, yoğun, epiy akademik metin var ve büyük isimler bu konu hakkında görüş bildirmişler de o konu hakkında "sağlama basan" bir metin oluşturmak mümkün görünüyor.
bkz. aşağıda dorst, 'öğrenme' üzerinden tasarımı tarifliyor:
Dorst, 2006, p 16:
"Design can indeed be seen as learning: as a designer, you gradually gather knowledge about the nature of the design problem and the best routes to take towards a design solution. You do this by trying out different ways of looking at the problem, and experimenting with various solution directions. You propose, experiment and learn from the results, until you arrive at a satisfactory result. .../... you sketch an idea and then look at it with a critical eye. This fresh look often immediately shows you what must be changed in order to improve the design. So you change it, and then you again look critically at your work, etc. Design can be described as a process of going through many of these learning cycles (propose-experiment-learn, propose-experiment-learn, again and again) until you have created a solution to the design problem. In this way you learn your way towards a design solution."
bu tarif schön'ün güncelliğini koruyan kitabından ilham alıyor (the reflective practitioner, 1983). burada tarif edilen genel bir mesleki öğrenmeden ziyade, onunla bağlantılı olmakla beraber, spesifik bir probleme yönelik öğrenmek. problemin biricikliği schön'ün de sıklıkla andığı bir durum ve tasarım faaliyetinin karakterini belirleyen temel etkenlerden. schön bu araştırma meselesine de bir değiniyor:
schön, 1983, p308:
"Clearly, then, when we reject the traditional view of professional knowledge, recognizing that practitioners may become reflective researchers in situations of uncertainty, instability, uniqueness, and conflict, we have recast the relationship between research and practice. For on this perspective, research is an activity of practitioners. It is triggered by features of the practice situation, undertaken on the spot, and immediately linked to action. There is no question of an "exchange" between research and practice or of the "implementation" of research results, when the frame- or theory-testing experiments of the practitioner at the same time transform the practice situation. Here the exchange between research and practice is immediate, and reflection-in-action is its own implementation."
schön, ama, en çok "inquiry into ..." öbeğini kullanıyor. araştırmanın (research) akademik iddia ve taleplerinden uzak, öğrenme (learn) kadar da iddiasız değil. felsefeye ya da insan bilimlerine has bir araştırma türüne işaret ediyor?
bkz. aşağıda dorst, 'öğrenme' üzerinden tasarımı tarifliyor:
Dorst, 2006, p 16:
"Design can indeed be seen as learning: as a designer, you gradually gather knowledge about the nature of the design problem and the best routes to take towards a design solution. You do this by trying out different ways of looking at the problem, and experimenting with various solution directions. You propose, experiment and learn from the results, until you arrive at a satisfactory result. .../... you sketch an idea and then look at it with a critical eye. This fresh look often immediately shows you what must be changed in order to improve the design. So you change it, and then you again look critically at your work, etc. Design can be described as a process of going through many of these learning cycles (propose-experiment-learn, propose-experiment-learn, again and again) until you have created a solution to the design problem. In this way you learn your way towards a design solution."
bu tarif schön'ün güncelliğini koruyan kitabından ilham alıyor (the reflective practitioner, 1983). burada tarif edilen genel bir mesleki öğrenmeden ziyade, onunla bağlantılı olmakla beraber, spesifik bir probleme yönelik öğrenmek. problemin biricikliği schön'ün de sıklıkla andığı bir durum ve tasarım faaliyetinin karakterini belirleyen temel etkenlerden. schön bu araştırma meselesine de bir değiniyor:
schön, 1983, p308:
"Clearly, then, when we reject the traditional view of professional knowledge, recognizing that practitioners may become reflective researchers in situations of uncertainty, instability, uniqueness, and conflict, we have recast the relationship between research and practice. For on this perspective, research is an activity of practitioners. It is triggered by features of the practice situation, undertaken on the spot, and immediately linked to action. There is no question of an "exchange" between research and practice or of the "implementation" of research results, when the frame- or theory-testing experiments of the practitioner at the same time transform the practice situation. Here the exchange between research and practice is immediate, and reflection-in-action is its own implementation."
schön, ama, en çok "inquiry into ..." öbeğini kullanıyor. araştırmanın (research) akademik iddia ve taleplerinden uzak, öğrenme (learn) kadar da iddiasız değil. felsefeye ya da insan bilimlerine has bir araştırma türüne işaret ediyor?
27 Temmuz 2011 Çarşamba
öf.
iki günde bu kadar kötü haber yeter herhalde. bir şekilde bu kötü kafadan kurtulup artık 3 dakika kuralı falan diyerek oturup bişeyler yazmaya geçmem lazım. anlaşmamı yeniden düzenleyip fen bilimlerinin önüne götürmem ve yeniden yök'e yollanmasını sağlamam lazım, arada bi askere falan gidiyorum herhalde, ve de yarışmada tam 12 ödülden bir adedine bile bizi layık görmemişler. insan bu diğer projeler ne kadar güzel ne kadar şahane çözümler olmalı ki bizimkini geride bıraksınlar diye düşünüyor. çünkü bizimki iyi projeydi. çözümleri de iyiydi. görüntüsü de iyiydi. çevresiyle ilişkisi de iyiydi. sunumda eksikler hatalar vardı ama derdini anlatıyordu. inşa edilseydi insanlar iyi bir bina inşa edildi, iyi olmuş derlerdi. güvendiğin bir iş ile başarısız olmak tuhaf bir kafa imiş. bazı insanlar ise her yarışmadan ödül almaya devam ediyor. inceleyeceğiz. bu sürekli ödül almayı beceren projelerin kuvvetli yanlarını.. sonra, kendini toparlayıp yaptığın işin eksiklerini görmeye çalışmak gerekiyor [bir iki hafta içinde "kenarlar"a bir foto-jurnal hazırlamak]. sonuçta bu incelikli bir iş. usanmadan daha iyisini yapmaya çalışmak lazım. seneye artık.
26 Temmuz 2011 Salı
iki ileri bir geri
bir anlaşma metni vardı. seyahatteydi. sonra bana geri gelecekti. ve yürürlüğe girecekti. bu bir yıl süren kırtasiye maratonundan sonra herhalde artık halloldu dedimdi. aileme bile böyle bir anlaşma oldu dedim. aslında sağlamcıyımdır. olur, öyle söylerim. fakat zamanında itiraz edilmeyen bir takım değişiklikler günümüzde uygun bulunmayınca, onların yeniden şu şu şekilde değiştirilmesi gerekince, bu değişiklikler tc'de yeni bir onay zincirini tetikleyecek miydi? anlaşmalar ankaralara yeniden yeniden gidip gelecek miydi, imzalar sekreter masalarında belirsiz süreler yeniden mi unutulup... tamam. her neyse. artık bu işlere sıkılmaktan sıkıldım. iki ileri bir geri imiş.
neyle ilgili?
anlaşma
20 Temmuz 2011 Çarşamba
stüdyo vs. ofis
ofis modelinin bir takım avantajları var. bunlar aynı zamanda onun tatsızlığını da teşkil ediyor. bir patron var, herkes sabah bir saatte geliyor, bir sözleşme yapılmış, çalışanlar mesailerini satmışlar, her sabah o mekana gidip akşama kadar çalışmak durumundalar. stüdyo modelinde de çalışmak talep ediliyor ama katılımcının tepesinde durup onu çalıştırmak pek mümkün değil. stüdyo modelinin başarılı olması için katılımcıların yüksek sorumluluk duygusu, bir üretme disiplini, hatta bir üretme ve kendini geliştirme aşkı taşıması gerekiyor. bu özellik ise..
ve şimdi, itiraf etmek gerekli ki ofis bir verimlilik ve üretkenlik barındırıyor. tepeden aşağı, iyi organize olmuş, yoğun bir üretim temposuna sahip, belli bir üretim ve süreç yönetimi birikimi, uzun yıllar içinde oturtulmuş bir meslek pratiği birikimi taşıyan ofisler... bir yarışma sözkonusu olduğunda rekabet bu ofislere karşı...
yine de insan ofis değil de stüdyo gibi bir üretim organizasyonu kurmak istiyor. stüdyonun görece yataylığı, hedeflerle gevşek ilişkisi, ya da hedeflerinin deneyim ve öğrenme olması, dolayısıyla sonuç ürün baskısının zayıflayabilme olasılığı... işin çeşitli yönlerini bir ölçüde askıya alabilmek, zamanın rahvan kullanımı... düşey değil yatay arkadaşlık ilişkileri içinde çalışmak.. her aktörün kendi potansiyellerini aradığı, farklı alt amaçlar bulunsa da temel amacın öğrenmek ve yeniyi üretmek olduğu süreçler. sonra her aktörün belli bir ölçüde özgürce katkısını koymak için alan bulduğu, alanın tepeden aşağı daralmak yerine aşağıdan yukarı genişlediği iş yapma türleri... öyle ya da böyle, stüdyoda da üretildiği açık.. ama nasıl olacağı üzerine düşünmek gerekiyor biraz. çünkü doğrudan "onu al burda uygula" tavrı işlemiyor.
stüdyoda, yürütücü olarak, müellif değilsin ve olmamak için azami gayret sarfediyorsun, tasarımcılığını geri plana alman lazım, önemli olan karşındaki insanların yaşadığı üretim ve öğrenme süreci. ama kendin bir ekiple iş yaparken durumun farklı olduğunu idrak ediyorsun. orada olmalısın. sen de müellifsin. şüphesiz hiç bir ekip üyesinin fazla baskın olmaması gerekiyor, ekibi boğmamak gerekiyor ama orada olman lazım. orada olduğunu inkar etmemen lazım. her konuda konsensüs aramak istiyorsun ama deadline sıkıştırıyor. ve tasarımla ilgili bir yasa varsa o da şu: tüm fikirleri ve gerekleri eşit biçimde uzlaştırma arayışı iyi tasarımla sonuçlanmıyor. özetle, dar zamanlarda iyi iş çıkarmak gerektiğinde stüdyo modeli çöküyor.
katılımla ilgili temel bir incelik de var burada. uğraştığımız işlerde bir tür bilgi birikimi hayati önemde. mimarlığın bilgi alanı dille ifade edilebilen önermelerden ibaret değil, iş yapma becerilerini de içeriyor. yatay süreçler örgütlerken de, bilgiye sahip olanın, uzmanlığa sahip olanın bu birikimini bir kenara koymaması gerekiyor. ama bir tarafın bir uzman olarak işe katılması, ya da daha birikimli bir aktör olarak işin içine girmesi doğrudan bir asimetri yaratıyor. asimetriyi nasıl hiyerarşi olmaktan uzaklaştıracağız, asimetrinin ekibin üyelerinin sürece aktif katılımını bastırmamasını, her aktörün kuvvetli olduğu, öne çıktığı alanlarda kendini ortaya koyuşunu engellememesini nasıl sağlayacağız, soru burada. çünkü asimetri kaçınılmaz ve gerekli.
toplumsal karar alma süreçlerinde bu sorunu çözmek daha kolay görünüyor. uzmanlar teknik hususlardaki birikimlerini ortaya koyar ve bir tür danışmanlık hizmeti verirken, kullanıcılar ve yönetsel aktörler normatif alanlardaki taleplerini geliştirmeye odaklanabilirler.
ekip oluşturmak için de aslında bir takım taktikler biliniyor. mesela, kees dorst, farklı karakter ve becerilere sahip katılımcıları olan ekiplerin daha pürüzsüz işlediğini anlatıyor. hepsi aynı uzmanlık alanında bulunan, aşağı yukarı aynı özelliklere sahip, aynı işi yapan katılımcıların çatışma veya verimsizleşme olasılığı daha yüksek.
görece yatay bir süreç içinde iyi iş çıkarmak bir seri koşula bağlı. ekip üyelerinin yüksek sorumluluk duygusuna ve üretim sevgisine sahip olması, aktörlerin birbiriyle uyumu ve farklı özellik ve becerilere sahip olmaları, "benimki, seninki" yerine bir tamamlayıcılık tavrını sürdürebilmeleri, ayrıca bir mimarlık/iş yapma vizyonunda uzlaşabilmeleri ve en önemlisi tüm bunları baskı altında değil kendi kendilerine taşıyıp sürdürmeleri... bu özellikleri taşıyan bir ekibi biraraya getirmeyi başarmak gerekiyor. ama galiba ofis içinde iyi iş çıkarmak bu kadar çok koşula bağlı değil. "böyle olacak" deniyor. biri bunu söylüyor. herkes uyuyor. bu durum hiyerarşinin ve ofisin kural, yataylığın ve stüdyonun istisna oluşunu açıklar gibi.
