21 Nisan 2026 Salı

Atanamayanlar

Bu ülkenin sorunu ne biliyor musun dostum? Bu ülkenin ve onun içinde şu bizim makus meslek ortamımızın? Bu kadersiz meslek ortamının bir yerlerinde de şu sefil akademimizin? Kademe kademe içe geçiş yaptıkça daha da yoğunlaşan sorunu belli, biliyoruz. Bunun dış cidarını bir kenar ülkesi olmak, kültürün merkezlerinden uzakta kalmış olmak tutar ama ona başka mızıldanmada değinirim, sonra.. Ha elbette ilgili, asıl sorunumuzun kaynaklarından biri bu muhakkak ama o ayrı paket, ondan ayrıca dertlenmek lazım.

Tabii bu konunun kozmik zemini dindirilmez bir itibar susuzluğu, ondan da bahsetmek lazım, ayrıca. İnsanın şu varoluşsal yoksunluğu, hani Sartre falan bu yoksunluğun kökensel bir varlık hasreti olduğunu üfürüyordu da aslında o da yine bir şekilde büyüklenmeye ve sefaletten itibar devşirmeye dönük bir fırsatçılıktı tabii. Çok daha yavan, gayet sıradan aslında bu eksilmeyen itibar tutkusu. Eksilmiyor da sanki dev bir kütleye çekileduran zamanmekan gibi, doldukça emip eğmeye devam ediyor, kadim ve tükenmez bir boşluğa emiyor her minik tatmin fırsatını. Ama bu kökensel yılgınlıktan da ayrıca bahsetmek lazım.

Bizim sorunumuz atanamamışların minik bir ortamı olmamız. O işte. Atanamamış esas oğlan ve kızların kıpır kıpır tatminsizliğinden ibaret bir toplu ruhdurumu. 

Ünvanlarda o dayanağı bulmak isteriz, mevkilerde bir güven yakalamak falan ama kendi tırtlığımızla gündelik yüzleşmemiz bir rahat vermez işte. Anlık ilgilerin iniş çıkışlarında bir istikrar olmadığını anladığımızdan beri de, başlamışızdır birbirimizi ağırlayıp teskin etmeye. Haklı biçimde kendine, olup olabildiklerine inanamayanların kurdukları onurlandırma çemberlerinde yaşanır bu tür hayatlar. Efendim sizin hizmetleriniz, hamfendi sizin bu katkılarınız, sizler olmasanız beyfendi, hocam, hocalarım, sayın hocalarım, siz şimdi bir yorum patlatırsınız.

Bu esas oğlan ve kızlar ilkokulda öğretmenlerinin göz bebeği değil miydi? Ödül törenlerinde sahnelere çıkmamışlar mıydı? Sınıflarının birincisi, ailelerinin müstakbel profesörü, geleceği yaratacak pırıl pırıl gençler değiller miydi? Ülkeyi kateden ağaç köklerinden emilip çekilmemişler miydi, seçile seçile, ülkelerinin merkezlerine? Neler neler bekleniyordu onlardan ve herhalde yapabilirlerdi de bunları, hani öyle önü açık, dünyaya katkı koymayı beceren bir disiplinde olsalar. Ama bizim bu anlaşılmayan, talep edilmeyen, talep edildiğinde de hava ve cıva için sevilen mesleğimizde ve onun öykündüğü o cüsseli bilimler karşısında biraz hafif kalan akademisinde, bir takım soyut-somut ayrımları icat edip kendinizi somutun tarafına yerleştiren ayrım çizgileri çizseniz dahi aşamadığınız bir etkisizlik, biz önemsizlik var işte. Kültürel itibar alanındaysa merkezden kenara damla damla saçılan bir itibar ekonomisi işliyor ve siz o merkezde değilsiniz.

Durmadan teskin edilmemiz ondan gerekiyor. Mesleki halka ve ağlarımızın, hiç haketmediğimiz halde, bir diğerini durmadan övme ve ağırlama üzerinden işleyişi ondan. Ortamlardaki hemen her figürün karın boşluğunda övgüye kolayca inanıvermek, bu halleri suistimal etmek isteyen manipülatörlere direnç gösterememek türünden bir zayıflık sezilmesi de mesela... Orada bir şekilde varolmak isteyen herkesi bir samimiyetsize, bir mini manipülatöre çevirecek türden bir işleyişi var camiamızın. İtibar et, rahat et.

Bunların hiçbiri mi haketmiyordu saygıyı? Herkesi eşitleyecek miyiz atanamama düzeyinde? Sanmıyorum, kiminin atanamayışı gerçekten kapasiteden çok koşullardan kaynaklanıyor demek gerek. Fakat herkesin atanamamış oluşu hakedenin de kopup gitmesini imkansız kılıyor. 

Bu koşullar altında eğer en önemli haslet küçük büyük demeden herkese ölçüsüz itibar göstermektiyse, diğer faydalı bir alışkanlık da görmezlenmeyi başarmak. Bir tür potlak talep etmek, bir deyişle. İyi kötü ortaya bir şey koyar gibi olanın derhal çemberine dönüp etrafındaki herkesi bir şey yapmış olsun yahut olmasınlar, sadece orada öylece durmayı becerdikleri için büyük bir maharetle onore etmeyi başarması, tevazunun ustaca bir gösterisini sergilemesi gerekiyor. Sonuçta herkese seyirci lazım, alkışçı. Ve alkışlanmayan alkışçının suratı asılıyor. Herkes eşitleniyor böylece, bir tür itibar adaleti adına. Hepimiz paşayız çünkü. Sen de paşasın, ben de paşayım, o da paşa. Birbirimizi alkışlamaya devam ediyoruz. İş alkışlar arasında kayıp. Kimsenin o işi görmek istediğini sanmıyorum. Görmemek istediklerindense eminim. Çünkü ilginç bir üretim yahut başarı itibar alanının zor sağlanmış düzleminde bir perturbasyon yaratıyor, bir kıpırtı, bir dengesizlik.

O yüzden kenar ülkesiyle merkez ülkesinin kültürel dinamikleri bambaşka. Bir yerde başarılıların birbirini yükselten kenetlenmesi, giderek yükselip seyrelen halkalarda acı-tatlı rekabetle içiçe geçerken diğerinde başarısızlık mahkumlarının haset düzlükleri uzanıyor.

 

 

Hiç yorum yok: