8 Nisan 2011 Cuma

2. ara jüri ve düşündürdükleri: çızım çozum maket.

itü sınırına dayanmak. oturdum da sırtımı itü sınırına dayadım. cümle içinde kullanıncası.
iki tür öğrenci gözlemledim (bu yaşıma kadar?) (yok sadece son bitirme ödevi jürisinde).

zor bir aşamadalar. ilk fikirleri oluşturma, geliştirme ve temsil etme şahane, o fikirleri maketler üzerinden kavramsal bir düzeyde çalışma şahane, ordan içinde bir seri işlevi barındıran bir mekan kurgusuna geçme: zayıf. tabii bu aşama da zor bir aşama ama öğrenciler de onunla başetmek için yeteri kadar donanmış değiller. işte bu taşkışla sınırı. mimarlık eğitimi bu binada buraya kadarki kısmı üzerinden yürütülüyor. bitirme ödevi de o dolaylarda uzunca dolanmak durumunda. o belirsiz maketteki tüm olasılıklar otokete atılan ilk çizgiyle buharlaşıyor. öğrenciler o şoku atlatıp tekrar ve tekrar çizimler ve maketlerle ilerlemeleri gerekeceğini çok anlamış göünmemekteler.

plan ve kesitlerin neden gerekli olduğunu bu son haftalarda tekrar tekrar görüyorum. plan oldukça arkaik bir temsil ve araştırma aracı. ama hala geçerli. bi kere son derece karmaşık mekan ilişkilerini araştırmayı ve temsil etmeyi başarılı biçimde sağlıyor. bu araştırma ve temsil işlevleri belki bir seri şema ve grafikle de karşılanabilirdi. ama planın bir üstünlüğü var, fiziksel durumu da oluşturuyor (ve istenirse belirsizliğe yer bırakmayacak biçimde) gözönüne seriyor. bazı binalarda plandan yapıya doğrudan bir geçiş yapılabilir. şema ile yapı arasında ise katedilecek çok ciddi bir mesafe var.

< 3B modelin fiziksel tarifleriyle 2B çizimlerdeki semantik katmanları BIM teknolojileri üzerinden entegre edecek, semantik bir katmanı olan modelleri gerçek mekanda [ve aynı anda sanal ortamda] ellerimiz ve sözlerimizle üretmemizi sağlayacak teknolojilerin geliştirilmesi yakın görünüyor. [böyle bir örnek daha görmedim ama aslında artık teknolojisi hazır görünüyor: 3B tvler ve kinect gibi ucuz arayüz araçları satışta, ses ve görüntü tanıma teknolojileri yeterli düzeyde ve BIM en popüler ve başarılı hesaplamalı tasarım alanı olmayı sürdürüyor.] o zaman ayrıca teknik çizim yapmak gerekmeyecek. çizimler modelden elde edilebilecek. ama modelin detaylandırılması süreci, plan çizme aşamasında gizlenen yoğun çözüm geliştirme sürecini daha görünür kılabilir. >

konuya dönersek: bir plan çizildiğinde (ki acemi zihinler için bu teknik çizimin zayıf yanı da olabilir) artık o kadar çok soruya yanıt verilmiş, o kadar çok karar verilmiş, o kadar çok çözüm geliştirilmiş oluyor ki... olasılıklar uzamı sınırlanmış oluyor. dolayısıyla kavramsal denilebilecek bir düzeyden olgun denilebilecek düzeydeki ilk planın ve kesitin çizilmesine geçilen o aşamalar oldukça kritik ve zor.

bu aşamada bizim gruptaki öğrencilerin iki ana yönelimi vardı, bir kısmı görece daha basit ve tanımlı, iyi bilinen biçimlenmeler üzerinden öneriler getirmişlerdi. onlar için bu kabuklarla ilgili pek çok çözüm zaten hazır ve açıktı. belirsizlikler azdı. plan ve kesit çizmek özel bir zorluk oluşturmuyordu. o projelerdeki asıl sorun bina programındaki karmaşıklığın yeterince anlaşılamamış olmasıydı. hazır bir program değil de gözatılabileceği söylenen bir seri senaryo verilmiş olduğu için mesela bu yapının bir acil durum stratejisi olması gerekeceği çoğu öğrenci tarafından atlanmıştı. yine de bu öğrencilerin işi daha kolay görünüyor. jüriden de destek görüyorlar. zira jürinin bir kısmı meslek pratiğiyle uğraşan hocalar. belki de türkiye'deki meslek pratiğinin fenalıkları, know-how azlığı, işbilmezlik, basit bir işi bile yürütmekte karşılaşılan zorluklar, meslek insanını yeni çözümler gerektirecek, zorluklar yaratacak biçimler üretmekten ziyade basit de olsa iyi işlenip sonuca vardırılabilecek fikirleri ön plana alan bir tavır geliştirmeye yönlendiriyor? anlaşılabilir. önemli olan basit de olsa bir fikri olgunlaştırabilmek. bunu daha önce yazmış mıydım.

diğer grup ise bu aşamayla boğuşması gerekeceğini tam algılayamıyor gibi, bazıları fikirlerini inceltip detaylandırmaya devam etmekte, bazıları yepyeni kavramlar geliştirmişler, iki grup da başetmeyi iyi bildikleri alanda tur dönmeye başlamışlar. ilk çizim denemelerini, ya da büyük ölçekli maketleri beğenmeyip o işten el çekenler, biraz belki cesareti kırılanlarla da karşılaşılabiliyor. kolay değil. bütün çözümleri kendileri keşfetmek zorundalar. örnekler inceleseler de oralardan aldıkları fikirleri birbirine entegre edebilmek zorundalar. sayısız karar vermeleri gerekiyor. ciddi miktarda bilgi edinmeleri ve yeni bilgi üretmeleri gerekiyor. bu okul onlara bu noktada fazla yardımcı olmadı. buraya kadardı. buradan sonrasında gerçekten kendi başlarınalar.

bir adet daha gözlemim var, bu bitirme grubunun ciddi kısmını birinci sınıftan tanıyorum. ve şunu gözlemliyorum, bir öğrenci bu okula girdiğinin daha ilk aylarında halini tavrını belli ediyor, ve bitirmede de hala aynı tavırları taşıyor oluyor. hal tavır derken, tasarlama tavrı, meseleye yaklaşımı, ürettiği biçimler, çalışkanlık düzeyi, üretim yoğunluğu ve becerisi, sorunlarla başetme kararlılığı vd. nasıl girerse öyle de çıkıyor. tuhaf. insan birinci sınıftan sonra hiç mi şekillenmiyorlar diye düşünebilir, ama benim söylediğim şu: birinci sınıfta da şekillenmiyorlar! okul öyle serbest ki, herkes geldiği hal neyse o temel özellikleri hiç kaybetmeden ve değiştirmeden buradan çıkıp gidebiliyor. bu iyi mi kötü mü onu bir süre daha düşüneceğim. zira yorumlanması güç bir durum. bu okula girdikten iki ay sonra bir öğrenciyi değerlendirip, o öğrenciden 4 yıl sonra ne çıkacağını nerdeyse %90 oranında tahmin edebileceğinizi iddia ediyorum burada.

eskiz sınavı ve bir mesleki deformasyon olarak 'yeniyi aramak'

efenim ne zaman kalabalık bir grup mimar biraraya gelip bir işi halletmeye kalksa iş tasarıma dönüyor, tabii iş zaten bir tasarım boyutu içeriyorsa derhal işin 'çerçeve'si sorgulanmaya başlanıyor. önceki yıllardan gelen hazır prosedürler [ve bizi pratik çözümler bulmaya sevketmesi icap eden zaman kısıtlamaları] yokmuş gibi davranmak içimize işlemiş. yani hepimiz tasarlama bağımlısı olduğumuz için girişiyoruz yenilikçi bir tasarım süreci olarak toplantıları kurgulamaya. allah kabul etsin.

okuldaki her toplantıya bence okulun memur, memure ve mühendisleri başkanlık etmeli, notlar almalılar, gündem belirlemeliler, toplantıyı rayında tutmalılar. eskiz sınavı toplantısı da istisna değil. okulun her biri tasarımcı olan genç ve orta yaşlı bir grup mensubu bu yılın eskiz sınavının nasıl olacağını konuşmaya girişince de toplantı kalabalık bir tasarım toplantısına dönüşüverince herkes de tabi kendi tasarım tavırlarına höristiklerine algılarına sahip napacaksınız konuyu da sorgulamak gerekiyor, öyle ya brief-iş eskiz sınavı ise o nasıl daha farklı olurdu, yani bu yıl eskiz sınavını daha önce olmadığı şekilde nasıl tasarlarız, heyecan verici bir fikir.. diyorum bir memur olsa, ne güzel, der ki önceki yılki notlarıma bakayım yönetmeliklere bakayım şu şudur bu böyle yapılır, şimdi bu şablondaki eksikleri kuralına uygun biçimde tamamlayalım, bitsin. yok biz de öyle başlıyoruz da sonra çivimiz çıkıyor, bu nasıl böyle olmaz da başka türlü olabilir şunu bunu değiştirelim artık burasına bunu ekleyelim bence bu yıl şöyle bişey deneyelim, hayır heyecanlı güzel, keyifli, bazen de gerekli, ama konu eskiz sınavı olunca mesela (ya da staj komisyonu), ya arkadaşım niye deneyelim? eskiz sınavı ne ya? ne ya?