[tabi başka faktörler de var, profesyonel destek alabilmek, danışmanlık hizmeti alabilmek, bunlar için bağlantılara ve sermayeye sahip olmak, ortamda öne çıkan başarılı/becerikli aktörlerle çalışmak, onları eleyip seçmek vd. bu açılardan da ofislerin avantajları var. ama benim tartışmam bunlarla ilgili değil.]
ve şimdi, itiraf etmek gerekli ki ofis bir verimlilik ve üretkenlik barındırıyor. tepeden aşağı, iyi organize olmuş, yoğun bir üretim temposuna sahip, belli bir üretim ve süreç yönetimi birikimi, uzun yıllar içinde oturtulmuş bir meslek pratiği birikimi taşıyan ofisler... bir yarışma sözkonusu olduğunda rekabet bu ofislere karşı...
yine de insan ofis değil de stüdyo gibi bir üretim organizasyonu kurmak istiyor. stüdyonun görece yataylığı, hedeflerle gevşek ilişkisi, ya da hedeflerinin deneyim ve öğrenme olması, dolayısıyla sonuç ürün baskısının zayıflayabilme olasılığı... işin çeşitli yönlerini bir ölçüde askıya alabilmek, zamanın rahvan kullanımı... düşey değil yatay arkadaşlık ilişkileri içinde çalışmak.. her aktörün kendi potansiyellerini aradığı, farklı alt amaçlar bulunsa da temel amacın öğrenmek ve yeniyi üretmek olduğu süreçler. sonra her aktörün belli bir ölçüde özgürce katkısını koymak için alan bulduğu, alanın tepeden aşağı daralmak yerine aşağıdan yukarı genişlediği iş yapma türleri... öyle ya da böyle, stüdyoda da üretildiği açık.. ama nasıl olacağı üzerine düşünmek gerekiyor biraz. çünkü doğrudan "onu al burda uygula" tavrı işlemiyor.
stüdyoda, yürütücü olarak, müellif değilsin ve olmamak için azami gayret sarfediyorsun, tasarımcılığını geri plana alman lazım, önemli olan karşındaki insanların yaşadığı üretim ve öğrenme süreci. ama kendin bir ekiple iş yaparken durumun farklı olduğunu idrak ediyorsun. orada olmalısın. sen de müellifsin. şüphesiz hiç bir ekip üyesinin fazla baskın olmaması gerekiyor, ekibi boğmamak gerekiyor ama orada olman lazım. orada olduğunu inkar etmemen lazım. her konuda konsensüs aramak istiyorsun ama deadline sıkıştırıyor. ve tasarımla ilgili bir yasa varsa o da şu: tüm fikirleri ve gerekleri eşit biçimde uzlaştırma arayışı iyi tasarımla sonuçlanmıyor. özetle, dar zamanlarda iyi iş çıkarmak gerektiğinde stüdyo modeli çöküyor.
katılımla ilgili temel bir incelik de var burada. uğraştığımız işlerde bir tür bilgi birikimi hayati önemde. mimarlığın bilgi alanı dille ifade edilebilen önermelerden ibaret değil, iş yapma becerilerini de içeriyor. yatay süreçler örgütlerken de, bilgiye sahip olanın, uzmanlığa sahip olanın bu birikimini bir kenara koymaması gerekiyor. ama bir tarafın bir uzman olarak işe katılması, ya da daha birikimli bir aktör olarak işin içine girmesi doğrudan bir asimetri yaratıyor. asimetriyi nasıl hiyerarşi olmaktan uzaklaştıracağız, asimetrinin ekibin üyelerinin sürece aktif katılımını bastırmamasını, her aktörün kuvvetli olduğu, öne çıktığı alanlarda kendini ortaya koyuşunu engellememesini nasıl sağlayacağız, soru burada. çünkü asimetri kaçınılmaz ve gerekli.
toplumsal karar alma süreçlerinde bu sorunu çözmek daha kolay görünüyor. uzmanlar teknik hususlardaki birikimlerini ortaya koyar ve bir tür danışmanlık hizmeti verirken, kullanıcılar ve yönetsel aktörler normatif alanlardaki taleplerini geliştirmeye odaklanabilirler.
ekip oluşturmak için de aslında bir takım taktikler biliniyor. mesela, kees dorst, farklı karakter ve becerilere sahip katılımcıları olan ekiplerin daha pürüzsüz işlediğini anlatıyor. hepsi aynı uzmanlık alanında bulunan, aşağı yukarı aynı özelliklere sahip, aynı işi yapan katılımcıların çatışma veya verimsizleşme olasılığı daha yüksek.
görece yatay bir süreç içinde iyi iş çıkarmak bir seri koşula bağlı. ekip üyelerinin yüksek sorumluluk duygusuna ve üretim sevgisine sahip olması, aktörlerin birbiriyle uyumu ve farklı özellik ve becerilere sahip olmaları, "benimki, seninki" yerine bir tamamlayıcılık tavrını sürdürebilmeleri, ayrıca bir mimarlık/iş yapma vizyonunda uzlaşabilmeleri ve en önemlisi tüm bunları baskı altında değil kendi kendilerine taşıyıp sürdürmeleri... bu özellikleri taşıyan bir ekibi biraraya getirmeyi başarmak gerekiyor. ama galiba ofis içinde iyi iş çıkarmak bu kadar çok koşula bağlı değil. "böyle olacak" deniyor. biri bunu söylüyor. herkes uyuyor. bu durum hiyerarşinin ve ofisin kural, yataylığın ve stüdyonun istisna oluşunu açıklar gibi.
[tabi başka faktörler de var, profesyonel destek alabilmek, danışmanlık hizmeti alabilmek, bunlar için bağlantılara ve sermayeye sahip olmak, ortamda öne çıkan başarılı/becerikli aktörlerle çalışmak, onları eleyip seçmek vd. bu açılardan da ofislerin avantajları var. ama benim tartışmam bunlarla ilgili değil.]
neyle ilgili?
ofis,
stüdyo,
stüdyo hiyerarşisi,
üretim,
yatay
19 Temmuz 2011 Salı
ha şöyle.
bir yarışma teslimi daha yaptık. güzel oldu. kendi projemiz olduğu için de öyle düşünüyorum tabi. ama çok güzel oldu. dört başı mamur oldu. bir önceki yarışma tecrübesinin ardından, alınan dersler ile.. velhasıl, iş karmaşık. çok disiplinli çalışmak gerekiyor. devamlılık gerekiyor. herkes gezerken oturup çalışmak gerekiyor. alternatiflere alternatifler eklemek, her ölçeğin kendi hakkını vererek sistematik çalışmak, her aşamanın tüm temsillerini üretmek, onları karşına almak, bakmak, tartışmak, yeni denemeler yapmak ve bunu aylarca sürdürmek gerekiyor. tabi tasarım bitmiyor ama doğru noktada bazı konuları sabitleyip nihai sunumlara geçmek gerekiyor. ve sunum için yapılanlar da bitmiyor bitmiyor bitmiyor. o noktada kararlı bir kampa girip gece gündüz demeden çizmek modellemek boyamak gerekiyor. bitmiyor bitmiyor... yapıyorsun bitmiyor.. ne tasarlamak bitiyor ne sunmak bitiyor. ama yine de belli bir noktaya getirip teslimini yapıyorsun. eğer ana yerleşim ve kütle kararları, işlevsel dağılım ve projenin havası, görüntüsü toparlanmışsa tamamdır. buna bir de güzel çözülüp çizilmiş planlar, işlenmiş kesitler ve detaylı renderlar ekleyebildinse ufak tefek eksiklerin, şurda burda bir hatanın önemli olmadığını görüyorsun. sunumda acemilikler, hatalar olabilir diyorsun. projenin havası tuttu. çözümleri yerinde. fikirleri oturdu. raporun söyledikleri ve projenin söyledikleri arasında karşılıklılık var. belki de zamanla öğrenilen şeylerden biri de neye ne kadar zaman ayrılacağı, neyin daha önemli neyin daha geri planda kaldığı konuları..
asıl üzerine yazmak gereken konu ise şu: mesele yaratıcı tasarım yapamamak, yok rutinlere yenilmek, yok vasatlık falan değil.. doğru çerçeve bu değil. iyi proje yapmak-yapamamakla ilgili olarak kullanılacak kelimeler bunlar değil. o kadar az zaman ve yapılacak o kadar çok iş var ki.. o kadar kıt kaynaklarla öylesine belirsiz ve bazen de zor problemler üzerine gidiliyor ki.. bir sürü zaman ve mesai harcanıyor ve ne kadar çok harcansa daha çok zaman ve mesai gerekiyor. ve sonuçta olmadıysa, proje kötü olduysa, ekibin kendisi, yardıma gelenler, çilesini çeken etraftaki diğer insanlar.. yani tüm harcananlar ve çekilenlerin boşa olması ve bunun proje daha bitmeden bilinmesi çok tatsız oluyor. başarılı olacaksın. iyi proje yapacaksın. süreci yönetmek diye bir şey var. kendi haline bırakılamayacak kadar masraflı bir iş. kaynaklar kıt. zamanı doğru kullanmak ve çarçur etmemek gerekiyor. riski sadece gerekli ya da uygun olduğu yerde almak geri kalanında daha az savruk olmak gerekiyor. riskli süreçler örgütlemeden önce iki kere düşünmek lazım.
bütün bunların doktoram açısından da anlamlı yanları var. bir kere, birinci sınıf içinden bakılınca mimari tasarımın kendi problem alanı, teknik/bilgi alanı gözden yitebiliyor. ama böyle bir alan var ve oldukça engebeli. mimari tasarımın gerçekliğine yarışma süreçleri sayesinde yeniden yaklaştım. ve ikincisi, mimari tasarım sürecinin bir strüktürü var, aşamalar mevcut, süreç öyle rastgele falan değil, ne yapsan oluyor gibi bir durum yok. bunun da sebebi problemlerin karmaşıklığı ve istenenlerle ilgili çıtanın yüksekliği karşısında, zamanın ve becerilerin kısıtlı, deadline'ın yakın oluşu.
