26 Aralık 2012 Çarşamba

eleştiri ve yaratıcılık

hafta başında biz bize bir panel kapsamında bize bir seri soru yönelttiler. panel biz bize çünkü her ne kadar yeni isimler çağrılmak istense de belli ki küçük bir ortamız, hep öyleydik, hep her yerde gördüğümüz, bildiğimiz ve tabii ne söyleyeceğini, nasıl konuşacağını da bildiğimiz isimler geliyor akla, başka da kimse yok zaten. daha 3-5 yaşındayken ne söyleyeceği bilinen bir grup genç insanız anlaşıldı. eh, ben de bu fırsatı bir süredir ayrı paketler halinde evirip çevirmekte olduğum bazı konuları birbirine entegre etmek için kullanayım dedim. aşağı yukarı aşağıda aktaracağım bir seri mühim görüşümü savurdum. sorular da yeni sayılmaz, ama önemliler. zira kimse cevaplamaya çalışmıyor. herkes cevaplara bilmiyorum diye başlamayı alışkanlık haline getirmiş. tasarımcılar için gayet makul bir tavır, cevaba bilmiyorum diye başlamak ve bilmiyorum diye devam etmek. ama akademik için değil. akademik cevaba bilmiyorum diye başlarsa o zaman cümleye 'bulmaya çalışmalıyım' diye devam eder gibi geliyor bana. kendimi bu okulda bulduğum andan beri öğrencilerin sorduğu bu sorulara, dolayısıyla, artık başka bir katmanda, belki biraz akademik bir katmanda cevaplar bulmaya çalışmak gerekiyor artık. kendimi bu okulda bulduğum andan beri üzerimize savrulan yüreklendirici ama yüzeysel ifadelerin tekrar tekrar yeni öğrencilerin üzerine savrulması her ne kadar öğrenciler adına yüreklendirici ve iyiyse de biz akademik tarafı kendi zihnimizin içinde bu yüzeyde kalamayız artık. detayları ve işleyişleri konu eden kuramsal ölçeklerde araştırmaya ve tartışmaya başlamanın zamanı çoktan gelmiş. tasarım alanından bir ton farklı olarak, akademik alanda yeni söz öyle sadece yeni kuşağın yeni sözüyle gelmesiyle değil, kuşakların eskidikçe kendi sözlerini geliştirmesiyle ortaya çıkıyor.

peki, panelin konusu şu: eleştiri ve yaratıcılık. sorular şunlar: eleştiri gücümüz nereden geliyor? eleştiri yaratıcılığı nasıl tetikler? sorgulamanın getirdiği enerji hangi mecralarla ortaya atılır, farklı araçların potansiyelleri nelerdir, nasıl kullanılmalıdırlar? eleştirel enerjimizi tetikleyen ilk oluşum bir takipçi kitlesine sahip olup yaygınlaştığında başlangıçtaki konumumuzdan neler kaybederiz? eleştiren düşüncenin eleştirilen düşünceye dönüşümü nasıl bir süreçtir ve bunu mümkün kılan açık kapıları nasıl bırakırız?

bu iki kelime, eleştiri ve yaratıcılık, birbirine birden çok hat ile bağlanıyor.. ben bazılarından bahsedeceğim. önce yaratıcılık ile ilgili mühim görüşlerimi aktardıktan sonra eleştirel pratiklere geçip sonra nasıl iplikler birinden diğerine gidiyor ve bu soruların yanıtları nasıl oluşuyor onu görmeyi deneyicim..

A__yaratıcılığın iki anlamı:

1. yaratıcı ekonomi'deki yaratıcılık (richard florida'ya referansla).. o zaman nerdeyse tüm entelektüel meslekler yaratıcı oluyor. içine finans, tasarım, mühendislik, reklamcılık, sanat, edebiyat vd. hepsi giriyor çünkü bunlar sürekli yeni ürünler ve iş yapma tarzları / stratejiler üretmekteler.. bu da üretmeye dayalı ekonomik sistemimize iyi entegre olan, onun dayattığı ve ona dayatılan bir yaratıcılık türü.. yeni ürünler üretmelisiniz, bu ürünlerin bazıları hatta iyicene yeni olmalı, pazarda yeni bir yer açmalı mesela, ya da rakipleri aşmayı sağlayacak bir avantaj yaratmalı.. burda iki yaratıcılık var o zaman, bir rutin yaratıcılık.. her ürün bir yaratıcılık ürünü.. bir de sıradışı yaratıcılık, bu da hedeflenir ya da bazı süreçlerde istenir ya da belki tesadüfidir. sıradışı bir yaratcılıktan sözetmek aşağıdaki tarihsel yaratıcılık konusuna bizi bağlıyor...