anladığımı anlatayım, bir zamanlar bir meslek okulu vardı, bu okulda dördüncü yılına gelen bir öğrenci kendi başına, kimseden yardım almadan, yani hocası tarafından değil de kendi tarafından tasarlandığı varsayılan bir proje yapmak üzere bitirme ödevine katılıyordu. tabii nereden bileceksiniz bu öğrencinin o projeyi kendisinin yaptığını? ya tecrübeli bir mimardan yardım aldıysa, kendisi gerekli becerilere sahip değildiyse, ya yetkin hale gelmemiş idiyse? onu bir gün böyle bir odaya kapatalım, küçük bir tasarım görevi verelim, bakalım kendi başına neler yapabiliyor görelim denmiş... şimdi buradaki varsayımların hangisi bugün geçerli? hangi varsayımlar denirse: "bir öğrenci 4 yıl mimarlık okulunda dolanınca mimarlık yapabilecek hale gelir". "mimarlık bir şahsın bir binayla ilgili tüm önemli meseleleri kendi başına çözüme kavuşturması demektir". "mimarın kazanması gereken ve bir liste halinde sayılabilecek ve hocalar tarafından düzeyi ölçülebilecek beceriler ve bilgiler vardır, mimar okuldan çıktığında bunların hepsini yeterli düzeyde edinmiştir". "işin tüm önemli yönlerine hakim, donanmış bir uzman haline geldikten sonra okuldan mezun edilir ve memleketine mesleğini emekli olana kadar icra etmek üzere gönderilir". yahu. hangisi. güncel. bu varsayımların bugün?

oturuyoruz, bir tarafta yönetmelik, sınav olması gerekiyor, çok önemlidir, sınavdır, mühürler çıkıyor, okulda yılda iki gün mühürler çıkıyor, bir bitirme teslim günü bir eskiz sınavında, birden ciddiyet. stüdyoların anahtarları ortaya çıkıyor, aman öğleye kadar yaptıklarını teslim alıyoruz, yemeğe salalım mı salmayalım mı, peynirli sandviçten başka bişey yerlerse kopya olur mu, kopya olursa ne fenadır, halimiz kötüdür.. yahu. hangimiz. oturup. kapalı. bir alanda. oturup. öyle. çizerek ederek falan. bir tasarıma başlıyoruz? bu çocukların. hangisi. tek başlarına. dışarıda. çalışıp mesleklerinin tüm yönlerini icre edecekler. hadi diyelim ki edecekler. hangimiz. o yönlerin. hangileri olduğunu. ve mekan üretimi faaliyetinin hangi bölgesine denk geleceğini. şu anda biliyoruz?

tekrar ediyorum, oturuyoruz, ha ben de aynıyım herkes ne yapıyorsa nasıl yapıyorsa onu yapıyorum, hepimiz teker teker aynı şeyi yapıyoruz orda, tasarlamaya kaptırıyoruz, bi ara yönetmeliklerin üzerindeki tozlar üfleniyor, sınavdı değil mi, hadi bunu da tasarlayalım biz şimdi, yahu sınavdıysa bırakın tasarlamayalım, sınav olsun, ne hali varsa görsün, hayır! orası da olmasın o olmasın bu olsun bu olsun bu olmasın bu yıl acaba şöyle olsa mıydı, böyle olursa şöyle olur ama, teslim olarak şöyle şöyle isteyelim, yok bence onu istemeyelim, bunu isteriz, şunu veririz, arada "kilit" "mühür" "öğle arası" ve "sınav" tabirleri bizi tekrar raya oturtuyor, işi gelen kaçıyor toplantı bitmiyor, aynı kararlar üzerinde dolandıkça dolanıyoruz, hiçbir karar alınamıyor, alınan her karar tekrar sorgulanıyor, çünkü tasarımın ilk aşamalarında katı olan herşey buharlaşmalıdır. sergisi şöyle olsun, ama efendim resmi evraktır, sınav evrakıdır, ekleme çıkarma olursa, e o zaman nasıl sergisi olacak ki, sınav ise nasıl sergisi olacak (hemen çözeriz o sorunu: misal deri zki kilitli cam dolaplar olsun, onun için de öğrenci tasarım yarışması açılsın, efenim hızımızı alamıyoruz "çözdükçe çözüyoruz", ha kimse öyle bişey demedi, ama özetle süreç böyle gelişiyor), bilgisayar olsa mıydı, maket olsa mıydı, çizim olsa mıydı, yoksa araçlar tümüyle mi serbest olsundu, ne olursa olsun muydu yahu olsundu, ne olursa olsundu, ne olursa olsundu.

sen çocuğa "bilgi" aktarmayı bıraktın. bilgi kalmadı diyorsun. çocuğa "ders" anlatmayı bıraktın. zamanı geçti, o kendi araştıracak diyorsun. sen onun 4 yılda olgun bir mimar olacağı düşüncesini bıraktın, bu işin hayat boyu süren bir öğrenme ve uzmanlaşma süreci olduğunu, 4 yılda ancak başlandığını, ayrıca herkesin de tasarımın farklı alt alanlarının bilgisine ve becerilerine doğru uzmanlaştığını biliyorsun, sen bir okulda birbirine taban tabana zıt tasarım tavırları üzerinden gelişen çok farklı stüdyolar olmasının iyi olduğunu, bu stüdyolardan geçen öğrencilerin farklı tasarlama tavırları ve teknikleri edineceğini de kabul ediyorsun, sen onun hayatı boyunca çok farklı aktörlerin katıldığı tasarım ve üretim süreçlerinde ekipler halinde çalışacağını da gayet iyi biliyorsun, ama onun "kendi başına bir tasarım görevini belirlenen süreler içinde ve belirli tasarım ve ifade araçları üzerinden çözüp çözemediğini, tüm okul çapında ortak olan" bir sınav ile ölçmeye çalışmaktan vazgeçemiyorsun.

arkadaşım:
bitirme ödevi -eskiz sınavıyla birlikte- ilgilenen mimarlık tarihçileri ve kuramcılarına verilsin. arşive kaldırılsın. tasarımcılar artık bitirme stüdyosuyla uğraşsın, o stüdyoda da bir günlük ortak şaretler de olur, jüriler de olur, o stüdyonun gereği nasılsa öyle olur, bilgisayarla tasarlayan stüdyoysa onun şaretinde printeri de olur 3D printeri de olur, yok başka stüdyoda cetvel bile yasaktır, bir tanesi sadece 3 farklı ölçekte maket ile yapacaktır şareti, ama sınav değildir bu. sınav ne? ne zaman sınavı oldu tasarımın? ne zaman okuduk sınav kağıtlarını?

ayrıca en baştaki mevzuya dönersek: yaratıcılık ve yeniye olan tutku tasarımcılığın bir yan etkisi de olabilir diye düşünüyorum artık. eskiden bu konudaki temel açıklamam piyasa işleyişinin sürekli yeni olan ürünü talep edişinin tasarımcıyı bu yöne sevketmesi idi. bu geçerli geliyor hala bana. ama daha temelde, tasarımcının sürekli yeni koşullar ve yeni problemlerle karşılaşacak olması, onu her daim yeni olan problemlerle başetmek için tavırlar geliştirmek durumunda bırakıyor. iş her zaman belirsiz, bu yüzden istemesek de hep bir yeni durumla boğuşmak boyutu içeriyor. eğitim de pratik de bu yenilik meselesini mesleğin tatmin edici ve heyecanlı yönünü barındıran bir özelliği olarak algılıyor. eğitimde öğrenciyi yeni koşullarla güreşmeye alıştırmak, bu tavırları geliştirtmek, meslek pratiğinde ise zaten hep yeni olan durumları çözmek için geliştirilen tavırların, deneyimlenen yaratıcı süreçlerin, karşılaşılan yeni örnek ve çözümlerin bir bağımlılık yaratması sonucu...

2 Nisan 2011 Cumartesi

tasarım hakkında da bildiklerimiz var

bir kaç haftadır yanımda dolandırdığım bir kitap var. kees dorst'un kitabı. kendisi bir "endüstriyel tasarım mühendisi". aynı zamanda tasarım araştırmacısı. adını şurda burda bir takım makaleler ve kitapların yazarı olarak epeydir biliyordum. faal bir araştırmacı ama aynı derecede faal de bir tasarımcı ve eğitimci. ecnebiler bunu başarabiliyorlar. kitabın adı "understanding design: reflections on being a designer". (gingko press, 2006) [kendisinin önemli de bir doktora tezi var: "describing design, a comparison of paradigms", 1997] [ayrıca bakınız: www.keesdorst.nl]

bu entry'yi de bir kaç haftadır yanımda dolandırıyorum. zira kitabı okumaya başlar başlamaz ortada tuhaf bir durum olduğunu farkettim. kitaptaki her satır bana doğru görünüyordu. kitabı bitirdim. bu esnada uygulamayla ilgili benim çok iyi bilmediğim alanlara da el attı yazar. yine de hala içimde bu kitabın %90'ının altına imza atmak isteyeceğim yolunda bir his duruyor. geri kalan %10'a da itirazım yok, sadece çok iyi bilmiyorum oraları. peki tasarım gibi son derece belirsiz bir alanda benimkinden çok farklı bir hayat tecrübesi geçirmiş bir ürün tasarımcısıyla nasıl böyle hemfikir olabiliyorum? hani tasarımla ilgili herşey tartışmalıydı? hani herkes meselelere başka bir yönünden yaklaşacaktı? (demek ki tasarımda bazı alanlar tartışmalıyken, bazı alanlarda ise belirli bir dönem içinde genel kabuller oluşabiliyor.) [bkz resim1, her satırı işaretlemişim :D]

satır satır okuyorum ve kendi deneyimim ve düşüncelerimle birebir eşleştiriyorum. (bu kitabı altlık yapıp bir seri yazı gireceğim.) söylemek istediğim şu, tasarımla ilgili aslında çok şey biliyoruz. bilmek. bilgi. evet. ortak bir kavrayışımız var. ortak bir zeminimiz var. bu son derece belirsiz ve araştırılmaya direnen bir alan, belki ikna edici yöntemler geliştirilemiyor o alanı araştırmak için, ya da belki psikoloji ve nörobilim gibi araştırma alanlarının ilgisini yeni yeni çekmeye başlamanın talihsizliğini yaşıyor (sanat ve yaratıcılık ilgilerini çekiyor, problem çözme ilgilerini çekiyor ama asıl ilginç ve anlaşılması güç alan olan tasarım-tasarlama alanı o kadar ilgilerini çekmiyor?), ama tüm bunlara rağmen, şu durumumuzda dahi tasarımla ilgili, tasarlama faaliyetiyle ilgili çok şey biliyoruz.