güzel bir proje yapmanın kendisi bir mükafatmış. onu da görüyorum. sonuçta ödül alırız ya da almayız, o, jüriye ve katılan diğer projelere de bağlı. ama çıkardığımız işle gurur duymak.
asıl üzerine yazmak gereken konu ise şu: mesele yaratıcı tasarım yapamamak, yok rutinlere yenilmek, yok vasatlık falan değil.. doğru çerçeve bu değil. iyi proje yapmak-yapamamakla ilgili olarak kullanılacak kelimeler bunlar değil. o kadar az zaman ve yapılacak o kadar çok iş var ki.. o kadar kıt kaynaklarla öylesine belirsiz ve bazen de zor problemler üzerine gidiliyor ki.. bir sürü zaman ve mesai harcanıyor ve ne kadar çok harcansa daha çok zaman ve mesai gerekiyor. ve sonuçta olmadıysa, proje kötü olduysa, ekibin kendisi, yardıma gelenler, çilesini çeken etraftaki diğer insanlar.. yani tüm harcananlar ve çekilenlerin boşa olması ve bunun proje daha bitmeden bilinmesi çok tatsız oluyor. başarılı olacaksın. iyi proje yapacaksın. süreci yönetmek diye bir şey var. kendi haline bırakılamayacak kadar masraflı bir iş. kaynaklar kıt. zamanı doğru kullanmak ve çarçur etmemek gerekiyor. riski sadece gerekli ya da uygun olduğu yerde almak geri kalanında daha az savruk olmak gerekiyor. riskli süreçler örgütlemeden önce iki kere düşünmek lazım.
bütün bunların doktoram açısından da anlamlı yanları var. bir kere, birinci sınıf içinden bakılınca mimari tasarımın kendi problem alanı, teknik/bilgi alanı gözden yitebiliyor. ama böyle bir alan var ve oldukça engebeli. mimari tasarımın gerçekliğine yarışma süreçleri sayesinde yeniden yaklaştım. ve ikincisi, mimari tasarım sürecinin bir strüktürü var, aşamalar mevcut, süreç öyle rastgele falan değil, ne yapsan oluyor gibi bir durum yok. bunun da sebebi problemlerin karmaşıklığı ve istenenlerle ilgili çıtanın yüksekliği karşısında, zamanın ve becerilerin kısıtlı, deadline'ın yakın oluşu.
güzel bir proje yapmanın kendisi bir mükafatmış. onu da görüyorum. sonuçta ödül alırız ya da almayız, o, jüriye ve katılan diğer projelere de bağlı. ama çıkardığımız işle gurur duymak.
neyle ilgili?
mimarlık
8 Temmuz 2011 Cuma
halledicez ya..
önce, aslında çok da dert etmediğim halde, altıncı ve son izlemem öncesi biraz gerildiğimi farkettim. zaten en az bir yıldır genel bir tez gerginliği üzerimden hiç kalkmamıştı. arada daha yoğun gerginlikler oluyor geçiyordu. yoğunlaşan gerginlik ortadan kalktıktan sonra artık kaç gün sürdüyse o kadar gün kalp ritmimde ufarak sorunlar olacaktı. geçecekti.
izlemeyi olduk. gayet de temiz geçti. ertesi gün kalp ritimleri şunlar bunlar. iki günlük gerginlikmiş. o da geçti. sonra bana bir hal oldu. bir hal geçti belki de. yani tesisatla girişilen mücadelenin son düzlüğüne girmek, ya da delft anlaşmasının hayırlısıyla postalanması, ya da düzgün bir outline sahibi olabilmek, ya da okunacakların önemli kısmının okunmuş yapılacakların önemli kısmının yapılmış olması.. bunlardan olabilir.
telefon geldi, aralıkta askere sevkiniz yapılacak diye, ona bile tınmadım (zaten erteleme formülü varmış, ertelemezlerse de ertelemesinler ya ne olacak), bi telefon daha geldi "ben komiser osman" diye söze başladı adam, ilginç bile gelmedi dinleyelim dedim, iki alt katın ev sahibiymiş, komiser osman, halledicez dedim o tesisat işini, ya o işi halledelim dedi, halledicez dedim, bak gönülsüzcüm sen benim oğlum yaşındasın, sakalın falan var ben seni gördüm sen mimarmışsın dedi, o işi halledelim dedi, evet dedim, ben de mimarım zaten, onu yapıyoruz halledicez. ne güzel adam, doğa, kırlar, havalar, havuz, şu bu, bana bir ferahlık geldi. benim tezim yazılıyor. bildirilerim yazılıp yayınlanıyor. a yazılmadı ne olur? bişey olmaz yine yazarım, ben bu işi anlamaya başladım zira. projelerim gerçekleşecek, çünkü nasıl proje yapılıp yürütüleceğini anlamaya başladım. puanlarım toplanıyor, ha ne oldu okuldan ilişiğimi kestiler, varsın kessinler, ordan da başka yollar açılır, kaptırır giderim.
"o işi halledicez." normalde bu hava bana kolay kolay gelmez. "hallolur ya bi şekilde" diyip işlerini rahat rahat takip etmek bana uzak idi. şimdi çok yakın. şimdi ben o oldum. birden. bu haller güzel. önümüzde güzel bir yıl var. düğümler birer birer çözülecek. sorunlar çıkacak ama hallolacaklar. hallolacak o iş.
izlemeyi olduk. gayet de temiz geçti. ertesi gün kalp ritimleri şunlar bunlar. iki günlük gerginlikmiş. o da geçti. sonra bana bir hal oldu. bir hal geçti belki de. yani tesisatla girişilen mücadelenin son düzlüğüne girmek, ya da delft anlaşmasının hayırlısıyla postalanması, ya da düzgün bir outline sahibi olabilmek, ya da okunacakların önemli kısmının okunmuş yapılacakların önemli kısmının yapılmış olması.. bunlardan olabilir.
telefon geldi, aralıkta askere sevkiniz yapılacak diye, ona bile tınmadım (zaten erteleme formülü varmış, ertelemezlerse de ertelemesinler ya ne olacak), bi telefon daha geldi "ben komiser osman" diye söze başladı adam, ilginç bile gelmedi dinleyelim dedim, iki alt katın ev sahibiymiş, komiser osman, halledicez dedim o tesisat işini, ya o işi halledelim dedi, halledicez dedim, bak gönülsüzcüm sen benim oğlum yaşındasın, sakalın falan var ben seni gördüm sen mimarmışsın dedi, o işi halledelim dedi, evet dedim, ben de mimarım zaten, onu yapıyoruz halledicez. ne güzel adam, doğa, kırlar, havalar, havuz, şu bu, bana bir ferahlık geldi. benim tezim yazılıyor. bildirilerim yazılıp yayınlanıyor. a yazılmadı ne olur? bişey olmaz yine yazarım, ben bu işi anlamaya başladım zira. projelerim gerçekleşecek, çünkü nasıl proje yapılıp yürütüleceğini anlamaya başladım. puanlarım toplanıyor, ha ne oldu okuldan ilişiğimi kestiler, varsın kessinler, ordan da başka yollar açılır, kaptırır giderim.
"o işi halledicez." normalde bu hava bana kolay kolay gelmez. "hallolur ya bi şekilde" diyip işlerini rahat rahat takip etmek bana uzak idi. şimdi çok yakın. şimdi ben o oldum. birden. bu haller güzel. önümüzde güzel bir yıl var. düğümler birer birer çözülecek. sorunlar çıkacak ama hallolacaklar. hallolacak o iş.
30 Haziran 2011 Perşembe
insan olmasam hayatım daha kolay olacaktı
araştırmacının pis su gideri tıkanmasa daha hoş olur. tıkandıysa kolayca açılsa şeyolur, güzel olur. alt komşuyu su basmayıp iki alt komşunun banyosu rezil olmasa.. bastıysa da bu meseleler hemen çözülse.. bedensiz araştırmacılar, gidersiz banyolar, teslimsiz doktoralar olsa. iyi olur.
peki. bugün çalışamadık. ama iyi şeyler de oldu. 3 adet iyi şey oldu. 2 adet kötü şey oldu. bir şerbet bardağının dibine bir miktar sıvı koyuyoruz. bu bir deney. içine iki buz atıyoruz. bizim bir şezlongumuz var. bizim kafamız fena. bizim içimiz sıkılıyor. insansız araştırmacılar olsa.
peki. bugün çalışamadık. ama iyi şeyler de oldu. 3 adet iyi şey oldu. 2 adet kötü şey oldu. bir şerbet bardağının dibine bir miktar sıvı koyuyoruz. bu bir deney. içine iki buz atıyoruz. bizim bir şezlongumuz var. bizim kafamız fena. bizim içimiz sıkılıyor. insansız araştırmacılar olsa.
anlaştık gibi
şurdaki yazının devamıdır.
çünkü protokol metnimin 3 türkçe ve 3 ingilizce kopyası tesadüfen öğrendim ki enstitü müdürünün imzasını edinmiş ben de ordan geçiyordum uğrayayım dedimdi. metin ensitüten bana benden de mf bey izinde olduğu için m. hanıma verilip mf. bey'e de haber verilip, mf. bey de m. hanıma durumu izah edince birden m. hanımdan rektör beye gitmiş ve rektör bey imzalayıverince m. hanıma geri dönmüş. ordan da bana haber geldi. ben de m. hanımdan gidip protokolü alacağım, benden postaya postadan delft'e gidecek. ordan da efendim ordaki danışmanıma, programın yürütücüsüne ve oranın rektör adına imza yetkisi sahibi yöneticisine gidip imzalanınca buraya geri yollanacak. benden rektörlüğe gidecek. kopyaları da enstitü ve yök'e yollanmak suretiyle protokol yürürlüğe girecek. bu esnada protokolün de süresi dolmuş olacak. olsun. bu iyi bir gelişme.
çünkü protokol metnimin 3 türkçe ve 3 ingilizce kopyası tesadüfen öğrendim ki enstitü müdürünün imzasını edinmiş ben de ordan geçiyordum uğrayayım dedimdi. metin ensitüten bana benden de mf bey izinde olduğu için m. hanıma verilip mf. bey'e de haber verilip, mf. bey de m. hanıma durumu izah edince birden m. hanımdan rektör beye gitmiş ve rektör bey imzalayıverince m. hanıma geri dönmüş. ordan da bana haber geldi. ben de m. hanımdan gidip protokolü alacağım, benden postaya postadan delft'e gidecek. ordan da efendim ordaki danışmanıma, programın yürütücüsüne ve oranın rektör adına imza yetkisi sahibi yöneticisine gidip imzalanınca buraya geri yollanacak. benden rektörlüğe gidecek. kopyaları da enstitü ve yök'e yollanmak suretiyle protokol yürürlüğe girecek. bu esnada protokolün de süresi dolmuş olacak. olsun. bu iyi bir gelişme.