2. rutin olmayan bir tür yaratıcılığı anlamak için margaret boden'in meşhur ayrımına bakalım: P-yaratıcılık H-yaratıcılık karşıtlığı. bir fikir var ve uygulamaya geçirdiniz bu bir ürüne dönüştü ve bu sizin için yeni.. bu daha önce gördüğünüz hiçbir şeye benzemiyor. bu işte psikolojik yaratıcılık.. ama mesela daha önce uygulanmış da olabilir ama siz bilmiyorsunuz.. eğer böyle değilse, tarihte ilk defa ortaya konan bir düzenleme ise, bu da tarihsel yaratıcılık.. bu meşhur ayrımdan çok burdaki yaratıcılık tarifindeki nüansı ortaya getirmek istedim..

__rutin yaratıcılık yaratıcı meslek alanları için bir dayatma:

şimdi, rutin yaratıcılık bizim gibi işlerde çalışanlar için bir dayatma halinde. bizim hem taklit etmememiz gerekiyor. hem de ama zaten taklit de edemeyebiliyoruz. hatta kendimizi bile çok fazla tekrar edemiyoruz. en fazla, başkası söz konusuysa ilham/esinlenme, kendimizi tekrar ediyorsak da sürekliliğe izin var.. yani aynı izleğin varyasyonlarını detaylandırmak gerekiyor.. aynı işi tekrarlayamıyoruz. yani yapıyoruz da, muteber bir tavır değil.

bunun çeşitli sebepleri var, ilki (1) her yeni müşteriye yeni ürün. aynı ürünü satamıyorsun. tasarım ayrıcalık / biriciklik sunuyor.. ikincisi (2) yeni duruma yeni ürün, e her durum her problem biricik. onu çözen ürün de farklı. üçüncüsü, (3) bireysel motivasyon. tabi mesleki deformasyonun da etkisiyle hep yeniyi aramaya koşullu bir grup insana dönüşmek söz konusu. insan kendini tekrar ederse ya da birini taklit ettiğini bilirse aynı motivasyonu koruyamıyor. ve dördüncüsü daha pragmatik. öğrenmekle alakalı, (4) hep aynı şeyi yaparsanız ve aynı şekilde yaparsanız yeni şeyler öğrenip kendinizi geliştiremiyorsunuz.
 

bunlarla beraber, bu katman katman yenilik / yeniyi üretme talebine rağmen yaratıcı ekonominin mutlak bir H-yaratıcılık talebi yok. zaten böyle bir amaç koymak da insanı felç ederdi, üretemez kılardı. ayrıca kees dorst'a bakarsanız, yaratıcı ürüne gitmek hedefiyle yaratıcı olunmuyor. dorst daha ziyade şöyle bir formül sunuyor: bildiğiniz yerlerde ve bildiğiniz yollarla dolaşırsanız tarihsel anlamda yaratıcı olan ürüne varma olasılığınız daha zayıf, bilmediğiniz yöne doğru araştırmanızı itelerseniz o hatları genişletmeye çalışırsanız yeni ürüne ulaşma olasılığınız daha fazla.