esasında aynı hissi lawson'u, cross'u ya da schön'ü okurken de deneyimlemek mümkün; bu ölçüde olmasa da. tüm bu kitaplarla ilgili can sıkıcı bir husus var yalnız ve en çok bu kitapla ilgili, tüm bu metinler sanki esas olarak yazarların anılarını ve izlenimlerini anlatmalarından ibaret? tasarlamanın, tasarlama faaliyetinin doğasına ilişkin kuramsal alan, eğitim, araştırma ve pratikten edinilen genel izlenimler ve biriki anektota dayanıyor gibi bir görüntü veriyor. protokol analizi gibi yöntemler ise ancak son derece kısmi oyuncak alanlarda çalışılıyor ve bu araştırmalların verilerinden tasarıma ilişkin genellemeler ancak oldukça yoruma dayalı biçimde çıkarılabiliyor. (bu konu üzerinde düşündüren bir kitap da var, bundan da bahsedeceğim umarım yakında.) dolayısıyla alanı en iyi anlatan kitap, metin içinde bir tek açık referans barındırmayan (kaynakçada bir miktar referans var), bir akademik tavır takınmayan böylesi bir kitap olabiliyor. ne yazık. çünkü doktorada benden her iddia için referanslar içeren bir tartışma bekliyorlar? (belki de beklemiyorlar, ya da bu refere etme işi çok daha serbest düşünülebiliyor, okulumuzun güncel doktorala tezlerine bakılırsa öyle).

insan fen bilimlerinde ya da mühendislik alanlarında ya da en azından sosyal bilimler alanlarında görüldüğü türde bir tür dayanaklı olma, sağlam bir kaynağa dayanma, karşılaştırılabilir ve sınanabilir araştırmalara dayanma arayışının karşılıksız olduğunu görüyor. ve böyle bir alanda akademik faaliyet yürütülecek.. kriterlerimiz ise fen bilimleri alanlarına göre belirlenmiş. tasarım alanlarının konferansları (GECCO gibi bir konferansın tavrıyla kıyaslandığında) gülünç görünüyor. ama alanın durumu bu işte. böyle çalışılıyor. ve bu halde bile, ilginç olan, tasarım hakkında o kadar çok şeyi biliyoruz ki. hem de sağlam biçimde biliyoruz. bu nasıl oluyor?

sonraki.

GECCO'dan yanıt geldi, bunu poster yap demişler, üzücü, kabul edemedim, 4 kişiden biri paper olabilir demiş, biri direk reddedin demiş, diğer ikisi arada. puanlamada da tam orta not almışım. (kötü.) aslında o konferans herhangi bir bahane bulunup gidilecek kadar önemli ama mali kaynaklarımı idareli kullanmam lazım. posteri kimse kaale almıyor ki..

gelen eleştirilere bakılırsa önerdiğim yöntem galiba gerçekten özgün, değişik denmiş, ama biraz "eski moda" bulan olmuş :] neden gelişmiş bir pareto-tabanlı algoritma yerine bu yaklaşımı kullandığım anlaşılmamış, ama sebebi var aslında ve yanlış hatırlamıyorsam bildiri metninde sarih biçimde anlatılıyor. o yüzden de bildirinin odağı biraz karışıyor [aşağıda değineceğim] ama kaçınılmaz bir durum. performans karşılaştırması için de daha gelişmiş bir algoritmayla ve literatürdeki örnek problemler üzerinden bir karşılaştırma istenmiş, benim örnek problemim elbette mühendis ve matematikçilere bir şey ifade etmiyor, onlar işin teorik yanının derinleştirilmesini istiyorlar. oysa ben meseleye evrimsel algoritmaların tasarımdaki bir uygulaması olarak yaklaşıyorum. ve bu yöntem de o yüzden gerekiyor yoksa mühendislerin problemlerine daha iyi karşılık gelmeyeceğini şimdiden öngörebiliyorum zaten. tabii sorun şu ki örnek problemimin gerçek bir pratik anlamı yok. ne var peki? pek bir anlamı olmayan ve iyi sınanmamış bir özgünlük. fikir var, fikir herkeste var, onun nasıl işlendiği önemli değil mi..

benim kurgum meseleyi anlamlı biçimde çerçevelememi belki de imkansız kılıyor. akademik alanda bir işe-araştırmaya nasıl başlandığı, o işin-araştırmanın en baştan nasıl kurgulandığı çok önemli. ama bir tasarımcı için bu kolay benimsenebilir bir fikir değil. nasıl olur da nereye gidileceğini baştan sarih biçimde planlarsın ki? nasıl olur da giriştiğin işin sınırlarını ve varacağı noktayı önceden sabitlemeyi kabullenirsin? nasıl olur da o işle ilgili herşeyi başladığın noktada öngörebildiğini düşünürsün? ama öyle yapmak gerekiyor.

yöntemin bazı noktalarının tam anlaşılmadığı ile ilgili eleştiriler vardı. bu haklı bir eleştiri tabii. tüm önemli hususları açık açık yazdım sanıyorum. ama yazamadığım bir sürü minör husus da var elbet (en başta, kullandığım süreç parametreleri ki bunlardan onlarcası var) ve bu durum bu bildiriden yola çıkılarak sürecin yeniden üretilebilir olmasını engelliyor.. ama benim tüm prosedürüm o kadar uzun ve karmaşık ki.. işte bir hacker tavrını, bir 'yolunu buluculuk'u bilim insanlığından ayıran.. ya da tasarımcılıktan mühendislik akademyasına doğru şöyle bir uzanan bir mimara kendi tavrının sınırlarını öğreten bir an. bir kere, biliyorum, ben en baştan yöntemimi çok daha sarih ve dolayısıyla kolayca yeniden üretilebilir bir prosedür olarak geliştirebilirdim. ama bu benim içime işleyen üretme tavrına o kadar ters ki. ben oldukça kirli, dağınık, bununla beraber alabildiğine üretken bir süreç yaşamaya alışmışım. seviyorum bunu. o zaman keyif alıyorum. heyecan duyuyorum. gelgelelim, bu tavrın sonuçları böyle bir konferansın taleplerini karşılamayı güçleştiriyor.

grafiklerimi tüm inceleyiciler eleştirmiş. y eksenini adlandırmayışım, ve renkler yerine çizgi tipleri ve gri tonlar deneyişim mesela tepki toplamış. ben de oturup tatlı tatlı tasarladımdı o grafikleri. ters tepti. daha sarih bir tasarıma gideceğim bi dahaki sefer. ama standart mavi kırmızı siyah renkleri kullanmayacım (ulan). ha ben de çok beğenmedim sonuçları ama o kadar da anlaşılmaz değillerdi canım. sabunlama yoktu yani.

en önemli eleştiri şuydu, diyor ki, "burada üç ayrı mesele işlemişsin, ama hiçbirini yeterli derinlikte işlememişsin, bir tanesini ama alanın güncel durumunun gerektirdiği şekilde derinlemesine işlesen daha iyi oldurdu. çabaların takdir edildi daha fazla çalışmayla GECCO'da bir bildirin de olabilir." evet hocam. doğru. doğru ama belki de çalışmanın kurgusuna ait, meseleyi karmaşıklaştıran bazı sorunlar ve üzücü bir takım gerçekler var. belki daha çok çalışmayla da üstesinden gelinemeyebilecek sorunlar..

(bu arada bu değerlendirmelerde kimliğin tüm inceleyiciler için gizli kaldığını artık pek düşünmüyorum, bu kişi benim tek başına yazan genç bir akademik adayı olduğumu bilerek yazmış gibi. düşünsenize önemli bir üniversitenin profesörünün de adı olma ihtimali var o bildiride, o durumda aynı üslupla yazılır mı? tam bana hitaben yazılmıştı bu eleştiri.)

en başta, ben aslında bu alanda çalışmıyorum ki!? multi-objective optimisation!? ben aslında tasarım için evrimsel algoritmaların kullanılması isteniyorsa optimizasyon dışında başka ek yaklaşımlar geliştirilmesi gerekeceğini iddia ediyorum. ama meseleyi yeniden optimizasyona indirgeyecek yöntemler geliştirince kafalar iki kere karışıyor, haklı olarak. dahası mühendis de değilim. matematik de bilmiyorum. alanın düzeyini ve en güncel kaynakları da takip etmiyorum. kendi anlayışım ve bilgi düzeyim çerçevesinde elimden geleni yaptım işte. bundan daha ötesini yapabilir miydim.. pek bilmiyorum... bir miktar kooperasyonla daha anlamlı ürünler çıkartabilirdim sanıyorum. ama onu da denemeden bilemem.

işin temelinde bir evrimsel algoritma uygulaması var, çalışılan asıl alan tasarım ve buradaki alternatif multi-objektif optimizasyon yöntemi önerisi de, ilgili diye, bu konferansa sunuldu. benim asıl uğraştığım işin uygulama kısmı, pratiğe yönelik bir öneri ama o da aslında ilkel bir halde. fakat o kısmını anlatmadan niye böyle bir yöntem önerdiğim anlaşılmıyor. yöntemi yazıp sunup eleştiri almadan da doğru yolda olup olmadığımı bilemiyorum. (şimdi mesela deneyebileceğim başka algoritmalar da öğrenmiş durumdayım, bir inceleyici biriki öneri getirmiş, konferansa da bu tip hususlarda bilgilenmek için gitmek gerekiyor tabii, tüm uzmanlar orada olacak).

müfredat bile beni üzüyorsa (tatil mi lazım ne)

bu bloga bir yetkili kurul, kendime de o kurulu etkileyebilecek bir aktörmüş gibi yaklaşarak okulumuzun yeni mimarlık eğitimi müfredatıyla ilgili önerilerimi sıralıyorum:

