ofis modelinin bir takım avantajları var. bunlar aynı zamanda onun tatsızlığını da teşkil ediyor. bir patron var, herkes sabah bir saatte geliyor, bir sözleşme yapılmış, çalışanlar mesailerini satmışlar, her sabah o mekana gidip akşama kadar çalışmak durumundalar. stüdyo modelinde de çalışmak talep ediliyor ama katılımcının tepesinde durup onu çalıştırmak pek mümkün değil. stüdyo modelinin başarılı olması için katılımcıların yüksek sorumluluk duygusu, bir üretme disiplini, hatta bir üretme ve kendini geliştirme aşkı taşıması gerekiyor. bu özellik ise..
ve şimdi, itiraf etmek gerekli ki ofis bir verimlilik ve üretkenlik barındırıyor. tepeden aşağı, iyi organize olmuş, yoğun bir üretim temposuna sahip, belli bir üretim ve süreç yönetimi birikimi, uzun yıllar içinde oturtulmuş bir meslek pratiği birikimi taşıyan ofisler... bir yarışma sözkonusu olduğunda rekabet bu ofislere karşı...
yine de insan ofis değil de stüdyo gibi bir üretim organizasyonu kurmak istiyor. stüdyonun görece yataylığı, hedeflerle gevşek ilişkisi, ya da hedeflerinin deneyim ve öğrenme olması, dolayısıyla sonuç ürün baskısının zayıflayabilme olasılığı... işin çeşitli yönlerini bir ölçüde askıya alabilmek, zamanın rahvan kullanımı... düşey değil yatay arkadaşlık ilişkileri içinde çalışmak.. her aktörün kendi potansiyellerini aradığı, farklı alt amaçlar bulunsa da temel amacın öğrenmek ve yeniyi üretmek olduğu süreçler. sonra her aktörün belli bir ölçüde özgürce katkısını koymak için alan bulduğu, alanın tepeden aşağı daralmak yerine aşağıdan yukarı genişlediği iş yapma türleri... öyle ya da böyle, stüdyoda da üretildiği açık.. ama nasıl olacağı üzerine düşünmek gerekiyor biraz. çünkü doğrudan "onu al burda uygula" tavrı işlemiyor.
stüdyoda, yürütücü olarak, müellif değilsin ve olmamak için azami gayret sarfediyorsun, tasarımcılığını geri plana alman lazım, önemli olan karşındaki insanların yaşadığı üretim ve öğrenme süreci. ama kendin bir ekiple iş yaparken durumun farklı olduğunu idrak ediyorsun. orada olmalısın. sen de müellifsin. şüphesiz hiç bir ekip üyesinin fazla baskın olmaması gerekiyor, ekibi boğmamak gerekiyor ama orada olman lazım. orada olduğunu inkar etmemen lazım. her konuda konsensüs aramak istiyorsun ama deadline sıkıştırıyor. ve tasarımla ilgili bir yasa varsa o da şu: tüm fikirleri ve gerekleri eşit biçimde uzlaştırma arayışı iyi tasarımla sonuçlanmıyor. özetle, dar zamanlarda iyi iş çıkarmak gerektiğinde stüdyo modeli çöküyor.
katılımla ilgili temel bir incelik de var burada. uğraştığımız işlerde bir tür bilgi birikimi hayati önemde. mimarlığın bilgi alanı dille ifade edilebilen önermelerden ibaret değil, iş yapma becerilerini de içeriyor. yatay süreçler örgütlerken de, bilgiye sahip olanın, uzmanlığa sahip olanın bu birikimini bir kenara koymaması gerekiyor. ama bir tarafın bir uzman olarak işe katılması, ya da daha birikimli bir aktör olarak işin içine girmesi doğrudan bir asimetri yaratıyor. asimetriyi nasıl hiyerarşi olmaktan uzaklaştıracağız, asimetrinin ekibin üyelerinin sürece aktif katılımını bastırmamasını, her aktörün kuvvetli olduğu, öne çıktığı alanlarda kendini ortaya koyuşunu engellememesini nasıl sağlayacağız, soru burada. çünkü asimetri kaçınılmaz ve gerekli.
toplumsal karar alma süreçlerinde bu sorunu çözmek daha kolay görünüyor. uzmanlar teknik hususlardaki birikimlerini ortaya koyar ve bir tür danışmanlık hizmeti verirken, kullanıcılar ve yönetsel aktörler normatif alanlardaki taleplerini geliştirmeye odaklanabilirler.