25 Haziran 2011 Cumartesi
ejderha mı tırtıl mı? grotto mu mağara mı? deli mi foli mi?
stüdyoda öğrenme faaliyeti üretim üzerinden ve ancak üretim varsa gerçekleştiği için, tasarım da meşakkatli ama tatmin edici bir faaliyet olduğu için ve bir üretim sevgisi, üretmekle ilgili hazzın tadılması iyi tasarımcı olma yolunda elzem olduğu için, tabii ki stüdyoya getirilen, önerilen işlerin alev alev, kanatlı, rengarenk, hayalci, yeni, uzak, korkunç, fantastik, hatta vahşi imgeler sunması lazım.
üretecek olanın kendindeki en ilginç yönler üzerinden çalışmasına ve eğlenmesine fırsat tanımak lazım. mesele ingilzcesi türkçesi değil, mesele benim anladığım, senin anlamadığın değil, tutuk olan tutuk bırakır, sıkıcı olan sıkar. bu anlamda bazı eski sorularımı yanıtlıyorum: reklamcılıkla stüdyo arasındaki paralellikler, stüdyonun piyasa süreçlerinin peşine takılmasından daha çok, iki faaliyetin de bazı noktalarda şu hedeflere yönelmesinden kaynaklanıyor: heyecan yaratmak, hedeflediği insan grubunun ilgisini çekmek ve bu ilgiyi canlı tutmak. temel amaçlar ise farklı.
stüdyoda öğrencinin üretmeyi sevmesini sağlamak durumundayız. çünkü, ancak öyle kendini geliştirebilir, iyi bir tasarımcı olmaya, iyi tasarımlar yapmaya yönelebilir.
üretecek olanın kendindeki en ilginç yönler üzerinden çalışmasına ve eğlenmesine fırsat tanımak lazım. mesele ingilzcesi türkçesi değil, mesele benim anladığım, senin anlamadığın değil, tutuk olan tutuk bırakır, sıkıcı olan sıkar. bu anlamda bazı eski sorularımı yanıtlıyorum: reklamcılıkla stüdyo arasındaki paralellikler, stüdyonun piyasa süreçlerinin peşine takılmasından daha çok, iki faaliyetin de bazı noktalarda şu hedeflere yönelmesinden kaynaklanıyor: heyecan yaratmak, hedeflediği insan grubunun ilgisini çekmek ve bu ilgiyi canlı tutmak. temel amaçlar ise farklı.
stüdyoda öğrencinin üretmeyi sevmesini sağlamak durumundayız. çünkü, ancak öyle kendini geliştirebilir, iyi bir tasarımcı olmaya, iyi tasarımlar yapmaya yönelebilir.
neyle ilgili?
iş isimleri,
stüdyo,
üretme sevgisi
23 Haziran 2011 Perşembe
büyük outline'ların yaşamı ve ölümü
son bir kaç gündür bir parça konsantrasyon yakaladım. bir parça ama. tüm gün o anların gelmesini bekleyerek dolanıyorum. ve bazen 3 dakika taktiği uyarınca oturup bişeylere bakmaya başlayabiliyorum. bu sayede başından beri yaptıklarıma göz attım. projelerimi ve modellerimi hatırladım. raporlarımı okudum. iki adet çok başarılı doktora inceledim. oturdum outline'ımı düzenledim.
en başta, hayretle farkettim, ben ne kadar çok şey yapmışım... bir yandan çok bişey yapmışım gibi gelmiyor, ya da tek başına bir başarı olarak ortada duran tamamlanmış bir proje yok ama incelediğimde sunup tartışacak çok ürünüm var. ve dahası da gelecek. bir sürü dallanma olasılığı da var. doktoradan sonra ele almaya değer şeyler.
bunların bazılarını bir kenara ayırdım. çünkü hem yarımdılar, hem de kendi başına daha sonra üzerine gitmeye değer projeler olduklarını düşündüm. sonra geri kalanını literatür üzerinden tartışmayı düşündüğüm konularla birarada "ördüm".
bir yandan bu outline'da, önceki girişimlerimin aksine olarak, biraz tıkıştırma havası var. şu ana kadar, yaptıklarım arasından bir proje seçip sonra onla ilgili bütünlüklü bir outline çıkarmaya çalışmaktaydım. şimdi tüm yaptıklarımı ve zihnimdeki tartışmayı alıp bunu bir teze dönüştürme yoluna girdim. belki işin doğru yolu bu değil, ama benim çalışmam böyle gelişti. ve galiba böyle gelişmeliydi. ayrıca incelediğim iki tez de bu havadalar. ve sonuç gayet dolu dolu olmuş. iddiaları, tartışmaları ve uygulamaları arasında kolay takip edilebilir yüzde yüz bir karşılıklılık olan basit tezler değil bunlar. belki öyle olsa da iyi olurdu onu da bilmiyorum. ama bir yandan da o uzatılmış bir konferans bildirisi olurdu gibi geliyor. dergi makaleleri dahi öylesi bir basitlikten uzak oluyor genelde.
özetle, bir outline'ım var. yazmaya başlamak için yeterli. şimdi (yarın) tüm kitapları önüme açıyorum. ve yazma boğuşmaları başlıyor.
en başta, hayretle farkettim, ben ne kadar çok şey yapmışım... bir yandan çok bişey yapmışım gibi gelmiyor, ya da tek başına bir başarı olarak ortada duran tamamlanmış bir proje yok ama incelediğimde sunup tartışacak çok ürünüm var. ve dahası da gelecek. bir sürü dallanma olasılığı da var. doktoradan sonra ele almaya değer şeyler.
bunların bazılarını bir kenara ayırdım. çünkü hem yarımdılar, hem de kendi başına daha sonra üzerine gitmeye değer projeler olduklarını düşündüm. sonra geri kalanını literatür üzerinden tartışmayı düşündüğüm konularla birarada "ördüm".
bir yandan bu outline'da, önceki girişimlerimin aksine olarak, biraz tıkıştırma havası var. şu ana kadar, yaptıklarım arasından bir proje seçip sonra onla ilgili bütünlüklü bir outline çıkarmaya çalışmaktaydım. şimdi tüm yaptıklarımı ve zihnimdeki tartışmayı alıp bunu bir teze dönüştürme yoluna girdim. belki işin doğru yolu bu değil, ama benim çalışmam böyle gelişti. ve galiba böyle gelişmeliydi. ayrıca incelediğim iki tez de bu havadalar. ve sonuç gayet dolu dolu olmuş. iddiaları, tartışmaları ve uygulamaları arasında kolay takip edilebilir yüzde yüz bir karşılıklılık olan basit tezler değil bunlar. belki öyle olsa da iyi olurdu onu da bilmiyorum. ama bir yandan da o uzatılmış bir konferans bildirisi olurdu gibi geliyor. dergi makaleleri dahi öylesi bir basitlikten uzak oluyor genelde.
özetle, bir outline'ım var. yazmaya başlamak için yeterli. şimdi (yarın) tüm kitapları önüme açıyorum. ve yazma boğuşmaları başlıyor.
20 Haziran 2011 Pazartesi
cetvelle not vermek
ben de bir zamanlar bir çizelge üzerinden, "şuna şu kadar buna bu kadar puan versek, sonra süreçteki şu şu kadar etkili olsa, teslimleri tam yapmak düzgün yapmak şu kadar etkili olsa vb." gibilerinden bir not verme stratejisi denemiştim. bir takım gerekçelerim de vardı. yani daha tutarlı ve adil bir değerlendirme stratejimiz olabilir mi? (sevdiğimiz öğrenciye yüksek puan, anlamadığımız ya da tatsız karakterlere düşük puan verme durumlarının önünü alabilir miyiz?) okuldaki düşük motivasyon ve yüksek laçkalıkla nasıl başa çıkılır? yaptığımız işe biraz daha değer verir ve ciddi yaklaşırsak stüdyoda kaliteyi yükseltebilir miyiz? verilen emeklerin karşılığı daha iyi alınabilir mi?.. bu sorulara yanıt aramak.. daha önce bu tip çizelgeler deneyen bir stüdyoda öğrenci olmuştum. denemeye değer geldi. not kriterlerinin bir kısmını da öğrencilere açmıştım. öğretici bir deneyim oldu. bir seri sorun var, görüyorsun. ve kökensel sorunlar bunlar. hemen aklıma gelen bikaç tanesini yazayım:
en başta, çoğu sorunun kaynağı şu, sen tüm kriterlerini dışsallaştırmaya, belirtik kılmaya çalışmışsın, orda da kalmamış sayısal bir tablo üretmişsin, "şunun puanı şudur, bununki budur, şundan şu kadar kırarım, bunu bu kadar ödüllendiririm, şu kadar da bonus ayırırım" demişsin. böyle bir şey yaparken, "her öğrenciye bunu aynı şekilde uygularım, kimseyi kayırmam, tutarlı ve adil olurum" diye düşünmüşsün. ama her öğrenci, her stüdyo, her dönem, her iş farklı. hoca da farklı. ayrıca her öğrenci her iş ve her hoca da her seferinde farklı performans sergiliyor. bunların hepsinin farklı zamanlarda farklı biraraya gelişleri hep farklı sonuç veriyor. yani çılgıncasına farklı değil ama yeterince farklı. tek-biçimli bir değerlendirme sistemini geçersiz kılacak kadar yani. adil ve tutarlı olmaya çalışırken sonuçta kendini zorlama ve adaletsiz bir iş yaparken bulabiliyorsun. gerçeklikte karşına çıkan çeşit çeşit durumlara çizelgeler içinden karşılık bulamadığını fark ediyorsun. tüm kriterlerini belirtik kılamadığın da ortaya çıkıyor. kılmayı denediğinde birbirine entegre çalışmakta olan kriterlerinin, kriter topalaklarının bulunduğunu fark ediyorsun. bunları ayrı ayrı listeleyip "decompose" edemiyorsun. bir başlıkta birarada da yazamıyorsun çünkü her durumda bu toparlaşmalar farklı şekilde cereyan ediyor. (alexander'in ilk task-decomposition stratejisi de bu yüzden hem zor hem işlevsizdi..)