_stüdyo merkezli bir anlayışa geçelim, proje dersinin kredisi 8, 12 ya da 16 olsun, okul 24 saat açık, stüdyo mekanları sadece o proje grubuna ait olsun.
_maket atölyesi önem verilen bir alan haline gelsin, dönem başlarında güvenlik eğitimleri düzenlensin.
_stüdyodan bağımsız bir temel tasarım dersi artık varolmasın, perspektif de kalksın, bu iki dersin yerine 2 dönemlik (1. ve 2. dönemler) zorunlu bir 'üretim ve iletişim teknikleri' dersi konsun, bu ders stüdyodan ayrı ama onun üretimini destekleyen bir yapıda olsun. çizim ve grafik araçlarından başlayarak modelleme, rendering, 2B 3B animasyon, film vd konulara ilişkin teknikleri uygulamalı olarak öğretsin. (hemen tümüyle bilgisayar üzerinden). öbür tarafta stüdyo daha ilkel teknikleri keyfine göre kullanmaya devam edebilir. bu bir tasarım stüdyosu değil 'ders' olsun, stüdyoyla geçici ortaklıklar kurabilir ya da tümüyle ilgisiz kalabilir.
_yök birden buharlaşsın ve dayattığı dersler de müfredattan ayrılsın, yerlerine seçmeli insan bilimleri dersleri açılsın.
_statik mukavemet vd diye giden derslerin hepsi kaldırılsın. yerlerine bir adet 'strüktür tasarımı konuları' dersi konsun. bu da ders olsun, stüdyo değil. bu konunun uzmanları stüdyoların bazılarına bilfiil katılmaya başlasınlar.
_restorasyon projesi ve uygulama projesi kalksın, (şehircilik projesi hala kalkmadıysa o da kalksın) restorasyon, renovasyon, strüktür [tasarımı], şehircilik (ve kentsel tasarım) uzmanları proje derslerine (stüdyolara) yürütücü olarak katılsınlar ya da kendi adlarına proje dersi açsınlar. bu stüdyolar 3. ve 8. yarıyıllar arasına yayılsın.
_9. ve 10. yarıyıllarda iki dönemlik bir bitirme stüdyosu yürütülsün. (okul 5 yıllık olsun demiş miydim?) her bitirme stüdyosu kendi başına bir modül oluştursun (ve zamanla kendi uygulama ve geleneklerini de üretebilir.) modüller genel yönelim ve anlayışlarına göre ve o yıl seçtikleri temaları dikkate alarak okul içinden ve dışından çeşitli uzmanları stüdyoya yürütücüler olarak dahil etsinler, seminer serileri ve geziler düzenlesinler. bir yılın sonunda uygulama projesi düzeyinde bir diploma projesi tamamlanarak mezun olunsun.

şimdi bu önerilere bakıyorum. bir kısmının kaynağı (anglosakson) dünyanın uygulamalarından gözüme çarpanlar. bir kısmı da okulun -artık varolmayan- tasarım kürsüsünün öğretim üye ve yardımcılarının -en azından- bir kısmının yıllardır üzerinde uzlaştıkları konular gibi görünüyor. bu konuları diğer birimlerle tartışmak çok mu zor acaba? bu okulda iki kere müfredat değişmedi mi zaten? niye asıl yapılması gerekenler yapılmıyor da...

30 Mart 2011 Çarşamba

birinci sınıf stüdyosuyla ilgili bildiğimiz şeyler var

en başta bir seri farklı iş-üretim-süreç türünden haberdarız. bunların bazıları ikililer halinde bir seri skalaya oturtulabilir.. böyle bir skalalar uzayında aşağı yukarı dolanıyoruz. işte mesela,

_kısa (yarım saat) vs. uzun işler (bir dönem),
_zor (karmaşık brieflerle tariflenen, ya da tarifi karıştırıldıkça karıştırılan [bu dönem yaptığımız gibi] ve/ya fazla bilgi gerektiren) vs. kolay işler (anlık ve esasında tasarımcı olsun olmasın herhangi bir insanın başedebileceği türden tasarım işçikleri),
_stüdyoda yürüyen (eve ödev bırakmayan türden) vs. evde yürüyen işler (tümüyle evde yapılıp getirilen işler mesela),
_problem çözmeye yakın (bundan pek yapmıyoruz aslında ama işlerin orasında burasında karşılarına çıkıyor ve lise eğitimleri gereği ilk başta bu tür işlere daha yatkın geliyorlar, sonra hızla bu yetileri kaybediyorlar) vs. tasarıma yakın işler (belirsiz, açık uçlu işler),
_birebir ölçekte üretilen işler-nesneler vs. çeşitli ölçeklerde çalışılan mekansal işler.

ayrıca skalalar ya da ikililer içinde yer alması gerekmeyen iş türleri de var:

_biçim ve fikir aramaya (maketler, eskizler, grafikler),
_tasarım araçlarını öğrenmeye (elişine alışmak, maketle çalışmak, bilgisayar programlarını 'etkili' kullanmayı öğrenmek),
_içerik üretme tekniklerini geliştirmeye (analizler, haritalamalar),
_metin üretmeye - öykülemeye (okumalar yazmalar),
_sunmaya,
_arşivlemeye-kaydetmeye,
_sergilemeye ve yayına yönelik..

birkaç madde daha eklenebilir. ama bir yıl o kadar uzun bir süre sayılmaz. herşeye yetişilmiyor. tabi bir iş asla bir tek başlığa adanmıyor. çıkış noktası bu başlıklardan biri olabiliyor bazen ama hemen hepsi bir grup iş tipini birlikte deneyimletiyor.

tasarlama bilgisi (?) açısından bakınca, stüdyo programına muhakkak aldığımız başlıklar var, buradaki bilgi üretim tekniklerinden ayrılabilir bir bilgi türü değil pek. mesela strüktür ve malzeme konusunu bir tür sezgisel-integral-tasarlama tavrı içinde işlemeye çalıştığımız görülüyor (genelde temel kavramları aktarabildiğimiz kuşkulu, yine de taşıyıcı strüktürü binanın-ürünün tasarlanması gereken bir yönü olarak yerli yerine oturtuyoruz gibi). mekanın özellikleriyle ilgili, yani iç-dış, ışık, zeminle ilişki gibi bir seri konudan birkaç tanesini işliyoruz. işlev-program-yaşantı (genelde "karma"larla işliyoruz), kentsel bağlamda tasarlama (genelde kentin en sıkışık ve karmaşık bir bölgesine gidiyoruz, bir de kent dışına geziye gidip orlarda tespit, tasarım vd işlerine girişiyoruz, biraz harala gürele oluyor ama bir giriş yapmış oluyoruz), harita okuma, arazi maketini üretme, veri toplama ve haritalama (genelde veri'yi de haritalama'yı da aktarmayı beceremiyoruz), eğrisel bir yüzeyi ölçerek bilgisayarda modelleme ve sonra üçgenlemeler yoluyla tekrar katı modelini üretme (niye illa üçgenlemeye tutuluyoruz denirse, kolay üretim için.. eldeki imkanlarla ilkel bir CAD-CAM süreci tarifleme hevesinden kaynaklanıyor bu.. çok başarılı olmuyor bu süreç genelde, çünkü yürütücüler tarafından yeteri kadar vakit ayrılmıyor, savsaklanıyor)... bazen yapıyoruz ama mevcut örnekleri ya da mimarlık tarihinin önemli binalarını incelemek tehlikeli oluyor, olmazsa olmaz değil. ayrıca, yürütücü örnek getirecekse bol miktarda getirmeli. tek örnek hemen her zaman facia demek. bilgiyle ilgili önemli bir not: yürütülen işler tarafından gerektirilen bilgi miktarı arttıkça öğrenci çalışacağı alana vakıf olmaya başlıyor. bu da karşısına çıkan problemlerin karmaşıklıklarını idrak etmesine, problemlerin ona daha zor gelmeye başlamasına sebep oluyor. fakat böyle tasarımcı olunuyor işte. gittikçe zorlaştırmak gerekiyor. ama abartmadan.

araçlar ve teknikleri bilgiden ayrıymış gibi düşünürsek, en başta maket alışkanlığı (çarpı 3), sonra serbest çizimler, eskizler, diyagramatik ifadeler, grafik tasarım ve yayın araç ve teknikleri, temel teknik çizim hususları (çok derinine girmiyoruz), film, animasyon, modelleme, sunum, haritalama, fotoğraf...

genel kültür ve zihinsel donanım açısından metin okumak (önemli, ağır, bir önerisi olan metinler, tercihan mimarlık dışından), tartışmak, yazmak (bu da yaparak öğrenilen bir iş çünkü) ve yayınlamak (genelde fanzinler.. bu dönem bir uluslararası öğrenci toplantısına stüdyomuzdan bir metin gitti, göğsümüz kabardı).. bir yandan da yetişilebilirse geçen yüzyılın önemli isim ve akımlarıyla ilgili sunumlar yürütmek iyi oluyor.