ekip oluşturmak için de aslında bir takım taktikler biliniyor. mesela, kees dorst, farklı karakter ve becerilere sahip katılımcıları olan ekiplerin daha pürüzsüz işlediğini anlatıyor. hepsi aynı uzmanlık alanında bulunan, aşağı yukarı aynı özelliklere sahip, aynı işi yapan katılımcıların çatışma veya verimsizleşme olasılığı daha yüksek.
görece yatay bir süreç içinde iyi iş çıkarmak bir seri koşula bağlı. ekip üyelerinin yüksek sorumluluk duygusuna ve üretim sevgisine sahip olması, aktörlerin birbiriyle uyumu ve farklı özellik ve becerilere sahip olmaları, "benimki, seninki" yerine bir tamamlayıcılık tavrını sürdürebilmeleri, ayrıca bir mimarlık/iş yapma vizyonunda uzlaşabilmeleri ve en önemlisi tüm bunları baskı altında değil kendi kendilerine taşıyıp sürdürmeleri... bu özellikleri taşıyan bir ekibi biraraya getirmeyi başarmak gerekiyor. ama galiba ofis içinde iyi iş çıkarmak bu kadar çok koşula bağlı değil. "böyle olacak" deniyor. biri bunu söylüyor. herkes uyuyor. bu durum hiyerarşinin ve ofisin kural, yataylığın ve stüdyonun istisna oluşunu açıklar gibi.
[tabi başka faktörler de var, profesyonel destek alabilmek, danışmanlık hizmeti alabilmek, bunlar için bağlantılara ve sermayeye sahip olmak, ortamda öne çıkan başarılı/becerikli aktörlerle çalışmak, onları eleyip seçmek vd. bu açılardan da ofislerin avantajları var. ama benim tartışmam bunlarla ilgili değil.]
stüdyo hiyerarşisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
stüdyo hiyerarşisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Temmuz 2011 Çarşamba
15 Haziran 2011 Çarşamba
mimarlık korkusu
mimarlıktan çeşit çeşit korkmak var.
mesela biçimsel-bağlamsal korkular var. önem verilen bir mevkide bina tasarlarken yerin dibine doğru kaçmakla sonuçlanıyor. çünkü mimarlık oraya zarar verecek. ya da mimarlık oraya bişey katamayacak. ya da oraya uygun bir mimarlık üretemeyeceğiz. ya da "hele programın büyük kısmını yerin altına saklayalım da, konuyu nasıl kotarabileceğimizi daha iyi bildiğimiz bir probleme dönüştürelim".
başka tür bir mimarlık korkusu 70'lerden itibaren gündemde. "mimarlık kapitalist üretim ve paylaşım düzenlerinin bir uzantısıdır, dolayısıyla pek de iyi değildir" cümlesiyle karikatürize edilebilir. iyi tanıdığım bir korku. günümüz anti-otoriter muhalefetinin mimarlığı yok sayması da bununla ilişkili. bir tarafa archigram'ı koyun, ya da yeni babil'i.. ya da stalinist anıtsalcılığa bakın... çılgınca inşa etmek arzusu var. öbür tarafa bugünün işgal evlerini koyun, ya da christiania'yı. az müdahale ve az kaynak sarfıyla mevcut yapılaşmaları doğrudan-eylemin mekanlarına dönüştürme arayışı var. inşa etmekten çevreci ve muhalif hissiyatlar yüzünden geri çekilmek..
bir de mimarlıktan şöyle bir korkmak var: "bu iş mimarlığa dönüşmeye kalkarsa havasını kaybedecek".. korku haklı ve buna yönelik şöyle bir itiraz var:
-"evet bu tür işlerde üretilen imgeler iş binaya dönüştüğünde güçlerini yitirecekler. zaten asıl mesele bu dönüşüm anıyla boğuşmak.. dönüşümü ertelemek aslında kendini kandırmak oluyor.."
karşı itiraz şu:
-"tartışmasız biçimde mimarlık alanında dolanan bazı çalışmaların, arayışların, araştırmaların, düşünsel üretimlerin binalaşmaya çalışması basitçe saçma... mimarlığın -ve yeri geldiğinde diğer disiplinlerin de- araçlarını kullanarak mekan üzerine düşünme faaliyeti, bir bina tasarlama etkinliğinin ön çalışması gibi düşünülmek durumunda değil. tüm mekansal öyküler bir binanın kavram paftasına sıvanmak üzere üretilmiyorlar."
burada tartışma o eski inşa edilebilirlik tartışması değil artık. burada düşünmenin yolları ve karşılık gelen temsillerle ilgili bir tartışma var. superstudio ve archizoom hem mimarlık hem şehircilik hem de toplum üzerine kuvvetli eleştirel işler geliştirmemişler miydi? superstudio'nun 'sürekli anıt'ı iç mekanlarını konvansiyonlara uygun biçimde çizip çizmediği üzerinden tartışılır mı? archizoom'un 'sürekli kent'i ise büyük ölçüde birbirinden bağımsız iç mekanlardan ibaret. çünkü bir öyküde vurgulanacak öğeler vardır. vurgulanmayacak öğeler de vardır. bazı hususların belirsiz bırakılması icap etmiştir. öylesi gerekmiştir. edebi bir iştir bu. bir öyküdür.