çizelgenle ilgili sorunlar çıktıkça bir iki istisnaya ad-hoc çözümler geliştirmeye çalışıyorsun, sonra bir bakıyorsun baştan aşağı istisnalarla karşı karşıyasın.. eğer "bu çizelgeyi biraz daha detaylandırırsam mesele çözülecek" dersen iş çılgınca bir detaylanmaya gitmeye aday (ve sonuç yine de ikna edici olmayabilir.)
mesela yıl içinde bir takım ara değerlendirmeler yapayım ve sonra bu notlar sabit kalsın, yılın sonunda unutulmasınlar diyorsun. ama öğrencinin (ve hocanın da) performansı inişli çıkışlı bir çizgi izliyor. diyelim ki bir öğrenci var, iyi işler çıkardı ama bir ara belirli bir eşikte iyi not alamadı.. eğer orda aldığı notu düzeltemiyorsa, bir çaresizlik üretmeye başlıyorsun.. oldu bitti. dönemin başında şunu çok kötü yapmıştın, şimdi ne yapsan orası düzelmiyor.. yıl içi değerlendirmeler yapılmalı, hatta not bile verilebilir, ama nihai değerlendirmede bunun kesin bir oranı, katsayısı falan olmamalı. olamıyor. değerlendirme orada durmalı, zamanı geldiğinde bakılmalı, hesaba katılmalı, ama baştan belirli bir katsayısı olmamalı..
bir teslim listelerine riayet meselesi var. yani bunun ne ölçüde değerlendirmeye katılacağı. bazı okullarda bir ortam var, onlar yapıyor. yani teslimleri eksiksiz falan alıyorlar herhalde.. bizde de başka bir ortam var, biz yapamıyoruz. yani tek başına öğrencinin sorumluluğu değil ve tek stüdyo da bunu kendi içinde çözemiyor. bu bir ortam meselesi.. dahası da var ama, yani ortam boşu boşuna böyle oluşmuyor, onun da sebepleri var. öğrencinin bazısı yavaş çalışıyor, bunun da çeşitli türleri var. bazısının sadece eli ağır, bazısı çok özenli, bazısı da düpedüz yetenekli. bunların bazıları aslında iyi iş çıkarıyorlar, kendilerini geliştiriyorlar, stüdyoya katklı yapıyorlar.. ama yetiştiremiyorlar. iki çizimi eksik diye düşük not alması işin doğasına aykırı onu görüyorsun. bu yavaşlık bazen iyi bir tasarımcı ruha işaret ediyor, ya da o tekrar tekrar denemeler, gecikmeler çok öğretici olabiliyor öğrenci için.. sonra bu kadar değerli bir deneyimi sonuçları çizelgene uymadı diye cezalandırıyorsun..
sonra her öğrencinin, her çalışmanın ve her ürünün hem kuvvetli hem zayıf yanları oluyor ve bu o işin bağlamına sıkı sıkıya bağlı oluyor. ve senin kriterlerinin bağlama göre dönüştürülmesi gerekiyor. ama o zaman da aradığın tutarlılıktan uzaklaşıyorsun. çünkü aynı işi o öğrenci için farklı bu öğrenci için farklı değerlendirdiğinde zaten yola çıkış amacından sapmış oluyorsun. sonuçta çizelgene, kriterlerine, kurallarına uyamadığın pek çok durum oluyor. bu da yapmaya çalıştığın şeyi anlamsızlaştırıyor. seneye şurasını burasını revize ederek daha iyi bir çizelge oluşturamayacağını da sana gösteren sorunlar oluyor bunlar bir çok zaman.. (zaten bu bağlamsallık ve "situatedness" sorunuyla başım[ız] belada.)
objektiflik sevilen bir tutum. sorumluluğu hafifletiyor. insana arkasını dayayacak bir destek sunuyor. ama mümkün olmadığı yerde de fena sırıtıyor. henüz stüdyoyla ilgili tüketici biçimde listelenmiş-haritalanmış kriterlerimiz, sayısallaştırılabilir değerlendirme yaklaşımlarımız yok. genelinde tasarımla ilgili zaten böyle yaklaşımlara sahip değiliz. yapay tasarımın önündeki temel engel de bu. şu anda bu sorunla uğraşıyorum. ve üretebildiğim yanıtlar karikatür mahiyetinde. ama bu bile değerli. araştırmada küçük adımlarla ilerlemek kaçınılmaz. zaman zaman, talihli anlarda, daha iri adımlar atanlar da görülüyor. ama genelde onlar da o konuya aslında mini adımlar atmak için girişmiş oluyorlar.
fakat, stüdyo pratikte iş yapılan bir yer. öğrencilerin kendilerini geliştirdiği, yürütücünün ise iş yaptığı bir yer. bu bir iş. sonuçları var. stüdyoda da kendi adına bir araştırma-öğrenme süreci yaşıyorsun. ama bu faaliyette dikkatli olman lazım. yaptığın işi sakatlama lüksün yok. çünkü başkalarına karşı sorumlusun orda. ve eğer yanındaki bir stüdyoda gayet sezgisel biçimde senden daha başarılı değerlendirmeler yapan birini görürsen yöntemini iki kere sorgulamak durumunda kalıyorsun. o zaman niye böyle zorlama denemelerle uğraşıldı? (paralel bir sorun ilk kuşak tasarım metotlarının sonunu getirmişti.)
yine de, aslında, stüdyo pratiği genelinde tasarım faaliyetine o kadar çok noktadan dokunuyor ki, stüdyoda bir takım değerlendirme yaklaşımlarının üretilmesi, genelinde tasarım araştırmalarına ciddi katkı yapabilirdi. bu sebeple, şu anda, en azından, değerlendirme kriterlerimizin dışsallaştırılması çabasını anlamlı görüyorum. bu konuda yüksek hedefler koymaya gerek yok. sadece neleri önemli gördüğümüzle ilgili notlar alarak başlayabiliriz. bir takım "memo"lar.. her dönem. her eşikte.. yani biz bu işi, geldiği gibi yapmaktayız ve bir ölçüde değerlendirme performansımızdan memnunuz. o zaman bizi incelemeye değer. ve buradan yola çıkarak belki genelinde tasarımın nasıl değerlendirildiğiyle ya da değerlendirme mekanizmalarının nasıl işlediğiyle ilgili sonuçlara doğru ilerleyebiliriz. (bu da tasarım araştırmalarının bugün geldiği konuma paralel bir sonuç.) zamanla bir seri anahtar kelimeye ulaşabiliriz. çeklistlerimiz oluşabilir.. sayısallaştırmaya gerek yok.. ama "şu husus vardı önemliydi dikkate aldık mı" diye bakabiliriz.. bazı durumlarda o hususa bakmayacağızdır, ama o durumlar hangileridir, onları da not almaya başlayabiliriz.. sonuçlar ilginç olabilir.
en başta, çoğu sorunun kaynağı şu, sen tüm kriterlerini dışsallaştırmaya, belirtik kılmaya çalışmışsın, orda da kalmamış sayısal bir tablo üretmişsin, "şunun puanı şudur, bununki budur, şundan şu kadar kırarım, bunu bu kadar ödüllendiririm, şu kadar da bonus ayırırım" demişsin. böyle bir şey yaparken, "her öğrenciye bunu aynı şekilde uygularım, kimseyi kayırmam, tutarlı ve adil olurum" diye düşünmüşsün. ama her öğrenci, her stüdyo, her dönem, her iş farklı. hoca da farklı. ayrıca her öğrenci her iş ve her hoca da her seferinde farklı performans sergiliyor. bunların hepsinin farklı zamanlarda farklı biraraya gelişleri hep farklı sonuç veriyor. yani çılgıncasına farklı değil ama yeterince farklı. tek-biçimli bir değerlendirme sistemini geçersiz kılacak kadar yani. adil ve tutarlı olmaya çalışırken sonuçta kendini zorlama ve adaletsiz bir iş yaparken bulabiliyorsun. gerçeklikte karşına çıkan çeşit çeşit durumlara çizelgeler içinden karşılık bulamadığını fark ediyorsun. tüm kriterlerini belirtik kılamadığın da ortaya çıkıyor. kılmayı denediğinde birbirine entegre çalışmakta olan kriterlerinin, kriter topalaklarının bulunduğunu fark ediyorsun. bunları ayrı ayrı listeleyip "decompose" edemiyorsun. bir başlıkta birarada da yazamıyorsun çünkü her durumda bu toparlaşmalar farklı şekilde cereyan ediyor. (alexander'in ilk task-decomposition stratejisi de bu yüzden hem zor hem işlevsizdi..)
çizelgenle ilgili sorunlar çıktıkça bir iki istisnaya ad-hoc çözümler geliştirmeye çalışıyorsun, sonra bir bakıyorsun baştan aşağı istisnalarla karşı karşıyasın.. eğer "bu çizelgeyi biraz daha detaylandırırsam mesele çözülecek" dersen iş çılgınca bir detaylanmaya gitmeye aday (ve sonuç yine de ikna edici olmayabilir.)
mesela yıl içinde bir takım ara değerlendirmeler yapayım ve sonra bu notlar sabit kalsın, yılın sonunda unutulmasınlar diyorsun. ama öğrencinin (ve hocanın da) performansı inişli çıkışlı bir çizgi izliyor. diyelim ki bir öğrenci var, iyi işler çıkardı ama bir ara belirli bir eşikte iyi not alamadı.. eğer orda aldığı notu düzeltemiyorsa, bir çaresizlik üretmeye başlıyorsun.. oldu bitti. dönemin başında şunu çok kötü yapmıştın, şimdi ne yapsan orası düzelmiyor.. yıl içi değerlendirmeler yapılmalı, hatta not bile verilebilir, ama nihai değerlendirmede bunun kesin bir oranı, katsayısı falan olmamalı. olamıyor. değerlendirme orada durmalı, zamanı geldiğinde bakılmalı, hesaba katılmalı, ama baştan belirli bir katsayısı olmamalı..
bir teslim listelerine riayet meselesi var. yani bunun ne ölçüde değerlendirmeye katılacağı. bazı okullarda bir ortam var, onlar yapıyor. yani teslimleri eksiksiz falan alıyorlar herhalde.. bizde de başka bir ortam var, biz yapamıyoruz. yani tek başına öğrencinin sorumluluğu değil ve tek stüdyo da bunu kendi içinde çözemiyor. bu bir ortam meselesi.. dahası da var ama, yani ortam boşu boşuna böyle oluşmuyor, onun da sebepleri var. öğrencinin bazısı yavaş çalışıyor, bunun da çeşitli türleri var. bazısının sadece eli ağır, bazısı çok özenli, bazısı da düpedüz yetenekli. bunların bazıları aslında iyi iş çıkarıyorlar, kendilerini geliştiriyorlar, stüdyoya katklı yapıyorlar.. ama yetiştiremiyorlar. iki çizimi eksik diye düşük not alması işin doğasına aykırı onu görüyorsun. bu yavaşlık bazen iyi bir tasarımcı ruha işaret ediyor, ya da o tekrar tekrar denemeler, gecikmeler çok öğretici olabiliyor öğrenci için.. sonra bu kadar değerli bir deneyimi sonuçları çizelgene uymadı diye cezalandırıyorsun..
sonra her öğrencinin, her çalışmanın ve her ürünün hem kuvvetli hem zayıf yanları oluyor ve bu o işin bağlamına sıkı sıkıya bağlı oluyor. ve senin kriterlerinin bağlama göre dönüştürülmesi gerekiyor. ama o zaman da aradığın tutarlılıktan uzaklaşıyorsun. çünkü aynı işi o öğrenci için farklı bu öğrenci için farklı değerlendirdiğinde zaten yola çıkış amacından sapmış oluyorsun. sonuçta çizelgene, kriterlerine, kurallarına uyamadığın pek çok durum oluyor. bu da yapmaya çalıştığın şeyi anlamsızlaştırıyor. seneye şurasını burasını revize ederek daha iyi bir çizelge oluşturamayacağını da sana gösteren sorunlar oluyor bunlar bir çok zaman.. (zaten bu bağlamsallık ve "situatedness" sorunuyla başım[ız] belada.)