stüdyonun kurgulanmasıyla ilgili bişeyler de öğrendik, ben öğrendim yani. mesela uzunlu kısalı işlerin biraraya girmesi, aynı anda 2-3 işin birlikte yürümesi, en yukarıda andığım işler uzayında sürekli gidiş gelişler, belirli bir anda tek işle meşgul olmaktan çok daha iyi yürüyor. sonra, gruplara ayrılmak, yani belirli bir anda bir yürütücünün bir gruptan sorumlu olması, tüm tatsızlığına rağmen, stüdyonun verimliliği açısından daha iyi işliyor. o zaman tüm ürünlere zamanında bakmak, her öğrenciye üretimleri üzerinden yeteri kadar zaman ayırmak mümkün oluyor, ayrıca bu yürütücülerin aralarındaki çatışmaları da azaltıyor. kaçak öğrenciler açısından ise fazla bir değişiklik yarattığı kanaatinde değilim. kaçak her zaman bir kaçış üretiyor. bu gruplaşma işinin tüm döneme uzaması pek hoş olmuyor, onun yerine paketlere ayrılmak ya da iş bazında grupları sürekli karmak daha ferah olabiliyor (yazdığım ikinci bilgisayar programı stüdyo gruplarını karıyordu :]) (ilki apartmanın su masrafının dairelere bölünmesiyle ilgili hesaplamaları yapıyordu :D) (sonuncusu bitirme öğrencilerinin jüriye çıkma sırasını önceki jürilerdeki sıralarını da dikkate alarak kurayla belirliyor :|, temin yazdım :]). belirli iş tiplerinin editör yürütücüleri olması da iyi işliyor. dönemin başında esnek bir program çerçevesi yapmak ama detayları kurgulamaya çalışmaktan kaçınmak gerekiyor, stüdyo beklenmedik bir alan zira. blog yürütücüler açısından çok önemli bir araç, hem arşiv hem duyuru alanı olarak işliyor, ama öğrenciler için bu işlevler önemli değil, dolayısıyla blogu yürütücüler işletmeli. sergileri ve organizasyonları ise baştan sona öğrenciler üretmeli. iyi beceriyorlar bu işleri. yürütücüler ilgili kırtasiyeyi aradan çıkarmalı ve destek olmalı. sonra, efendim, ben yürütücülerin stüdyonun zaten bir miktar dayattığı sallanma, yavaşlık, atalet haline körükle koşturmasının sonuçlarını tatsız buluyorum. stüdyoya fazla geç kalmamak lazım, çok harala gürele koşturmak ve agresiflik de iyi değil tabii, makul bir ölçü tutturmak lazım rahatlık ve programa sadıklık arasında. stüdyoda ayar vermenin zaman zaman gerekli olduğunu çoğu yürütücü düşünür. ben bu ayarların işe yaradığını düşünmüyorum (her ne kadar kendim de zaman zaman gereksiz patlamalar yaşasam da). keyifle rotasında ilerleyen bir iş öğrencinin sebepsiz boykotundan dolayı kesintiye uğramıyor. iş zor ise, ya da öğrencilerin başka yoğunluk ya da etkinlikleri varsa bu kesintiyi, boykotu ya da yavaşlığı hiçbir ayar, hiçbir azar, hiçbir haykırma tonu engelleyemiyor. sonra zaten bu engeller ortadan kalktığında stüdyo tekrar rayına oturuyor; iyi kurgulandıysa, iyi işlendiyse ve öğrenciye bir üretim keyfi kazandırdıysa tabii. yürütücüler her yıl işleri kendileri de eğlenerek yeniden tariflerse, programa yeni (mümkünse yepyeni) işler katarsa, yürütücü stüdyonun bu şekilde üreten bir parçası olursa zaten o keyif ve motivasyon öğrenciye de geçiyor. yoksa zaten boş. stüdyo da boş. ayarlar da boş. kendinden açık görünen ve zaten yaygın olarak kabul gören bazı tavırları da atladığım sanılmasın diye not edeyim: üreterek öğrenmek, yürütücünün yönlendirici olmaktan ziyade eşlik edici bir tavır içinde olması ve mesela hatalarını öğrencilere aktarmaktan kaçınması ve öğrencilerin kendi hatalarından öğrenmeleri sürecini desteklemesi.. hm. yoksa o kadar yaygın değil mi? söylemek gerçekleştirmekten zor mu acaba?..

tüm önemli başlıkları yazmış olmam mümkün değil. yine de bakıyorum da, işbu maddeler takip edilirse, düzgün bir birinci sınıf stüdyosu yaşanacaktır gibi geliyor. orası öyle. bunu gerçekleştirmek de o kadar kolay değil. ama yetmiyor da burdan ötesi aranıyorsa, onun da başka sebepleri var; stüdyonun öğrenciyi meslek insanı olarak dönüştürmekteki etkililiğinden başka...

sonra diğerleri de toparlanıyor?

girişimlerim dibe dibe çökerken kalkıp bisikletime atlıyorum ve boldere gidiyorum, saksıya domates tohumu atıyorum ve yarışma yer görmelerine uzanıyorum. maymun iştahlılık değil. zaman planlayamamak değil. hayalcilik değil. insanın birbiriyle ilgisiz bir seri şeyi birarada takip etmesi şart. böyle olunca asla herşey bir arada tepetaklak olmaya bir arada yokuş aşağı düşmeye bir arada dibe doğru yolalmaya başlayamıyor. illa birinden biri umut vadediyor. birinde çökerken diğerlerine sarılıyorsun. uzun bir süreç bu.

28 Mart 2011 Pazartesi

nerde o eski küstahlığımız?

bir takım hususların üzerinden usulca atlıyorum. sanki yok. sanki yapmam lazım değil. bir takım haberleri yerine yetiştirmiyorum. sanki bir an önce iletilmeleri gerekmiyor. çeklistlerim bir yerlere kayboldu. çeklistsiz dolanıyorum!? bilerek yada bilmeyerek unutuyorum savsaklıyorum atlıyorum ihmal ediyorum.. bi yandan da unutmaya, savsaklamaya, atlamaya ve ihmal etmeye asla katlanamıyorum.

hiç kendimden beklemezdim bu tavırları. cepheden değil mi biz cepheden hep? demek ki durumlar da insanı yönlendiriyor. altından kalkamayabileceğimizi gördüğümüz girişimler, ardı ardına gelen tatsız haberler, ne yaparsak yapalım uygun gelen yollara sevkedemediğimiz süreçler... du bakalım diyorsun. ya da onu bile diyemiyorsun. ııh. ımh. pif.

25 Mart 2011 Cuma

akademik iflas

kabul etmem lazım, akademik çalışmalarda olmazsa olmaz olan bazı meziyetlere sahip değilim. işin ilgili kısımlarını beceremedim. ve bu genelinde araştırma(cılığı)mı iflasa sürükledi. eğitim faaliyetinden sözetmiyorum. o da şu anda çok parlak olmamakla beraber çok umutluyum o konuda. araştırma diye ifade edip geçtiğim o alanla ilgili bir iflas bu... doktora sürecinde beni zorlayan da bu beceremediğim yönler oldu büyük ölçüde. iş, çok ve düzenli çalışmak, yoğun konsantrasyon, üretkenlik ve yaratıcılık ile olup bitseydi eğer, sanıyorum daha umutlu olabilirdim. bunlar konusunda iyi olduğumu, olabildiğimi gördüm bu süreçte. ama işin en önemli kısmını çözmüyor bunlar. insan verimsiz yolları takip ettiğinde ne kadar çok çalışırsa çalışsın ne kadar yaratıcı olursa olsun anlamlı sonuçlar alması zorlaşıyor.

en önemlisi 'diğer insanlar' başlığı. diğer insanlardan, özellikle konusunun uzmanlarından destek alabilmek, onlarla ortak çalışabilmek, kontaklar kurmak ve korumak, uygun bir görüş alışverişi tonu tutturabilmek ve araştırmalara dair meseleleri bir hafiflik bir rahatlık içinde sohbetlerin içine yedirebilmek... ama evet en başta konusunun uzmanı olan kişileri bulup onlarla kontak kurup bu kontakları koruyup bu insanlardan destek almayı başarmak, doğru yönlendirilmek, doğru insanlarla çalışmak ve onlarla çalışırken de onlardan faydalanmayı becermek, görüşlerini dinlemek, gösterdikleri yolları daha bir ciddiyetle takip etmek... daha az ukalalık daha çok saygı, daha çok beşeri temas... fiyii, keşke hiç girişmeseymişim, o kadar benden uzak özellikler ki... [ama mesela tasarımla uğraşmak için bunlar olmazsa olmaz özellikler değil!?] doktora tek başına yürütülebilir bir faaliyet gibi gelmişti bana. korkum yoktu. şimdi var. açıkça kabul etmem lazım, beceremiyorum. daha ağır hakaretleri yazmak istemiyorum. o kadarı bana kalsın.

bir kurgum vardı, 3-4 yıl kadar önce aklımı işgal eden bir sahne, bir görüntü.. o ana kadar kapılmayı reddettiğim bir hayhuya atılıyorum. hayatım çalışmak oluyor.

bunu gerçekleştirdim. mutlu da oldum. olmuştum yani. şimdi bu kurgu miadını doldurdu. bir takım hususlar yeniden şekillendirilecek.

24 Mart 2011 Perşembe

alarm alarm alarm

resmen moralim bozuluyor. kabullenemiyorum. stüdyonun geldiği hali. öğrencilerin edindiği biçimlenmeyi... hala gelip bana sordukları soruları... stüdyonun atıllığını.. hala sanki anlamı varmış gibi yeni bişey üretmedikleri halde tekrar tekrar hocalar arasında turlayıp durmalarını... ve hocaların bi sorun yokmuş gibi aynen bildiklerine devam etmelerini... (hatırlatayım: tasarım alanında esas olarak üreterek ve araştırarak öğreniliyor. üretip araştırdıktan sonra yürütücülerle iletişim içinde olmak da anlamlı olabilir. ama araştırmadan, peşine düşmeden, üretmeden, denemeden hocalarla tekrar tekrar konuşmanın nasıl bir anlamı olabilir? olduğunu düşünen kendini kandırıyor. hoca ise de kandırıyor, öğrenci ise de kandırıyor. ayrıca yanlış da yapıyor. kafasını kaldırıp stüdyonun haline bakmayan, konuştukça konuşan, anlattıkça anlatan hoca yanlış yapıyor. stüdyoyu sadece bişeyler yaptığını hocaya göstermek gayesiyle kullanan (kullanmayan) öğrenci de yanlış yapıyor. sanki suçu öğrenciye atmışım gibi oldu. ama durumu bu hale getiren tabi ki ekip olarak biziz.) devam etmekte olan şeyle ilgili kötü yazmak doğru değil belki ama herşey geçip gittikten sonra da bu anlar unutuluyor.