fakat burda ilk anda çelişikmiş gibi duran bir şey söylemek gerekir. katı bir tabula rasa tavrı da o kadar da verimli değil. bunun sebebi de çalıştığımız alanların çok karmaşık olması. alan çok karmaşık olduğu için o alanda bir keşif, iz bulma, iz oluşturma sürecini kurgulamak bir ömür alıyor. ustalaşmanın anlamı da bu. bir tek iş ile olmuyor. sınırlı sayıda izlek üzerinde kalarak bir ömür bir alanda çalışarak oluyor.her durumda sıfırdan başlamaktan daha verimli bir yöntem -ki pek çok başarılı mimarın yolu bu- bazı kuvvetli izlekleri yakalayıp sonra onun varyasyonları ve yeni durumlara uyarlanmaları üzerinden, yani her durumda bir tabula rasa üretmeden ama yine de durumu sürekli yenileyerek bir araştırma bir 'keşif hattı' üzerinde kalmak.. bu hem öğretici oluyor hem de üretilen ürünün kalitesinin artmasını sağlıyor, ustalık böyle ediniliyor. bu tarifler doğruysa mimarlık gibi alanlarda yeniyi arama - işinde ustalaşma gerilimi kaçınılmaz.

bu noktada aslında sorulara bir seri cevap vermiş oldum. ama eleştiri kelimesini de sınırlı sayıda eleştirel pozisyonun kısmi bir taksonomisini vererek açımlayayım, sonra ne cevap vermiş oldum onu anlamaya çalışayım.

B ve C__eleştirel pozisyon ve pratiğin bir kaç türü: bir eksik-taksonomi

eleştiri denen şey katman katman.. ölçek ölçek. eleştirilen şey açısından bakarsak bu bir söylem olabilir, bir iş yapma tarzı, bir kurumsallık olabilir. eleştirel olan işin kendisine bakarsak (1) işin içeriği, ürünü eleştirel olabilir.o alanın bazı kodlarını zorluyordur.. o kodlar her durumda ortaya çıkar, genel geçer olmayabilirler. (mesela benim açımdan bu mimarlık ve tasarım yarışmaları olageldi. orda bazı konvansiyonlar, bazı kabuller, disipliner kodlar anlık olarak katılaşır, görünür hale gelip önümüzde durur. bu tasarımcıları dertlendirebiliyor.) ama bana kalırsa daha önemlisi, (2), üst ölçekte, meselenin nasıl ele alınacağına yönelik bir tavır bir eleştiri içerebilir: pratiğin kendisi bir eleştiri olabilir.. "bu başka türlü de yapılır".. ya da "bu başka türlü yapılsın".. o pratiği, o alanı yeniden tariflemeye koyuluyor.. ya da o alanın iş yapma yollarını dönüştürmeye koyuluyor.. bu tam da stüdyolarda sorgulanacak şeydir. bir ofisiniz varsa daha iyi elbet.. ya da ofis modelini sorgulamak da söz konusu olabilir..

bazı öne gelmekte olan pratikler var, bunlar practice-led-resarch, research-by-design gibi adlarla anılmaktalar. bu tip süreçlerde çoklu-disiplinlilik aranıyor, işte sanatçı ve bilim adamı tasarımcının partnerleri haline geliyor ve bu tip bir sürecin hem araçları hem de üretiminde iki alanın da etkileri gözleniyor. söylem gittikçe bir sanat projesinin söylemi gibi kurulmaya başlanıyor, işte bu anlamda artists-in-labs denen alanla kardeş olunuyor, öbür tarafta da araştırma lafı metaforik olarak kullanılmıyor. bu tasarım sürecinin bir araştırma boyutunu içermesi anlamını da taşıyor. bir takım yeni bilgiler üretiliyor ama her bir metot sürece has olabiliyor. yine de işte bir varsayımınız var, bu malzemeye, taşıma sistemine, işleyişe ya da ruhsal etkiye dair olabilir, ya da tümüyle biçimselliklere ait olabilir, mesele biçimin üretimi olabilir... yani bir üretken fikriniz var. peki bunun sonucu beklendiği gibi olacak mı? işte bunu deneylerle araştırmak söz konusu oluyor. ayrıca sürecin tümü de bir araştırma olarak görülebiliyor. bu tasarıma has bir bilginin, yani sözsüz, pratiğe emdirilmiş bir bilginin, beceri olarak taşınan bir tür bilginin araştırılması ve üretilmesi anlamına da gelebiliyor..
[bi kaç örnek new-territories: spekülatif pratik, spekülasyon yönelimli araştırma.. biri de naja & de ostos. ya da mesela RIBA ödüllerinin sitesine gidip mimarlığın araçlarının nasıl düşünme ve üretme süreçlerine, nasıl kuvvetli anlatılar üretmeye muktedir olduğunu görmek de çok heyecan verici...