objektiflik sevilen bir tutum. sorumluluğu hafifletiyor. insana arkasını dayayacak bir destek sunuyor. ama mümkün olmadığı yerde de fena sırıtıyor. henüz stüdyoyla ilgili tüketici biçimde listelenmiş-haritalanmış kriterlerimiz, sayısallaştırılabilir değerlendirme yaklaşımlarımız yok. genelinde tasarımla ilgili zaten böyle yaklaşımlara sahip değiliz. yapay tasarımın önündeki temel engel de bu. şu anda bu sorunla uğraşıyorum. ve üretebildiğim yanıtlar karikatür mahiyetinde. ama bu bile değerli. araştırmada küçük adımlarla ilerlemek kaçınılmaz. zaman zaman, talihli anlarda, daha iri adımlar atanlar da görülüyor. ama genelde onlar da o konuya aslında mini adımlar atmak için girişmiş oluyorlar.
fakat, stüdyo pratikte iş yapılan bir yer. öğrencilerin kendilerini geliştirdiği, yürütücünün ise iş yaptığı bir yer. bu bir iş. sonuçları var. stüdyoda da kendi adına bir araştırma-öğrenme süreci yaşıyorsun. ama bu faaliyette dikkatli olman lazım. yaptığın işi sakatlama lüksün yok. çünkü başkalarına karşı sorumlusun orda. ve eğer yanındaki bir stüdyoda gayet sezgisel biçimde senden daha başarılı değerlendirmeler yapan birini görürsen yöntemini iki kere sorgulamak durumunda kalıyorsun. o zaman niye böyle zorlama denemelerle uğraşıldı? (paralel bir sorun ilk kuşak tasarım metotlarının sonunu getirmişti.)
yine de, aslında, stüdyo pratiği genelinde tasarım faaliyetine o kadar çok noktadan dokunuyor ki, stüdyoda bir takım değerlendirme yaklaşımlarının üretilmesi, genelinde tasarım araştırmalarına ciddi katkı yapabilirdi. bu sebeple, şu anda, en azından, değerlendirme kriterlerimizin dışsallaştırılması çabasını anlamlı görüyorum. bu konuda yüksek hedefler koymaya gerek yok. sadece neleri önemli gördüğümüzle ilgili notlar alarak başlayabiliriz. bir takım "memo"lar.. her dönem. her eşikte.. yani biz bu işi, geldiği gibi yapmaktayız ve bir ölçüde değerlendirme performansımızdan memnunuz. o zaman bizi incelemeye değer. ve buradan yola çıkarak belki genelinde tasarımın nasıl değerlendirildiğiyle ya da değerlendirme mekanizmalarının nasıl işlediğiyle ilgili sonuçlara doğru ilerleyebiliriz. (bu da tasarım araştırmalarının bugün geldiği konuma paralel bir sonuç.) zamanla bir seri anahtar kelimeye ulaşabiliriz. çeklistlerimiz oluşabilir.. sayısallaştırmaya gerek yok.. ama "şu husus vardı önemliydi dikkate aldık mı" diye bakabiliriz.. bazı durumlarda o hususa bakmayacağızdır, ama o durumlar hangileridir, onları da not almaya başlayabiliriz.. sonuçlar ilginç olabilir.
neyle ilgili?
değerlendirme,
not vermek,
stüdyo
kendi çöplüğünde
kendi çöplüğünde herşey ne kolay halloluyor. ne yazacağını daha kolay buluyorsun. nasıl yazacağını daha hızlı çözüyorsun. kendi değerlendirmeni daha sağlıklı yapıyorsun. zaten eşikler de daha aşağıda. onu da daha kolay algılıyorsun. yani ne bekleneceğini, nasıl bişey yapacağını, işin hakkının ne olduğunu falan... rekabet de yoğun sayılmaz. yolluyorsun, "olmuş gel" diyorlar. sanki ne yaparsan oluyormuş gibi geliyor.. aslında tam da öyle değil. uzun yıllar o alanda dolanmış olmak ve ne yaptığını daha iyi bilmekle de alakası var. bilmediğin alanlarda üretmeye çalışmak daha zorlu bir süreç. zaman alıyor. inişli çıkışlı oluyor.
16 Haziran 2011 Perşembe
ikinci bir kayıt yayınla
peki şimdi de işin "parlak tarafına" bakalım.
21 asistan ("onlar")
(aşağıda listelediklerimi bizden daha kararlı biçimde gerçekleştirmiş ve gerçekleştirmekte olan ve bize de örnek olmuş olan az sayıda hocayı saygıyla bir kenara önce ayırayım ve devam edeyim)
asistanlar (ve en yeni yard.doç.lar) arasında bir iletişim ortamı var. çok kuvvetli değil. ama bu hale gelmesi de zaman aldı. en azından nerde ne yapmakta olduğu belli olmayan hocaların aksine, biz okuldayız, stüdyolara katılıyoruz, stüdyoları yürütüyoruz, stüdyoların dışında işlere el atıyoruz, yayın talebine karşılık vermeye çalışıyoruz, konferans konferans geziyoruz, masa çekiyoruz, pafta asıyoruz. burdayız. çünkü yaptığımız işleri internet üzerinden ve/ya okulda sergilerle paylaşıyoruz. ve aramızda bir etkileşim var. bu bazen havada kalan, bi türlü gitmeyen bir kelime oluyor, illa ele almak durumunda kalıyorsun. bazen bir isim oluyor, araştırıyorsun, hayatının akışı değişiyor. bazen ötekilerin yaptığı bir işi incelemek oluyor. ya da dışarıdan izlemek oluyor. bazen birlikte çalışmak oluyor.
kurumun genelinde daha kuvvetli bir etkileşim ortamı olmasının nasıl işe yarayacağını insan yaşayarak görüyor. çünkü zayıf etkileşim bile çok verimli. ama önce, yani onun için önce, insanın yeni bir şeyler yapmaya çalışıyor olması lazım, bir şeyler kurmaya, denemeye çalışıyor olması lazım.. yoksa etkileşimin anlamı yok pek. ve şimdi, bu da belki sadece gençliğe özgü bişey midir? gençlikten midir? ondan mı böyle olmaktadır?
21 asistan ("onlar")
(aşağıda listelediklerimi bizden daha kararlı biçimde gerçekleştirmiş ve gerçekleştirmekte olan ve bize de örnek olmuş olan az sayıda hocayı saygıyla bir kenara önce ayırayım ve devam edeyim)
asistanlar (ve en yeni yard.doç.lar) arasında bir iletişim ortamı var. çok kuvvetli değil. ama bu hale gelmesi de zaman aldı. en azından nerde ne yapmakta olduğu belli olmayan hocaların aksine, biz okuldayız, stüdyolara katılıyoruz, stüdyoları yürütüyoruz, stüdyoların dışında işlere el atıyoruz, yayın talebine karşılık vermeye çalışıyoruz, konferans konferans geziyoruz, masa çekiyoruz, pafta asıyoruz. burdayız. çünkü yaptığımız işleri internet üzerinden ve/ya okulda sergilerle paylaşıyoruz. ve aramızda bir etkileşim var. bu bazen havada kalan, bi türlü gitmeyen bir kelime oluyor, illa ele almak durumunda kalıyorsun. bazen bir isim oluyor, araştırıyorsun, hayatının akışı değişiyor. bazen ötekilerin yaptığı bir işi incelemek oluyor. ya da dışarıdan izlemek oluyor. bazen birlikte çalışmak oluyor.
kurumun genelinde daha kuvvetli bir etkileşim ortamı olmasının nasıl işe yarayacağını insan yaşayarak görüyor. çünkü zayıf etkileşim bile çok verimli. ama önce, yani onun için önce, insanın yeni bir şeyler yapmaya çalışıyor olması lazım, bir şeyler kurmaya, denemeye çalışıyor olması lazım.. yoksa etkileşimin anlamı yok pek. ve şimdi, bu da belki sadece gençliğe özgü bişey midir? gençlikten midir? ondan mı böyle olmaktadır?
15 Haziran 2011 Çarşamba
not düşmanları
dönem sonu olduğu için kees dorst'un şu pasajı aklıma gelip duruyor, ben de aynen alıntılıyorum:
[understanding design p.89]
"Coaching design students is a subtle game of listening and criticising, encouraging and guiding, coming up with examples, fishing for ideas and delivering the occasional stern remark.
A good coach does all of this based on a real relationship of trust with the student. The student should feel that the tutor is actually working on his behalf, and the coach should feel that he is being taken seriously. The stronger this bond of trust, the better the project will go.
However, this bond of trust can feel incredibly awkward when it comes lo the final stage of the project, when the coach has to judge the quality of the design work. It is then that the friendly and encouraging mentor suddenly becomes an exacting representative of The School. Often this about-face is felt keenly by the student as a betrayal of the trust that they have built together. The coach is not happy either: he watches a rift appear where once there was solidarity. After judgment has been passed both parties have a hangover, and go their separate ways. They avoid contact as much as possible, except for some vague gestures of greeting when they happen to see each other in the corridor.
This transformation from coach to judge is an unavoidable part of any design curriculum. Many good teachers are unhappy with this situation, and solve the problem by maintaining a mentoring tone during their assessment of the student. They are too nice - it is in the interest of the student to get a sharp and clear judgment, well supported but possibly quite harsh.
What I tend to do is let the student know a couple of weeks before the end of the project that we will be on opposite sides for a while. That the student will have to prove his/her quality to me from now on - a declaration of war, as it were. I always hope that by doing this explicitly it will be possible to re-establish the bond of trust later. Sometimes this works. But it is always difficult."
notlar verilip stüdyo bittikten sonraki yıllarda hocanın A alan öğrencilerle ilişkisi F alan öğrencilerle ilişkisinden belirgin biçimde daha iyi kalıyor. daha doğrusu, genelde, F alan öğrenciyle o hocanın hiç münasebeti kalmıyor :] yapacak bişey yok. F de veriyorsun. ne gerekiyor gibi geliyorsa veriyorsun. not veriyorsun. ve öğrenciler bu notları gerçekten umursuyorlar. en azından bizim okuldakiler. belki o yüzden bizim okuldalar.
.. portfolyo-klasör görüşmesini bu iş için kullanmak iyi fikir. dönem değerlendirmelerini ve notları karşılıklı konuşmak.. zaten periyodik portfolyo-klasör konuşmaları her halükarda iyi fikir.. ama benim aklımda... bu değerlendirme işini... yani önce not meselesini enine boyuna tartışmak.. tüm öğrencilerin katıldığı tartışmalarda... sonra yine öğrencilerin katıldığı gizli puanlamalar belki... ya da belki onun yöntemi de tartışmalarla belirlenir.. denemek lazım..
[understanding design p.89]
"Coaching design students is a subtle game of listening and criticising, encouraging and guiding, coming up with examples, fishing for ideas and delivering the occasional stern remark.
A good coach does all of this based on a real relationship of trust with the student. The student should feel that the tutor is actually working on his behalf, and the coach should feel that he is being taken seriously. The stronger this bond of trust, the better the project will go.
However, this bond of trust can feel incredibly awkward when it comes lo the final stage of the project, when the coach has to judge the quality of the design work. It is then that the friendly and encouraging mentor suddenly becomes an exacting representative of The School. Often this about-face is felt keenly by the student as a betrayal of the trust that they have built together. The coach is not happy either: he watches a rift appear where once there was solidarity. After judgment has been passed both parties have a hangover, and go their separate ways. They avoid contact as much as possible, except for some vague gestures of greeting when they happen to see each other in the corridor.