bu süreçte ben de temel bir hata yaptım sanıyorum, teknik konularla ilgili her soruya yanıt vermeye çalışarak.. artık bir sorunu çözmeye anlamaya hiç çalışmadan doğrudan bana geldikleri oluyor. e ama hiç... e bi internete girip.. e bi tutorial.. hayır linkini de gönderdim.. o konuda da daha ketum olmak gerekiyor. yardım sunmadan önce öğrenciyi kendi kendine öğrenmeye, bir sorunu kendi başına çözmeye, işe el atmaya sevketmeyi denemek.. aksi taktirde belki de yardım sunmamak?

itü.
itü sen böyle üretiliyorsun. yeniden ve yeniden.
resmen kabullenemiyorum.

alarmın sebebi halimiz değil. bu ekip ile bu hali aşamayacağımızı anlamış olmamız. bu noktayı nasıl aşacağız göremiyorum. stüdyonun halini yürütücü ekibiyle konuşamıyorsam, dertleri onlarla konuşamıyorsam? konuşmaya çalıştığımda sadece alınganlıkla karşılaşıyorsam? çözüm belli iken bunu yılın başından beri uygulayamamışsak?

ekip olarak, başarabildiğimiz kadarıyla, uzlaşma üzerinden devam ediyoruz. ama bir takım hususlarda karar veremeyişimiz... bazen bir kelime üzerinde bile uzlaşmamız mümkün olmuyor.. aslında ilginç.. işlerin seyrini ilginç bir şekilde etkiliyor bu durum.. fakat sonuç olarak işleri etkili biçimde sunamıyoruz, öğrencilerle iletişimimiz daha zorlu yollara sapıyor ve stüdyoda hızlı müdahaleler gerçekleştiremiyoruz. yok "gerçekleştirelim yapalım edelim hemfikiriz" diyoruz da, sonra o gün gelince işler hep farklı gelişiyor. ister istemez bu duruma en çok uyan kelimeyi kullanacağım: sabotaj. kimse isteyerek diğerlerini sabote etmiyor, ama sonuç bu; her birimiz diğerinin inşa etmeye çalıştığı yürütücü tavrının altını oyuyoruz...

sürekli bir dirençle mücadele ediyor gibi hissediyorum. sürekli bir direnç... direnç... neye direniyorlar ama... ve niye... niye????? ve ben niye bu direnci aşmaya çalışıyorum? niye yani? sonuçta 6 ay geçince öğrenciler de aynı saflara katılıyorlar. onlar da direnç cephesine geçiyorlar. o zaman?

zaten, ahlaki olarak, direnç varsa insanın onu anlaması lazım. isyandan ziyade..
zorlamamak lazım. ısrar da iyi bişey değil. kabullenemiyorum ama işte. bozuluyorum.

tabii bu yıl öğretici olan sadece hatalar ve eksikler değil. doğru uygulamalarımız da oldu. zor işler öğrencileri daha çok geliştirebiliyor. bunu yaşadık. stüdyoda işler-problemler-sorular-konular'ın gittikçe zorlaşması -abartmamak kaydıyla- iyi oluyor. bunu gördük. aksi taktirde çocuklar tekrara girmiş gibi hissedebiliyorlar. seviyeyi artırıyoruz, işleri daha zor daha karmaşık hale getiriyoruz, daha çok bilgi gerektiren işlere giriyoruz. ama zorlaştıkça işler, iç sıkıntısıyla yazılıyor stüdyonun tarihi.

çözüm olarak şunlar denenebilir: 1. zor işleri dahi eğlenceli ve ferah (şen) tariflemek ve işlemek. 2. fikir vermek yerine yöntem denetmek, bunun için de stüdyo saatlerini kullanmak: deneye itmek... bu yıl ikisini de pek beceremiyoruz. hiç bir işe bir coşkuyla giremiyoruz. hep tedirginlik, ciddiyet, tutukluk... işin isminden başlıyor bu. veriliş-verilemeyiş tarzıyla, anlatılışıyla da ilgili...

18 Mart 2011 Cuma

kuşak

yorgunluğumu biraz üzerimden atınca aklıma yazacak sayısız konu gelmeye başladı, birikmiş. toparladıkça -ve belki doktora haritama iliştirdikçe- buraya koyabileceğim ancak. ya da unutacağım gidecek. ama yazmazsam belki şişeceğim konular var. mesela kuşak. bizim de kenarından içinde yer aldığımız kuşaklar.. bizim kuşağın algısı bilgisi vizyonu hedefleri... böyle bir kuşak var, mimarlık eğitiminin mimarlık eğitimi olduğu zamanlarda ve mimar olmak isteyerek okuyan, sonra mimar olmak için pratiğe atılan, gittikçe daha dar çerçeveler ve daha oluru-bulunmuş yollar üzerinden düşünmeye sevkedilen, bir seri yeni aracın alanı işgal ettiğinin farkında olan ama bu araçları eski alışkanlıklar, eski modeller üzerinden algılayan, onları eski-araçların-işini-yapan-yeni-araçlar olarak kullanan... yani bu araçların aslında tasarım faaliyetini ve tavırlarını dönüştürmekte olduğunu algılasa da duruma ayak uyduramayan ve gerçekliği -tanıdığı zemini?- ayağının altında tutmaya çalışan? bunu yaparken türkiye'deki inşaat pratiğinin durağanlığını ve değişime direnen zihin katılığını kanıt gösteren?

okulda şu andaki asistan ve hoca kadrosunun ciddi bir kısmı bu kuşağın mensubu. zaten farklı bir bakış geliştirebilecek, yeni araçlara hakim olup güncel tasarım-üretim denemelerini takip edebilecek kuşaklar yeni yeni yetişmekte. belki onların yetişmesi de biraz geriden geliyor, onları yetiştiren kuşakların durumu (bizim durumumuz) belli işte... onlar belli bir noktaya geldiğinde dünya da farklı bir noktaya ilerlemiş olacak.. kendimizi dünyayla kıyaslamaya başlamak birden kadük kalmamız anlamına geldi. bizim kuşağın daha orta yaşlı mensupları durumla barışmış görünmekteler. kuracaklarını kurmuş, istediklerine kavuşmuş gibiler. ama bu okulumuzu fena bir durağanlığa sevkediyor. ya da durağanlığından çıkmasını engelliyor.

bu kuşağın ilk üyelerinin yoğun katkısıyla oluşmuş bir yöntemler-yaklaşımlar ailesini bugün 3400'de kullanıyoruz. bizler de bir takım eklemeler yaptıysak da bu stüdyoya geldiğimizde oturmuş pratikler zaten mevcuttu. son yıllarda yürekli ve irem'in 3400'e giriş-çıkışı dışında önemli bir katkı-değişim yaşanmış gibi gelmiyor bana. iki yıl önce kaçak grup'ta mimarlıktan olabildiğince uzaklaşıp daha ferah gönüllü (ve şen?) bir 'deneme'ler tavrına gitmiştik, ama esasında o zaman yaptığımız, 3400'de mevcut olan tavırlar ve yürekli'nin yoğun 'deney' vurgusu arasında dengeli bir nokta aramak olarak da okunabilir.

bugün deney'den yana tavır koymak istiyorum. sonuçların önemli olmaya başlaması, süreç ve deneyimden önce sonuçların garanti altına alınmaya çalışılması hoşuma gitmiyor. yani "n'aparsak yapalım sonuca varılabilecek bir ölçekte ve garantili bir güzergahta kalalım, olurunu bulalım, sonuca ulaşalım" vd.. bu bakışı anlıyorum, sonuç verebileceğini görüyorum. ama bu bizi sanki yürütücünün işlerliğini bildiği bir alana hapsediyor? burda ilk bakışta bir sorun yok gibiyse de bizim okul bağlamında şöyle bir sorun var: yürütücü ekibi olarak aslında zamanı geçmiş bir kuşağız. bu durum birinci sınıf stüdyosunu olduğu kadar bitirme ödevini de etkiliyor.

yürütücü ilk önce, bence, stüdyoda ortaya çıkan somut ürünlerin kendi ürünleri olmadığını idrak etmeli. bir müelliflik gerginliğinden azade olmalı. sonra da ürünlerin değil deneyin, deneyimin, kendini geliştirmenin önemli olduğunu hatırlamalı. stüdyonun üretimi deneyimdir, yöntemi denemedir, tavrı açıklık ve esnekliktir. biraz 'itelemek' ise biraz da 'peşine takılmak'tır. yürütücü bir stüdyonun tasarlama güzergahını bir işe başlamadan önce bilemez, tarifleyemez. tasarım nasıl karmakarışık bir süreç ise stüdyo da karmakarışık bir süreç, herhangi bir tasarım problemi nasıl baştan belirli olmayıp çözüm ile birarada evriliyor ise stüdyonun işleyişi de baştan belli değil ve 'iş/deney' sürecin gelişimiyle tarifleniyor.