D__dert ve bagaj

ama sorgulamak için de sorgulanmaz. bir derdiniz olduğunu varsayıyoruz. karşınıza çıkan bir sorunun sizde bir dertlenme bir hareketlenme yarattığını varsayıyoruz. bu ise kişinin entelektüel bagajıyla birebir ilişkilidir. bu bagaj yoksa eleştiri de ortaya çıkmaz. yaratıcılık da ortaya çıkmaz. eleştirel pratik ortaya çıkmaz.. ne demek bu?

eğer tarihsel anlamda yaratıcılık hedef alınıyorsa, ki entelektüel alanlar için çok önemli bu hedef; yenilik bu alanların heyecanını yeniden üreten şeydir, o zaman araştırma insanın çeşitli anlamlarında yeni bilgiye erişmesi ve yeni ürünü üretmesi sürecini tarifliyor. yeniyi üreten araştırmadır. bunu parodisinden ayırmak lazım. yani serbestlik kendi başına insanı kudretli kılan değil. kudretli kılan üretir. pozitiftir. serbest bırakılmak negatiftir ve kudretli kılan o değildir. serbestlik ancak kudreti yaratanın olanağını kapatmamıştır, o kadar. insanı kudretli ve üretken kılan serbest bırakılmak değil, birikimdir. bu birikimin çeşitli yönleri bulunuyor. üretmeye dair beceriler olarak adlandırılabilecek, insanın kullandığı araçlara hakimiyetini de içeren, ama onun organizasyonel ve sosyal becerilerini de içeren.. ama aynı zamanda geniş bir kültürel alandan derleyip toparladıklarını içeren.. çalıştığı alan başta olmak üzere... işte lawson'un entelektüel bagaj tabiri böyle bir birikim alanını ifade ediyor.. kudret bu araçlardadır. ben öyle inanıyorum ki, yaratıcılık pozitif olandan kaynağını alır. dert de kaynağını ordan alır. dertlenmek eleştirel pozisyonları ve yeniye dair bir arayışı tetikler. entelektüel bagaj burda yeniden devreye girer, araştırmacıya o yeni yolları üretme ve arama kudreti kazandırır. yani işin her noktasında işler, bir makinedir o. 

E__şimdi de yukarıda açılan paketleri cevaplarımı da üreterek birbirine entegre etmeye çalışayım.

eleştirel olana dair bir kaç spekülatif tanım var. mesela 'genç henüz toplumsal düzende yerini edinmemiş o düzene katılmamış olandır, eleştirel gücü de ordan gelir' derler. 'sisteme katılmış olan da reküpere edilmiştir' derler. bunlar esasında yeterince gelişmiş tarifler değil. bu halleriyle açıkladıkları kadarını da bulandırıyorlar.
ikinci olarak, eleştirel pozisyonun doğrudan mevcut muhalefet kalıpları içinde yer almasını, alışageldiğimiz muhalefet hatlarına eklemlenmesini de beklememek lazım. eleştirel olan mevcut hatlara da bir alternatif, bir eleştiri getiriyor olabilir. hiç muhalif bir tavır da içermeyebilir... muhalif eleştirileri eleştirir. o zaman bilim kurgu gibi alanlar da eleştirel olanın alanına giriyor elbet.. yeni babil, archigram, zaha hadid, rem koolhaas, BIG, new territories aynı düzleme geliyor.

insan pek çok kurum ve failliklerin dağılmalar atlasına karışıyor. ilk başta bagajı tümüyle boş değilse de bir tasarımcı olabilmesi için epiy doldurması lazım o bagajı.. o bagajı doldurmak kitap rafını doldurmak gibi değil, insan orda kendini oluşturuyor aslında. bir makina gibi kendini üretiyor. burda o dişliyi çıkar bu yapıyı değiştir diye böyle kolayca değişebilir bir şey olmaktan çıkıyor. beden gibi sıkı sıkıya entegre olmuş kolay kolay müdahale edilemeyen bir yapı oluşuyor. bu tüm bir tasarım-ömrü sürüyor.