öykücü mimarlıklar var. ama bunlar giriş-gelişme-sonucu olan, kompozisyon hocasının sevdiği öyküler değil. ve bazı mimarlık hocaları bu öykücülüğü kararlı biçimde baskı altında tutuyorlar.
[dönelim stüdyo hiyerarşisine. ve hocalarının hatalarına mahkum edilenlere.]
mesela biçimsel-bağlamsal korkular var. önem verilen bir mevkide bina tasarlarken yerin dibine doğru kaçmakla sonuçlanıyor. çünkü mimarlık oraya zarar verecek. ya da mimarlık oraya bişey katamayacak. ya da oraya uygun bir mimarlık üretemeyeceğiz. ya da "hele programın büyük kısmını yerin altına saklayalım da, konuyu nasıl kotarabileceğimizi daha iyi bildiğimiz bir probleme dönüştürelim".
başka tür bir mimarlık korkusu 70'lerden itibaren gündemde. "mimarlık kapitalist üretim ve paylaşım düzenlerinin bir uzantısıdır, dolayısıyla pek de iyi değildir" cümlesiyle karikatürize edilebilir. iyi tanıdığım bir korku. günümüz anti-otoriter muhalefetinin mimarlığı yok sayması da bununla ilişkili. bir tarafa archigram'ı koyun, ya da yeni babil'i.. ya da stalinist anıtsalcılığa bakın... çılgınca inşa etmek arzusu var. öbür tarafa bugünün işgal evlerini koyun, ya da christiania'yı. az müdahale ve az kaynak sarfıyla mevcut yapılaşmaları doğrudan-eylemin mekanlarına dönüştürme arayışı var. inşa etmekten çevreci ve muhalif hissiyatlar yüzünden geri çekilmek..
bir de mimarlıktan şöyle bir korkmak var: "bu iş mimarlığa dönüşmeye kalkarsa havasını kaybedecek".. korku haklı ve buna yönelik şöyle bir itiraz var:
-"evet bu tür işlerde üretilen imgeler iş binaya dönüştüğünde güçlerini yitirecekler. zaten asıl mesele bu dönüşüm anıyla boğuşmak.. dönüşümü ertelemek aslında kendini kandırmak oluyor.."
karşı itiraz şu:
-"tartışmasız biçimde mimarlık alanında dolanan bazı çalışmaların, arayışların, araştırmaların, düşünsel üretimlerin binalaşmaya çalışması basitçe saçma... mimarlığın -ve yeri geldiğinde diğer disiplinlerin de- araçlarını kullanarak mekan üzerine düşünme faaliyeti, bir bina tasarlama etkinliğinin ön çalışması gibi düşünülmek durumunda değil. tüm mekansal öyküler bir binanın kavram paftasına sıvanmak üzere üretilmiyorlar."
burada tartışma o eski inşa edilebilirlik tartışması değil artık. burada düşünmenin yolları ve karşılık gelen temsillerle ilgili bir tartışma var. superstudio ve archizoom hem mimarlık hem şehircilik hem de toplum üzerine kuvvetli eleştirel işler geliştirmemişler miydi? superstudio'nun 'sürekli anıt'ı iç mekanlarını konvansiyonlara uygun biçimde çizip çizmediği üzerinden tartışılır mı? archizoom'un 'sürekli kent'i ise büyük ölçüde birbirinden bağımsız iç mekanlardan ibaret. çünkü bir öyküde vurgulanacak öğeler vardır. vurgulanmayacak öğeler de vardır. bazı hususların belirsiz bırakılması icap etmiştir. öylesi gerekmiştir. edebi bir iştir bu. bir öyküdür.
öykücü mimarlıklar var. ama bunlar giriş-gelişme-sonucu olan, kompozisyon hocasının sevdiği öyküler değil. ve bazı mimarlık hocaları bu öykücülüğü kararlı biçimde baskı altında tutuyorlar.