14 Mart 2011 Pazartesi

bu bahar ne acayip bişey

yaz akşamı sıkıntısı indi gibi sanki.
birden geldi.
içim bir acayip.
kapı pencere açık.
şezlong terasta.
bu doktorayı böyle bir akşam paramparça edebilir?
ama kafa toparlanacak.
doktora kanalına girilecek.
giriliyor.

bit.

geçen hafta dönemin ilk bitirme jürisi (oturumu) vardı. ben de görevliyim.
öğrenciler bu okulun çıkaracağı en iyi bir grup öğrenci. gayretliler, çalışmışlar, ifade araçlarına hakimler, bir sürü ideogramlar, grafikler, şemalar, sunumlar, vidyolar.. dertlerini anlatabiliyorlar.
jüri bu okulun çıkaratacağı en iyi bir jüri, yani zor olur tasarım açısından daha iyi jüri üretmek bu okuldan.
nasıldı jüri?
bu aşama açısından iyiydi.
öğrenciler sonuca gidecek bir yol bulmaya çalışırken tüm repertuvarlarını işe koşmuşlar, onu göstermenin gayretindeler. ilgili ilgisiz, yaptıkları tüm çalışmaları sergilemekteler.. grup aşırı kalabalık. jüri, oturumun erken bitmesi için yorum yapmamaya gayret ediyor. zaten yapacak yorum da pek yok, henüz işin başı ve bu noktada bol bol konuşmak anlamlı ya da faydalı olmayabiliyor. bir an önce mimarlık sularına gelelim de konuşacak bişeyler olsun der gibi duruyor hocalar...

bitirme stüdyosu gelsin:

ben ise bir yandan oturumla ilgili ıvır zıvırı yoluna koymaya çalışırken şunları düşünmekteyim: bitirme ödevinin bu yapısı artık kadük olmuş gibi görünüyor. artık bitirme de bir stüdyo olmalı sanki. o stüdyonun konusuyla ilgili uzmanlar teknik nitelikte bir destek vermeli stüdyoya.. çeşitli eşiklerde jüriler yine yapılabilir.
bir sürü mimarı biraraya getirmek.. yani nitelikleri birbirinden gerçekten farklı olmayan, projeye verebilecekleri destek birbirinden gerçekte pek de farklı olmayan 7-8 mimarın yanyana oturup bıdır bıdır hep aynı minvalde dönen, hep aynı minvalde döndüğü için de herkesin bıktığı, zaten işe de yaramayan eleştiriler üretmek için enerji harcaması yerine çocuklara belirli alanlarda daha ileri düzeyde bilgi-beceri-teknik kazandıracak bir mezuniyet stüdyosu yürütülmeli sanki artık. paftalara bakıp eleştiri yapmanın miyadı dolmuş. artık anlamlı değil. o da anlaşılıyor.

ön çalışmalar bir iz bulmayı sağlıyor:
paftalar sonuçta varılan noktayla doğrudan ilişkisi kalmamış analiz ve araştırmalarla doluydu.
ben de tasarımın bu ilk aşamalarındaki araştırma-analiz işlerinin işleviyle ilgili düşündüm:
1. iyice bir durumu öğrenelim de sonra saçma bişey yapıp yamulmayalım.
2. bir yol bulmalıyız ve yolun nerden bulunduğu belli değil, tentiküllerimizi her yana yayalım ve bir tutamak bir iz (bir ne?) bulmayı umalım.

iyi fikirler ve vasat:
öğrencilerden biri kuvvetli olabilecek bir öykü kurgulamıştı. bana sorarsanız jüriye gelen 29 iş arasında en iyi başlangıç buydu. zeka güzel bişey. dokunaklı. ama jüri en çok onu eleştirdi. ve işi anlamlı bir yöne sevkedecek eleştiriler değildi bunlar. tatsız eleştirilerdi. o projeyi bıraksın, şurasını burasını törpülesin gibilerinden, yani sonucu bu şekilde olacak şekilde..
kızdım.
jüriye.
bir hocamdan bahsetmiştim geçen yıllarda bu blogda. şu an okulumuzun en yaşlı isimlerinden. ve hala en ilginç en ilham verici işleri çıkartan da o. zaman zaman onun tuhaf tavırlarına şahit oluruz. niye böyle yaptı deriz. yanlış bir tavır deriz. ters konuştu deriz. anlam veremeyiz. ama bu okulda geçirdiğim her hafta, her ay, her dönem bana onun nasıl böyle bir noktaya, nasıl bu tip davranışlara vardığını örnekleriyle gösteriyor. hak veriyorum demiyorum. ama kendim de gittikçe ters, çatışmacı tavırlar geliştirmeye başladığımı hissediyorum. çünkü vasatlık güzel fikirlerin önünü tıkamak için bitimsiz bir savaş veriyor. niçe'nin düşüncelerini de sevmem aslında ama...

küçük tur:
sonra herkes gitti.
geç olmuştu, hepsi koşarak gittiler.
ben de geri kalan çöpleri ve ıvır zıvırı sakin sakin toparladım.
tüm mavi kapakları ayırdım.
klipsleri kurtardım.
tbt'ninkini tbt'ye verdim.
sepetten aldım çekmeceye koydum.
sonra odaya çıktım.
dışarda kar yağdığını hatırladım.
kahveme baileys damlattım (doldurdum)
küçük tura çıktım.
3400 yaylasında kar tipiye dönmüştü.
terasta vakit geçirdim biraz.
sonra küçük turumu tamamladım.

bu hale nasıl geldim diye düşünmek.
bu yoğunluk.. ordan geliyor burdan geliyor o bitmeden bu geliyor bu bitmeden şu geliyor. tipi gibi.
eskiden uzun uzun ince ince şuna buna dertlenip efkarlanacak kadar bol zamanım vardı.
tüm boş sınıfları tek tek kontrol edecek kadar bol..
bir tur,
bir büyük tur,
sonra bir küçük tur daha atacak kadar.
bardağımdan şarap eksik olmuyordu.
şimdi kafam kaldırmıyor.
çünkü kaldırması lazım.
işim var.

belki bir tv bağlatmak iyi gelir?
yatay durup bişey yapmamanın bahanesi olsun diye.
hiç doya doya boş duramıyorum.
günlerce boş durmak istiyorum.

aslında geziden geldik.
kafamın biraz dinlenmiş olması lazım.
dinlenmedi ama.
bugün tatil yaptım.
o da bitti.
yarın işbaşı.

6 Mart 2011 Pazar

da.. kı.. ku..

okulda olmanın ilginç yanları var.
bi kere onlar hep aynı yaştalar.
onlardan yüzlerce var.
hep aynı yaşta oldukları için hep aynı düzeyde enerji, merak, meraksızlık, istek isteksizlik..
hep aynı kuşakla uğraşmanın ilginç yanı var demek daha uygun gibi..
insan bazen hayatını yüzlerce kişinin arasında geçirmekte olduğunu unutuyor.
bugün 60, yarın 30, seneye 25.. geliyorlar.
sonuçta biz yaşlanıyoruz. onlar yaşlanmıyor. yaşlananlar gidiyor.
sürekli karşımızda onlar olduğu için yaşlanmakta olduğumuzu farketmeyebiliyoruz.
anlamsız bir 'entry' oldu. zaten blogspot'a erişim bir acayip.
açılana kadar burda ne demek istediğimi bulur düzeltirim belki.

18 Şubat 2011 Cuma

oh be a. k. (bu haberi dünyayla paylaşmam lazım)

öğleden sonra maslak'a gittim.
rektörlüğe vardım, en üst katta dış ilişkiler var ya dedim, uluslararası ofis mi dedi, evet dedim, girdim, en üst kata çıktım, haber bu değil gerçi, neyse ordan bana yeni bir anlaşma örneği verdiler, bunu doldurup yök'e yollamak lazım ordan rektöre gider dediler. tamam dedim. burda bir sorun yok. sadece çok yorgunum ben. sizle ilgili değil. nasıl bütün bunlar hallolacak bilmiyorum dedim. yardımcı olucam ben sana dedi, hallolur bu işler dedi. tamam dedim. aldım anlaşma metnini çıktım, fbe'ye gittim, izleme raporumu verdim. ondan sonra sordum ben bu tezi ne zaman vericem ben bunu ne zaman diye. adam da dedi ki halin varsa 3. kata bir sor. halim yoktu ama çıktım 3. kata sordum, o da arşivden dosyanı al giriş kata sor deyince dosyamı almadan giriş kata inince o da ben dosya olmadan söyleyemem arşivden dosyanı al deyince ben arşive çıkıp da adam senin dilekçen yok muydu yeni deyince evet dedim ben, senin dosyan yönetim kurulunda, onlar birlikte gidiyo ya dedi ben de peki deyip giriş katına indim ve nihayet ordaki sayın öğrenci işleri yöneticisi hanım dedi ki demek senin 4 yıl artı iki dönem dondurma artı üç dönem uzatma bittiler ve şimdi 5. izleme raporunu verdin demek ki senin bir izlemen daha var, var mı dedim, var dedi, istersen tabi dedi, istersen dedi temmuz'da ver izleme yapma, istemezsen izleme yap eylülde ver. öyle mi dedim. evet dedi. iyi oldu dedim. gülümsedi biraz gibi. kadının önünde 200 lira tutacak kadar demir para vardı, saymaktaydı, ben çıktım havuza gittim. bir kilometre yüzdüm.

17 Şubat 2011 Perşembe

ı-ıh.