bu süreçte eskiyen bir şey varsa o fikir değil aslında, yani bu durumu bir fikrin artık alışılageldik hale gelmesi diye de anlayabilirdik belki ama burda aslında bir hayat boyu inşa edilmekte olan bir pratikten söz ettiğimizi unutmamak gerekir. o yüzden işte bir noktadan sonra bazı ustalar hep tekrar ediyor gibi görünüyor, en azından uzaktan. çünkü onlar artık bir keşif hattı üzerinde üreten birer üretken makineye dönüşmüş, hatta öyle ki onlar belki böyle bir makinenin yüzü sadece. bir mimarlık ofisi böyle mesela.. ofisin yüzü olan mimar o makinenin parçalarından biri. bazı parçalar değişir, üretkenlik tarzı, bir tür kurumsal faillik baki kalır... bunlar böyle tamam şimdi bambaşka şekilde işlesin denip dönüştürülebilir yapılar değil. bir stüdyo da böyle bir kurum olabilir.

o zaman tabi ki her kuşaktan her failler karmaşığı birer paket oluşturuyor demek gerekir. her karmaşık fail, her gelişmekte olan üretken kurum, kendi beslendiği ortam ve dönemde edindiği güncel anlayışlarla yeni bir paket oluşturmaya girişir. burda gerçekleşen adaptasyondur ve dünyanın hızlı dönüşmesiyle alakalıdır bu.
yeni makineler inşa edilmektedir. eğer bu tüm bir topluma ve tüm bir üretken disipline eklemlenme süreci üzerinden düşünülürse aslında neden, nasıl olup da, kimsenin gerçekten tüm bir hayat ve üretimiyle eleştirel kalamadığı da anlaşılır. sadece atomik anlarda atomik eleştirel işler üreten bir fail bulunmamıştır. insan cinsinden fail, topluma eklemlenen bir hayata ve bir seri kuruma dağılmıştır. kurumlar da bir seri mekanizmanın, makinanın, failin, sistemin katmanlaşmasından oluşan karmaşıklardır.

dolayısıyla burada korkacak şey de yok. eşyanın doğasından bahsediyoruz sanki. takipçilerin olunca konumundan neler kaybediyorsun? bir şey kaybetmiyorsun. senin yaptığın aslında yeni ve biricik bir üretkenlik kurumu, bir tür yayılmış üretken faillik oluşturmaktı. bazı noktalarda bu belki tarihsel anlamda yenilikçi ve esinlendirici bulundu. bu mümkün. ve yeni, ortaya çıkar çıkmaz eskir. ve ama sen başka bir yepyeni durum üretemezsin. yani şöyle değil: sen yeni bir ürün ürettin, bu bir pratiğe bir alışkanlığa bir tekrara dönüştü, değil. sen bir üretkenliğin parçası oldun. sen bir adet pratik ürettin ve belki bu bir ara yeni oldu. bakıştaki tersine çevirme minör görünmekle beraber panelin konusu olan soruları bize yeniden farklı şekilde sordurtacak kadar önemli geliyor bana.

F__son olarak, yeni üretim / yeni üretkenlik tarif etmek bu bağlamda ne demek olabilir?

mevcut bir hattı eleştirmenin, ordan ayrılmanın işleyişi ne? nasıl oluyor? yeni referansları ve yeni makinecikleri, içinde bulunduğun kurumsallıkların üretmediği makinecikleri sistemine dahil etmektir bu.. bu referansların bir kısmı sen başka yere baktığın için, zamanla senin üretmeye başladığın şeyler olmaya başlayabilir.. burda bir otonomlaşma ortaya çıkıyor. mutlak bir anlamda değil. görece.. kısmi olarak. yeni bir paket, yeni bir kurumsallık...