This transformation from coach to judge is an unavoidable part of any design curriculum. Many good teachers are unhappy with this situation, and solve the problem by maintaining a mentoring tone during their assessment of the student. They are too nice - it is in the interest of the student to get a sharp and clear judgment, well supported but possibly quite harsh.
What I tend to do is let the student know a couple of weeks before the end of the project that we will be on opposite sides for a while. That the student will have to prove his/her quality to me from now on - a declaration of war, as it were. I always hope that by doing this explicitly it will be possible to re-establish the bond of trust later. Sometimes this works. But it is always difficult."
notlar verilip stüdyo bittikten sonraki yıllarda hocanın A alan öğrencilerle ilişkisi F alan öğrencilerle ilişkisinden belirgin biçimde daha iyi kalıyor. daha doğrusu, genelde, F alan öğrenciyle o hocanın hiç münasebeti kalmıyor :] yapacak bişey yok. F de veriyorsun. ne gerekiyor gibi geliyorsa veriyorsun. not veriyorsun. ve öğrenciler bu notları gerçekten umursuyorlar. en azından bizim okuldakiler. belki o yüzden bizim okuldalar.
.. portfolyo-klasör görüşmesini bu iş için kullanmak iyi fikir. dönem değerlendirmelerini ve notları karşılıklı konuşmak.. zaten periyodik portfolyo-klasör konuşmaları her halükarda iyi fikir.. ama benim aklımda... bu değerlendirme işini... yani önce not meselesini enine boyuna tartışmak.. tüm öğrencilerin katıldığı tartışmalarda... sonra yine öğrencilerin katıldığı gizli puanlamalar belki... ya da belki onun yöntemi de tartışmalarla belirlenir.. denemek lazım..
mimarlık korkusu
mimarlıktan çeşit çeşit korkmak var.
mesela biçimsel-bağlamsal korkular var. önem verilen bir mevkide bina tasarlarken yerin dibine doğru kaçmakla sonuçlanıyor. çünkü mimarlık oraya zarar verecek. ya da mimarlık oraya bişey katamayacak. ya da oraya uygun bir mimarlık üretemeyeceğiz. ya da "hele programın büyük kısmını yerin altına saklayalım da, konuyu nasıl kotarabileceğimizi daha iyi bildiğimiz bir probleme dönüştürelim".
başka tür bir mimarlık korkusu 70'lerden itibaren gündemde. "mimarlık kapitalist üretim ve paylaşım düzenlerinin bir uzantısıdır, dolayısıyla pek de iyi değildir" cümlesiyle karikatürize edilebilir. iyi tanıdığım bir korku. günümüz anti-otoriter muhalefetinin mimarlığı yok sayması da bununla ilişkili. bir tarafa archigram'ı koyun, ya da yeni babil'i.. ya da stalinist anıtsalcılığa bakın... çılgınca inşa etmek arzusu var. öbür tarafa bugünün işgal evlerini koyun, ya da christiania'yı. az müdahale ve az kaynak sarfıyla mevcut yapılaşmaları doğrudan-eylemin mekanlarına dönüştürme arayışı var. inşa etmekten çevreci ve muhalif hissiyatlar yüzünden geri çekilmek..
bir de mimarlıktan şöyle bir korkmak var: "bu iş mimarlığa dönüşmeye kalkarsa havasını kaybedecek".. korku haklı ve buna yönelik şöyle bir itiraz var:
-"evet bu tür işlerde üretilen imgeler iş binaya dönüştüğünde güçlerini yitirecekler. zaten asıl mesele bu dönüşüm anıyla boğuşmak.. dönüşümü ertelemek aslında kendini kandırmak oluyor.."
karşı itiraz şu:
-"tartışmasız biçimde mimarlık alanında dolanan bazı çalışmaların, arayışların, araştırmaların, düşünsel üretimlerin binalaşmaya çalışması basitçe saçma... mimarlığın -ve yeri geldiğinde diğer disiplinlerin de- araçlarını kullanarak mekan üzerine düşünme faaliyeti, bir bina tasarlama etkinliğinin ön çalışması gibi düşünülmek durumunda değil. tüm mekansal öyküler bir binanın kavram paftasına sıvanmak üzere üretilmiyorlar."
burada tartışma o eski inşa edilebilirlik tartışması değil artık. burada düşünmenin yolları ve karşılık gelen temsillerle ilgili bir tartışma var. superstudio ve archizoom hem mimarlık hem şehircilik hem de toplum üzerine kuvvetli eleştirel işler geliştirmemişler miydi? superstudio'nun 'sürekli anıt'ı iç mekanlarını konvansiyonlara uygun biçimde çizip çizmediği üzerinden tartışılır mı? archizoom'un 'sürekli kent'i ise büyük ölçüde birbirinden bağımsız iç mekanlardan ibaret. çünkü bir öyküde vurgulanacak öğeler vardır. vurgulanmayacak öğeler de vardır. bazı hususların belirsiz bırakılması icap etmiştir. öylesi gerekmiştir. edebi bir iştir bu. bir öyküdür.
öykücü mimarlıklar var. ama bunlar giriş-gelişme-sonucu olan, kompozisyon hocasının sevdiği öyküler değil. ve bazı mimarlık hocaları bu öykücülüğü kararlı biçimde baskı altında tutuyorlar.
[dönelim stüdyo hiyerarşisine. ve hocalarının hatalarına mahkum edilenlere.]
mesela biçimsel-bağlamsal korkular var. önem verilen bir mevkide bina tasarlarken yerin dibine doğru kaçmakla sonuçlanıyor. çünkü mimarlık oraya zarar verecek. ya da mimarlık oraya bişey katamayacak. ya da oraya uygun bir mimarlık üretemeyeceğiz. ya da "hele programın büyük kısmını yerin altına saklayalım da, konuyu nasıl kotarabileceğimizi daha iyi bildiğimiz bir probleme dönüştürelim".
başka tür bir mimarlık korkusu 70'lerden itibaren gündemde. "mimarlık kapitalist üretim ve paylaşım düzenlerinin bir uzantısıdır, dolayısıyla pek de iyi değildir" cümlesiyle karikatürize edilebilir. iyi tanıdığım bir korku. günümüz anti-otoriter muhalefetinin mimarlığı yok sayması da bununla ilişkili. bir tarafa archigram'ı koyun, ya da yeni babil'i.. ya da stalinist anıtsalcılığa bakın... çılgınca inşa etmek arzusu var. öbür tarafa bugünün işgal evlerini koyun, ya da christiania'yı. az müdahale ve az kaynak sarfıyla mevcut yapılaşmaları doğrudan-eylemin mekanlarına dönüştürme arayışı var. inşa etmekten çevreci ve muhalif hissiyatlar yüzünden geri çekilmek..
bir de mimarlıktan şöyle bir korkmak var: "bu iş mimarlığa dönüşmeye kalkarsa havasını kaybedecek".. korku haklı ve buna yönelik şöyle bir itiraz var:
-"evet bu tür işlerde üretilen imgeler iş binaya dönüştüğünde güçlerini yitirecekler. zaten asıl mesele bu dönüşüm anıyla boğuşmak.. dönüşümü ertelemek aslında kendini kandırmak oluyor.."
karşı itiraz şu:
-"tartışmasız biçimde mimarlık alanında dolanan bazı çalışmaların, arayışların, araştırmaların, düşünsel üretimlerin binalaşmaya çalışması basitçe saçma... mimarlığın -ve yeri geldiğinde diğer disiplinlerin de- araçlarını kullanarak mekan üzerine düşünme faaliyeti, bir bina tasarlama etkinliğinin ön çalışması gibi düşünülmek durumunda değil. tüm mekansal öyküler bir binanın kavram paftasına sıvanmak üzere üretilmiyorlar."
burada tartışma o eski inşa edilebilirlik tartışması değil artık. burada düşünmenin yolları ve karşılık gelen temsillerle ilgili bir tartışma var. superstudio ve archizoom hem mimarlık hem şehircilik hem de toplum üzerine kuvvetli eleştirel işler geliştirmemişler miydi? superstudio'nun 'sürekli anıt'ı iç mekanlarını konvansiyonlara uygun biçimde çizip çizmediği üzerinden tartışılır mı? archizoom'un 'sürekli kent'i ise büyük ölçüde birbirinden bağımsız iç mekanlardan ibaret. çünkü bir öyküde vurgulanacak öğeler vardır. vurgulanmayacak öğeler de vardır. bazı hususların belirsiz bırakılması icap etmiştir. öylesi gerekmiştir. edebi bir iştir bu. bir öyküdür.
öykücü mimarlıklar var. ama bunlar giriş-gelişme-sonucu olan, kompozisyon hocasının sevdiği öyküler değil. ve bazı mimarlık hocaları bu öykücülüğü kararlı biçimde baskı altında tutuyorlar.
[dönelim stüdyo hiyerarşisine. ve hocalarının hatalarına mahkum edilenlere.]
neyle ilgili?
mimarlık korkusu,
stüdyo,
stüdyo hiyerarşisi
14 Haziran 2011 Salı
kaydı yayınla
14 prof.
6 doç.
15 yar doç.
6 öğr gör.
41 hoca eder.
kaç tanesinin yazılarını tartışıyoruz? ya da kaç tanesinin derslerini dışardan da olsa -kredisi lazım olmasa bile- takip etmek istiyoruz? ya da kaç tanesinin stüdyosu bize ilham veriyor? ya da kaç tanesinin tasarımları incelemeye değer geliyor?
2?
1?
3?
2?
hayır bütün bunların başarılabildiğini de her gün görüyoruz. bunlar yapılabilen şeyler. birileri yapıyor. benim bu okulda dolanmakta olduğum süre içinde dünyada binlerce ilginç yazı yayınlandı, binlerce ilham verici ders şanslı öğrenciler tarafından takip edildi, yüzlerce stüdyodan binlerce üst düzey tasarımcı yetişti ve binlerce nitelikli bina inşa edildi..
21 araş gör.
20'si burda.
ben de burdayım. demek ki o listeye ekleneceğim. yazıları kof, stüdyosu öylesine, dersleri anlamsız, tasarımları sıradan... ve ne okulda dolanmanın anlamı olacak, ne stüdyoların, ne tartışmanın, ne seminerlerin... olmamış olacak çünkü. önemsiz olacağım. herşey önemsiz olacak.
yani diyorum.. o zaman vaktini ayırıp da ukala asistanlarla daha neyi tartışıcaksın ki? neyin çekişmesine giriceksin yani? anlatabiliyor muyum, insanı motive eden, bir şekilde önemli bir iş yapmakta olduğuna ya da yapacak olduğuna inanmak... o inancı kaybedersen.. yapamadıysan, yapamayacaksan, önemli olan şeyleri mimarlığın, okulun ya da ikisinin de dışında kurmaya başlarsın. evin önemlidir, çocukların önemlidir, para kazanmak önemlidir, güncel politika önemlidir...
6 doç.
15 yar doç.
6 öğr gör.