öyle görünüyor ki yorgunsun, yıllardır dinlenmemişsin, kafanı boşaltmamışsın yani, hem bu araştırma adı altında ürettiğin salak suluk şeyler.. kitlenmişsin yapman lazım, bitmiyor bitmeyecek bitmemesi lazım bitmesi uygun olsa belki de bitecek yok bitmemesi gerekiyomuş bi yığın iz yanyana takip ediliyor, yayınıydı kırtasiyesiydi işiydi teziydi projesiydi bürokrasisiydi izlemesiydi puan toplamak stüdyoyu yakalamak ruhları kırmadan dökmeden aralarında dolanmak. hayat böyle. ne salak şeymiş.
hayat.

yorgunum galiba. deadline'lara zamanında yetişince araştırma adını verdiğim işlerden küçük bir zaman parçası sakladım.. bu zamancağızı stüdyo için isteyen vardı, bitirme için isteyen vardı, tez metni için isteyen vardı, akşam yemeğine isteyen vardı (annem), öteki çalışmalara isteyen vardı ama hepsinden sakladım kurtardım tepesine çöktüm. sadece yorgunluk hissetmekteyim. aslında çok eğlenceli bir iş için kurtardım zamanı ama iş nazlanıyor. doğal. geniş bir zamanda tatlı tatlı yürütülecek türde bir iş. apti apti oturmak. muhakkak verimli olmalıyım. zaman o kadar kısıtlı ki. ne yıkıntı. çay koyayım.

bu aralar entry'ler yazıyorum, sonra kaydı yayınla'ya basmıyorum. şimdi kaydet diyorum. şimdi kaydet sonra patlarsın. şöyle yazmışım ocak başlarında:

"doktorada insanı zorlayan çalışmak değil öğrenmek değil, indirememek yükselememek tüketememek zamansızlık koşturmak yetişememek boş durmak oturamamak başlayamamak bitirememek boşver diyecek vaktinin olmaması ama boşver demek ama boşver'i hazmedememek can sıkıntısı gerginlik planlar çeklistler takvimler ve diğer işler. diğer işler. diğer işler. diğer işler. herşeyin arasına sızan diğer işler. haftasonu da çalışmayı beklemek zorundasın, tatilde de çalışmayı beklemek zorundasın. tam çalışmak gelecek, diğer işler araya giriyor. seni mutlu eden tek şey şöyle etli bir zaman aralığında konsantre biçimde çalışıp listedeki bir maddenin yanına çek atmak."

ocak sonunda şöyle:
"ohf. ne kadar rahvan ve ağır aksak çalışıyorum.. bir kelime yazıp on dakika mola vermeye benziyor. iki saatlik işi yapmıyorum bir türlü. hava da soğuk."

ondan bi hafta sonra:
"oh be.
test serilerinin bitmesi kadar ferah bi şey yok.
ama bi dakika. madem zaman var, şu 5li serileri de 10a tamamlayalım bari?
a bi dakka, şu seride hata var bunları yeniden alalım bari..
a bi dakka.. [a a...ı!]"

bikaç gün önce:
"son zamanlarda beya bir puan avcısı haline geldim, üç ordan, beş burdan, o senaryoya göre burdan 1.75, bu senaryoya göre şurdan 2.5, 8 şurdan gelse..."

herkes onlarla konuştuğum herşeyi hatırlıyor. ben hatırlamıyorum. geçen hafta ya da üç ay önce, görüşmüş müyüz, hıı tabi görüştük ya (hatırlamıyorum bu arada, artık o raddedeyim ki bazen hatırlamış gibi yaptığım oluyor), öyle mi demişim, derim tabi, konuşmuşuz di mi, konuşmuşuz.

özetle, sıkıya gelmekmiş bu. doktora süreci insanı her yönde sınırlarına çekiştiriyor. tüm yetilerini sınıyor. seni yüksek eşiklerle çarpıştırıyor. ve bu bitmiyor, bitmiyor bitmiyor bitmiyor. insani bir süreç değil. ya da en azından beni yordu artık.

aslında herşey normal gidiyor. rayında gidiyor işte. (neden yıkıntı görüyorum?) sakin kafayla durumuma baktığımda pek bir sorun görünmüyor. ama var gibi. bir sürü entipüften mesele var. doktorayla ilgisiz. belki de doktora beni bunlardan saklıyordur. entipüften ama çok ağırmış yapabileceğim bi şey yok ve sonuç da çok kötü olacak, kaldıramayacağım, göz göre göre öyle olacak, ben yapmam gerekenleri yapmamışım ya da yapamamışım, ama aslında hep doğru olanı yapıyormuşum ama sonra bir bakıyorum yanlış oluyor, ben doğru olanı yapıyorum, o da olacağına varıyor, ama kötü bir noktaya varıyor ama öyle yapmasam da kötü olacaktı ki. ne salak şey be. neyse doktora belki daha insaflı biraz. evet öyle.

16 Şubat 2011 Çarşamba

5. izleme: ı-ıh.

izleme toplantımız gerçekleşti..
5. ve son.

aslında en ciddi hazırlandığım izleme bu oldu.
uzun bir sunum yaptım.
o da sorun oldu.
ama jüri her zaman haklıdır.
yapacak bişey yok.

ruhum bir acayip bir tuhaf gibi
[yapılır mı benim gibi araştırmacıya hı?]
ama aslında işim baya kolaylaştı.

ilk mesaj şöyle oldu:
"sen bunu yetiştiremezsin, bırak diğer herşeyi bunu yaz."

sonraki mesaj şu oldu:
birinci ana başlık
ikinci ana başlık
üçüncü ana başlık
beşinci ana başlık
altıncı ana başlık

daha sonra da:
"4 ana bölüm oluştur, her bölüme de 3 madde koy, zorlaştırma" dendi.
e ne güzel?

takvimle ilgili sorunlar var. ve ayaklarım maslak'a varmıyor. maslak'ta delft anlaşması var. onla yüzleşilecek. havuz da var tabii. bırak havuzu hemen yaz. yaz yazıver. o kitabı da bırak okuma. bunu da yazma. şuna katılma. sen bittin.

ı-ıh.

8 Şubat 2011 Salı

şimdi sakince uyuyayım.

ecaade'yi bi hafta evvelden postaladım! gecco'yu da iki gün önceden submit etmiş bulunuyorum. deadline olgusunu tam oturtamıyorum ruhumda belli ki. deadline varmadan deadline stresi yaşayabiliyorum, ve ama o stresten de erken kurtulabiliyorum. şimdi eksikleri sakince tamamlayıp son gün tatlı tatlı yeni versiyonu yükleyeceğim.

tabi bunu sağlayan faktörler var: tam zamanında taşınma işlerinin çözülmesi, deadlineların ardı arkasına ertelenmesi, stüdyo hazırlıklarını burçin'in, seminer sunumlarını sevgi'nin, bitirme dosyasını hocamın hazırlaması [ellerine sağlık keşki hep böyle olsa], yeni denemelerin iyi sonuç vermesi fazla error yaşatmadan bitmesi, bugün başlayan stüdyonun ilk dersinin büyük ölçüde 3 konuğumuz üzerinden yürümesi ve 2,5 saatlik uykuyla bir şekilde kafamı toplamayı becermem gibi bir seri olağanüstü olumluluk bir şubat tatiline sığdı. ve o koşturmacalar içinde geçen şubat tatili koşturmacalar içinde bitti.

o zaman? gelsin yeni deadlinelar, bir sonraki abstrakt, dg revizyonları, bir sonraki paper, düzeltmeler, tez izleme oturumu, yığınla okumalar, stüdyolar, bitirme jürileri ve doktora tezleri. başlayan dönem için yapılacaklar listesi.

24 Ocak 2011 Pazartesi

korkmuyorum senden deadline'lar! [ama ertelendiğiniz iyi oldu]

stüdyoda dönem bitirildikten ve yeni dönem hazırlandıktan, tez için okuma listesi genişletilip kitaplar üstüste yığıldıktan, ev başarıyla taşınıp evelallah hastalıktan da kalkıldıktan sonra çalışmayı beklemek başladı.

sonra yeni evimde otururken birden geldi. kendimi uzun zamandır bekleyen pareto revizyonlarını yaptarken buldum. sevindim. ressmen çalışıyorum lağğn. hızımı alamayıp adaptivite serilerinin 120 bireylik halkasını eklemeye de giriştim. bilgisayar boş durmayı bıraktı. pareto denemeleri gerçekleşirken de yeni senaryolar üretmeyi planlıyorum.

ilk sonuçları aldıkça sorular da ortaya çıkmaya başladı elbet. pareto versiyonlar çalışmıyor, soru şu: makina mı çalışmıyor? yani pareto versiyonu yanlış mı uyguladım. biriki satırlık tariften uygulamaya geçtiğim için bu mümkün. yok eğer uygulama doğru ise sonuçlar güzel aslında. yani pareto versiyonun performansı benim uydurduğum yöntemle kıyaslanırsa rezalet! uydurduğum yöntemin benzerini literatürde halen bulabilmiş değilim. GECCO'ya göndermeye çalışıyorum bu paper'i şimdi. orda kesin bir bilen vardır; olup olmadığını...

13 Ocak 2011 Perşembe

serinkanlı bir dönem değerlendirmesi

dönem sonu değerlendirmeleri:

>> öğrencilerin tüm işlerini karşımıza alıp tek tek değerlendirdik.
>> böylece dönemi baştan sona bir hatırlayıp gözden geçirmiş de olduk.
>> öğrencilerden bir açık bir de anonim anket alıp görüşlerini sorduk.

izlenimler:

>> stüdyo ilk dönemin beklentileri açısından, ortaya çıkan işler ve öğrencilerin kendilerini geliştirmeleri açısından başarılı görünüyor.
>> biz beklenti ve hedefleri dönem başında açık açık yazmamıştık ama öğrencilerin çoğunluğu dönem sonunda bunları bir bir yazmışlar ve bu hedefler açısından büyük ölçüde kendilerini geliştirdiklerini ifade etmişler. yani hem verilmek istenen karşı tarafa geçmiş hem bu konularda bir farkındalık oluşmuş.
>> çoğunluk olmasa da bazı öğrencilerin eksik gördükleri kısımlar ya bilerek eksik bıraktığımız konular [misal: spesifik olarak mimarlık alanına yönelik derinlemesine bilgi] ya da bu stüdyonun ilk dönem için ihmal etmeyi baştan kabullendiği konular [derinlemesine bilgisayarlı teknikler].
>> şikayetler de varlığını bildiğimiz, sorun olarak görmediğimiz ve zaten bu stüdyo düzeni ve bu ekip ile [en azından bu yıl] aşmamızın pek mümkün olmayacağı noktalarda.
>> öğrencilerin gruplara ayrılmaması çoğunlukla olumlu görülmüş. öğrenciler farklı, bazen çelişen görüşlerin çalışma alanımızdaki yerini idrak ediyorlar.

[özetle: özel bir deneme, bir yenilik getirmedik, denemeyi isteyeceğim farklı tavırlar kenarda duruyor vd. ama sonuçta düzgün, başarılı bir dönem geçirdik. "3400'de mevcut olan stüdyo kurgusunu düzgün biçimde uygulamak lazım" denirse bu da esaslı bir hedef zaten. daha az alarm vermeli ve koşullara adapte olmalıyım.]