[dönelim stüdyo hiyerarşisine. ve hocalarının hatalarına mahkum edilenlere.]
neyle ilgili?
mimarlık korkusu,
stüdyo,
stüdyo hiyerarşisi
9 Ocak 2011 Pazar
bit pazarı 2011
bu aralar ev bulma ve ardından ev taşıma ve ev döşeme ve evi işler hale getirme mevzuları kafamı tam tabiriyle "işgal" ettiği için iki üç sayfa okumak dışında ciddi bir işe bakamıyorum [çünkü herşeyi çeklistler üzerinden planlamam gerekiyor yoksa bir madde atladığımda kahroluyorum, planlamayı sevmekten çok hata yapmayı sevmemek]. iki gün moda'ya gidip gelip biraz da verimsizce çalışmayı bekledikten sonra stüdyoyla ilgili olarak okula gitmem gerekiyor ve orda biraz bileniyorum ve dönüşte madem şu stüdyo mevzularını not edeyim diye yazmaya başlıyorum, sonra yazdıklarım bir tuhaf geliyor (daha çok tepkili ve anlık). yollamıyorum. sonra da eski entry'lere bakıyorum. 2 yıldır bu blogu tutuyormuşum. günü gününe not tutmak iyi bir şey. insan nerden nereye geldiğini hatırladığında aynı düşünce döngülerini tekrar tekrar yaşamak yerine kaldığı yerden devam etmeyi umabiliyor. ve de bu hale nasıl nereden geldi hatırlamış oluyor. ayrıca geçmişte şu anki zihin durumumdan daha olgun bir takım yazılı parçalar bulmak da keyifli oluyor. ben başka konularla uğraştığım için geri gidiyor olabilirim ama notlarım yerinde duruyor. misal şu manifestoyu o zaman yazıp yaydığımızda biraz ham görünüyordu gözüme: manifesto. ama şimdi düzgün buldum. [çünkü biraz daha toyum :)]
misal 'presizyon'la ilgili o zamanki ifademiz:
>> "sergi, yayın, internet sitesi, parti, etkinlik vb. iletişim ortamları, yürütülen deneyin doğasına göre stüdyonun koşullarında biçimlenir, bunları önceden belirlenen “genel” kurallara ya da “düzgün” kılıflara sıkıştırmaya çalışmak stüdyonun faaliyet tarzına aykırıdır."
bu "düzgün görünen" işlere düşman olmak anlamına gelmiyordu. ama önceliği işler düzgün görünsün diye uğraşmaya vermemek anlamına geliyordu. mesela bir işi, bir sergiyi ya da bir etkinliği öğrenciler üretiyorsa belki o bazen çok da düzgün, bitmiş, olgun görünmeyebilir. bizim bu dönemki inisiyatifi-öğrenciye-bırakma deneyimiz benim beklentilerimi aştı aslında ama aşmaya-da-bilirdi, bunu göze almak lazım. kötü de olacak olsaydı bunu böyle yapmalıydık. çünkü:
>> "stüdyonun üretimi eserler değil deneyimdir. üretim aracı deneydir, iştir, düşüncedir, okumadır, eğlencedir, harekettir, organizasyondur, sergidir, yayındır."
başka bir husus:
>> "stüdyo, eğitmen ve öğrencinin katı biçimde ayrıştığı bir “ders verme” ortamı değil farklı rollerin sürekli yeniden tanımlandığı bir ortak üretimin ta kendisidir."
bu maddeyi yazarken de o dönemki [ve bu dönemki] stüdyolarımızda hiyerarşiyi aşmak yolunda bir çaba olmadığının farkındaydım. hiyerarşi iki sebeple pratikte tam manasıyla ortadan kalkmayacak: 1. hocanın not verip geçti-kaldı demesi isteniyor [ve hoca devletin ilgili kurumu tarafından yasalar ve yönetmelikler mucibince ve amirlerinin görevlendirmesi ile...] 2. hocalar bazı konularda daha bilgili-tecrübeli ve stüdyoya öğrenciden farklı bir etkileri oluyor, başka bir bilgi getiriyorlar ve bu öğrenciye faydalı oluyor. fakat bunu hiyerarşik bir konumlanma olarak değil de "farklı roller" olarak kurgulamak mümkündü. madde bunu ifade ediyor. şimdilik bu kast sistemini belki sadece bir parça gevşettik. ama yerli yerinde duruyor. buradaki itirazın verimlilik açısından değil politik ve ahlaki açıdan ortaya atıldığına tekrar dikkat çekmek istiyorum.