41 hoca eder.
kaç tanesinin yazılarını tartışıyoruz? ya da kaç tanesinin derslerini dışardan da olsa -kredisi lazım olmasa bile- takip etmek istiyoruz? ya da kaç tanesinin stüdyosu bize ilham veriyor? ya da kaç tanesinin tasarımları incelemeye değer geliyor?
2?
1?
3?
2?
hayır bütün bunların başarılabildiğini de her gün görüyoruz. bunlar yapılabilen şeyler. birileri yapıyor. benim bu okulda dolanmakta olduğum süre içinde dünyada binlerce ilginç yazı yayınlandı, binlerce ilham verici ders şanslı öğrenciler tarafından takip edildi, yüzlerce stüdyodan binlerce üst düzey tasarımcı yetişti ve binlerce nitelikli bina inşa edildi..
21 araş gör.
20'si burda.
ben de burdayım. demek ki o listeye ekleneceğim. yazıları kof, stüdyosu öylesine, dersleri anlamsız, tasarımları sıradan... ve ne okulda dolanmanın anlamı olacak, ne stüdyoların, ne tartışmanın, ne seminerlerin... olmamış olacak çünkü. önemsiz olacağım. herşey önemsiz olacak.
yani diyorum.. o zaman vaktini ayırıp da ukala asistanlarla daha neyi tartışıcaksın ki? neyin çekişmesine giriceksin yani? anlatabiliyor muyum, insanı motive eden, bir şekilde önemli bir iş yapmakta olduğuna ya da yapacak olduğuna inanmak... o inancı kaybedersen.. yapamadıysan, yapamayacaksan, önemli olan şeyleri mimarlığın, okulun ya da ikisinin de dışında kurmaya başlarsın. evin önemlidir, çocukların önemlidir, para kazanmak önemlidir, güncel politika önemlidir...
proje seminerleri: bir takım şeyler artık iyiden iyiye şey mi..
gördüğüm en düşük katılımlı "mimari tasarım proje seminerleri" bugün gerçekleşmiştir. bu yazıda seminerlerin hali tavrıyla ilgili yüzeysel bir takım düşünceler gevelenecektir. düşünceler yazarın sıcaktan bunalmış ruh halinin cümlelere dökülmesi üzerinden ortaya konacaktır. püf. abstrakt formatı komik bile değil.
hocaların bir kısmı dalga geçer gibi kendi sınıflarına sıra geldiğinde uğrayıp gittiler. sonra aslında yakınlarda oldukları ama şurda burda öylesine vakit geçirmeyi seminerleri takip etmeye yeğledikleri görüldü. başka bazı hocalar hiç gelmediler zaten. biz asistanlar niyeyse büyük ölçüde ordaydık. bizim aramızda anlamlı tartışmalar geçti sanıyorum. bir kısmımız birinci sınıf uzmanına dönüşeyazdığımızdan konuşacak konularımız oluyor. "siz onu nası yaptınız, şunu yapmadınız mı, burası böyle şurası şöyle..."
sonra bitirme projeleri arasından saklanması icap edenleri aşağıya taşıdım.
sonra birinci sınıf projelerinden saklanması icap edenleri de odaya taşıdık.
kütüphane ve fotokopi kapanmıştı.
bir ara yapılması gereken ne çok işim var diye düşündüm ama işleri hatırlayamadım.
çünkü çatılar sıcaktı.
tartışmalar aynı insanlar arasında dönüyordu.
tartışmak tehlikeliydi.
tartışmak tehlikeli evet.
görüş bildirmek.
eleştirmek bir yana, görüş bildirmek bile tehlikeli.
kim ne zaman söylenen hangi sözden alınacak.. insan onu hesap etmek zorunda.
kelimeler müthiş bir dikkatle seçiliyor.
bazı insanlar arkalarından kıyasıya eleştiriliyor.
fırsat yakalandığında onlarla dalga geçiliyor.
"hepimiz ittifak halindeyiz ve bunlarla dalga geçiyoruz" havası yakalanır yakalanmaz bir akademik araya müstehzi bir espri sıkıştırıyor.
sıkıştırmasınlar artık.
sözleri varsa formüle etmenin yolunu bulsunlar.
ya da kolay hedeflerle dalga geçip duracaklarına enerjilerini...
öf. ne yaparlarsa yapsınlar.
hocaların bir kısmı dalga geçer gibi kendi sınıflarına sıra geldiğinde uğrayıp gittiler. sonra aslında yakınlarda oldukları ama şurda burda öylesine vakit geçirmeyi seminerleri takip etmeye yeğledikleri görüldü. başka bazı hocalar hiç gelmediler zaten. biz asistanlar niyeyse büyük ölçüde ordaydık. bizim aramızda anlamlı tartışmalar geçti sanıyorum. bir kısmımız birinci sınıf uzmanına dönüşeyazdığımızdan konuşacak konularımız oluyor. "siz onu nası yaptınız, şunu yapmadınız mı, burası böyle şurası şöyle..."
sonra bitirme projeleri arasından saklanması icap edenleri aşağıya taşıdım.
sonra birinci sınıf projelerinden saklanması icap edenleri de odaya taşıdık.
kütüphane ve fotokopi kapanmıştı.
bir ara yapılması gereken ne çok işim var diye düşündüm ama işleri hatırlayamadım.
çünkü çatılar sıcaktı.
tartışmalar aynı insanlar arasında dönüyordu.
tartışmak tehlikeliydi.
tartışmak tehlikeli evet.
görüş bildirmek.
eleştirmek bir yana, görüş bildirmek bile tehlikeli.
kim ne zaman söylenen hangi sözden alınacak.. insan onu hesap etmek zorunda.
kelimeler müthiş bir dikkatle seçiliyor.
bazı insanlar arkalarından kıyasıya eleştiriliyor.
fırsat yakalandığında onlarla dalga geçiliyor.
"hepimiz ittifak halindeyiz ve bunlarla dalga geçiyoruz" havası yakalanır yakalanmaz bir akademik araya müstehzi bir espri sıkıştırıyor.
sıkıştırmasınlar artık.
sözleri varsa formüle etmenin yolunu bulsunlar.
ya da kolay hedeflerle dalga geçip duracaklarına enerjilerini...
öf. ne yaparlarsa yapsınlar.
neyle ilgili?
dönem sonu,
proje seminerleri
bu dönem artık bitmiş olsun
gelelim geçen haftanın başlanan ama bitirilmeyen entry'lerine..
1 numara:
[daha bu akşam yazıldı ama yayınlanmadı :]
başlık: bu dönem artık bitmiş olsun.
"kesin bitmemiştir.
bitmiştir bitmiştir.
yok bişeyler daha vardır kesin."
[saat yedi dolaylarında sevgi'yle avluda oturmuş aynen bu kelimeleri ağızlarımızdan dökmekteydik. okul yaz okulu öncesi terkedilmişliğinde. bizim dönemimiz aslında bitmedi. güze kadar sarkacak bir sürü işimiz var.]
2 numara:
başlık: yarak kürek
"portfolyo teslim almak. klasör biriktirmek. not vermek. not verilmesine şahit olmak. bu jüri için masa çekmek, proje atmak, kapı kilitlemek (şerefli olmak). çesan ve pano bulup taşımak. jüri kenarına oturmak. stüdyo için masa çekmek, proje taşımak, maket korumak, masaları geri çekmek, iki adedini geri çekmemek, beli ağrımak. pafta maket cd ve bulabildiğin herşeyi mühürlemeye çalışmak. mühürlenmezse yine mühürlemeye çalışmak. bilgilendirici e-posta göndermek. jüri için dokuz sandalye dizmek. diğer bilgilendirici e-postayı göndermek. komisyon mesajlaşmaları takip etmek. sisteme bilgi girmek. sisteme not girmek. dizilen sandalyelere öğrencilerle oturup notların nasıl verildiği üzerine ahkam kesmek. sisteme başka not girmek. proje değerlendirmek. notunu beğenmeyen ya da hayal kırıklığına uğrayan öğrencilerle yüzleşmek. klasör dağıtmak. portfolyo karıştırmak. pafta asmak. sıra kurası çekmek. seminer seminer gezmek. pafta indirmek. mühürü ordan oraya götürüp duranlara kızmak. sergi düzenlemek. not yükseltmek. gidip mühürü kapıp gelmek. erken gelip gülcan'ın dataşovunu almak. alıkonması gereken projeleri güvenli yerlere taşımak. birilerini bişeyleri bi durumları bi parça enformasyonu bi uygun zamanı bi teslim tarihini beklemek. kısaca: yarak kürek. okulda son hafta etkinlikleri... bitse de eve gitsek artık."
[şimdi bunları sırtımı mehtaplı gece altında şezlonguma dayamışken düzeltiyorum. bitti. eve geldim. oh be. bir bardak şarap koydum. günün sırt ağrısı neredeyse geçmek üzere. neredeyse keyfim yerine gelecek.]
1 numara:
[daha bu akşam yazıldı ama yayınlanmadı :]
başlık: bu dönem artık bitmiş olsun.
"kesin bitmemiştir.
bitmiştir bitmiştir.
yok bişeyler daha vardır kesin."
[saat yedi dolaylarında sevgi'yle avluda oturmuş aynen bu kelimeleri ağızlarımızdan dökmekteydik. okul yaz okulu öncesi terkedilmişliğinde. bizim dönemimiz aslında bitmedi. güze kadar sarkacak bir sürü işimiz var.]
2 numara:
başlık: yarak kürek
"portfolyo teslim almak. klasör biriktirmek. not vermek. not verilmesine şahit olmak. bu jüri için masa çekmek, proje atmak, kapı kilitlemek (şerefli olmak). çesan ve pano bulup taşımak. jüri kenarına oturmak. stüdyo için masa çekmek, proje taşımak, maket korumak, masaları geri çekmek, iki adedini geri çekmemek, beli ağrımak. pafta maket cd ve bulabildiğin herşeyi mühürlemeye çalışmak. mühürlenmezse yine mühürlemeye çalışmak. bilgilendirici e-posta göndermek. jüri için dokuz sandalye dizmek. diğer bilgilendirici e-postayı göndermek. komisyon mesajlaşmaları takip etmek. sisteme bilgi girmek. sisteme not girmek. dizilen sandalyelere öğrencilerle oturup notların nasıl verildiği üzerine ahkam kesmek. sisteme başka not girmek. proje değerlendirmek. notunu beğenmeyen ya da hayal kırıklığına uğrayan öğrencilerle yüzleşmek. klasör dağıtmak. portfolyo karıştırmak. pafta asmak. sıra kurası çekmek. seminer seminer gezmek. pafta indirmek. mühürü ordan oraya götürüp duranlara kızmak. sergi düzenlemek. not yükseltmek. gidip mühürü kapıp gelmek. erken gelip gülcan'ın dataşovunu almak. alıkonması gereken projeleri güvenli yerlere taşımak. birilerini bişeyleri bi durumları bi parça enformasyonu bi uygun zamanı bi teslim tarihini beklemek. kısaca: yarak kürek. okulda son hafta etkinlikleri... bitse de eve gitsek artık."
[şimdi bunları sırtımı mehtaplı gece altında şezlonguma dayamışken düzeltiyorum. bitti. eve geldim. oh be. bir bardak şarap koydum. günün sırt ağrısı neredeyse geçmek üzere. neredeyse keyfim yerine gelecek.]
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)