bunları "büyüklerimizin" hatırlamasını beklerken şu hususun da yeni arkadaşlar tarafından aynı bizim [benim] gibi önemli görülmesini umduk [ama olmuyor, her kuşak farklı, herkesin kendi öncelikleri var, yataylığın anlamı da en çok burada ortaya çıkardı, ortak olarak neyde uzlaşılabilirse o. işlerin niye benim istediğim gibi gitmediği hususunda makul bir sebep?] :
>> "stüdyo sınıfa sığamaz, koridorlar ve holler aracılığıyla okula, kent mekanları aracılığıyla kente ve başta internet üzerinden olmak üzere her türlü yayıncılık yoluyla ülkeye ve dünyaya yayılır. stüdyonun belirli bir mekanı yoktur, stüdyo bütün okuldur-kenttir-dünyadır. ve taşkışla içinde iletişim için en iyi platform ve en iyi etkinlik mekanı koridor ve hollerdir."
misal 'presizyon'la ilgili o zamanki ifademiz:
>> "sergi, yayın, internet sitesi, parti, etkinlik vb. iletişim ortamları, yürütülen deneyin doğasına göre stüdyonun koşullarında biçimlenir, bunları önceden belirlenen “genel” kurallara ya da “düzgün” kılıflara sıkıştırmaya çalışmak stüdyonun faaliyet tarzına aykırıdır."
bu "düzgün görünen" işlere düşman olmak anlamına gelmiyordu. ama önceliği işler düzgün görünsün diye uğraşmaya vermemek anlamına geliyordu. mesela bir işi, bir sergiyi ya da bir etkinliği öğrenciler üretiyorsa belki o bazen çok da düzgün, bitmiş, olgun görünmeyebilir. bizim bu dönemki inisiyatifi-öğrenciye-bırakma deneyimiz benim beklentilerimi aştı aslında ama aşmaya-da-bilirdi, bunu göze almak lazım. kötü de olacak olsaydı bunu böyle yapmalıydık. çünkü:
>> "stüdyonun üretimi eserler değil deneyimdir. üretim aracı deneydir, iştir, düşüncedir, okumadır, eğlencedir, harekettir, organizasyondur, sergidir, yayındır."
başka bir husus:
>> "stüdyo, eğitmen ve öğrencinin katı biçimde ayrıştığı bir “ders verme” ortamı değil farklı rollerin sürekli yeniden tanımlandığı bir ortak üretimin ta kendisidir."
bu maddeyi yazarken de o dönemki [ve bu dönemki] stüdyolarımızda hiyerarşiyi aşmak yolunda bir çaba olmadığının farkındaydım. hiyerarşi iki sebeple pratikte tam manasıyla ortadan kalkmayacak: 1. hocanın not verip geçti-kaldı demesi isteniyor [ve hoca devletin ilgili kurumu tarafından yasalar ve yönetmelikler mucibince ve amirlerinin görevlendirmesi ile...] 2. hocalar bazı konularda daha bilgili-tecrübeli ve stüdyoya öğrenciden farklı bir etkileri oluyor, başka bir bilgi getiriyorlar ve bu öğrenciye faydalı oluyor. fakat bunu hiyerarşik bir konumlanma olarak değil de "farklı roller" olarak kurgulamak mümkündü. madde bunu ifade ediyor. şimdilik bu kast sistemini belki sadece bir parça gevşettik. ama yerli yerinde duruyor. buradaki itirazın verimlilik açısından değil politik ve ahlaki açıdan ortaya atıldığına tekrar dikkat çekmek istiyorum.
bunları "büyüklerimizin" hatırlamasını beklerken şu hususun da yeni arkadaşlar tarafından aynı bizim [benim] gibi önemli görülmesini umduk [ama olmuyor, her kuşak farklı, herkesin kendi öncelikleri var, yataylığın anlamı da en çok burada ortaya çıkardı, ortak olarak neyde uzlaşılabilirse o. işlerin niye benim istediğim gibi gitmediği hususunda makul bir sebep?] :
>> "stüdyo sınıfa sığamaz, koridorlar ve holler aracılığıyla okula, kent mekanları aracılığıyla kente ve başta internet üzerinden olmak üzere her türlü yayıncılık yoluyla ülkeye ve dünyaya yayılır. stüdyonun belirli bir mekanı yoktur, stüdyo bütün okuldur-kenttir-dünyadır. ve taşkışla içinde iletişim için en iyi platform ve en iyi etkinlik mekanı koridor ve hollerdir."
neyle ilgili?
katılım,
manifesto,
stüdyo,
stüdyo hiyerarşisi,
yatay
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)