tüm bu süreç ile baş edebilmek o kadar kolay olmayabilir. psikolojik destek gerekiyordur belki. sürekli bir sınırlara zorlamayı iş edinmiş insanlar var. sürekli ünlü kalmaya, sürekli başarılı görülmeye tutkulu tipler bunlar. bu da tuhaf. insanın, gençlikte, içinde bulunduğu alanlarda bir yer edinmek üzere bir sertliği var. o bazen cahil cesareti de olabiliyor. ama ancak o cesaret, o kendini bilmezlik seni harekete geçirirse başka bir pozisyon inşa etmeye doğru yola çıkabilirsin. yoksa içinde bulunduğun kurumsallıklara yayılan bir failliğin olduğu için tümüyle onların mekanizmaları seni üretecektir. yeniyi üretme potansiyeli olsa olsa bu sebeple o gençtedir; o yeni koşullar içinde, yeni referanslarla ve yerini açmanın kaba cesaretiyle yetişmekte olduğu için. ama bu o gencin az birikimli oluşu gerçeğini değiştirmez. ve, yani, ustalaşma süreci onun muktedir hale geldikçe, üretkenleştikçe şekillendiği ve dolayısıyla aynı anda sınırlandığı, tariflendiği bir süreçtir.

yenilenmenin nasıl olacağıyla ilgili bir cevap vermiş oluyoruz böylece. üretken kurumsallıklar, üretim organizasyonları, makineler, bunların yenilenmesi yavaştır ya da hatta olanaksızdır, onların olurları, potansiyelleri de belirlenmiştir artık. yeni sözü yeni kuşakların şekillenmesi oluşturur. usta kendini eleştirse de bunu üretkenliğe çevirmesi zordur.

söz eleştiriye zaten kapanamaz. ama eleştiriyi yeni kuşaklar, yeni pratikler üzerinden yaparlar. öyle sözle de olmaz. yeni üretkenlikler, yeni makineler oluşturarak olur. ve sonra onlar da açtıkları alanla birlikte şekillenir ve bir anlamda katılaşır. birileri yeni pratikleriyle çıkar gelirler. bunun eşyanın doğasıyla alakası var. eleştiri kapılarını açık bırakmak kimsenin görevi değil. bence böyle bir soru yok. gençler kendi pozisyonlarını savaşarak ve üreterek edinirler. bu güç onlarda vardır. biyolojik yapımızda var belki..

Z__arka söz (panelde aldığım notlardan da aşağıdaki bir derlemeyi yaptım)

yeni neden şart?

esasında yeni şart değil. her dönem ve her kültürde aranmış bir şey değil. ama biz bu zorlamayı hissediyoruz bu doğru. bir tür ruhsal şart bu. zira ilk olarak, dönemimiz çok hızlı dönüşüyor. ikincisi, ekonomimiz yeni ürün üzerinden işliyor. içinde bulunduğumuz ekonomiler ve yönetim organizasyonları dünya çapında rekabetçi kalabilmek için bizi bu yeni şartı ile donanarak üretmek durumundalar bugün. bu tabii böylesi bir dünyada bizi de daha güçlü kılıyor. yenici olanın da rekabet şansı yükseliyor belki? böylesi bir dönemde, yeni, eleştirel ve yaratıcı ana akımdır ve kurumlar gençler üzerinde yeni yanlısı bir baskı oluşturuyor. yani kişisel açıdan bizim bir tutku, bir heyecan, bir hobi olarak deneyimlediğimiz yeni arayışının kaynağı o kadar da soylu olmayabilir.

yeni nasıl mümkün?

kısa vadede, yeni bilginin araştırma üzerinden geliştirilmesiyle. bu bilginin, tasarım alanında önemli başlıkları şunlar: 1. bakış, 2.araç, 3. ürün, 4. üretken kurumsallık (savaş makinası?)

orta vadede, işte bu üretken kurumsallıkların paket paket oluşturulmaları..

uzun vadede, evrimsel bir bakış ile, bir popülasyondaki bireylerin yenilenmesi gibi, üretken kurumsallıkların rekabeti üzerinden.. sürekli yeni kurumlar çıkıp yeni tarafındaki cidarları esnetecektir, eski kurumsallıklar cidarlar ötelere açıldıkça içerlerde, merkezde kalacaklardır elbet. silinip gidene kadar... burada bir kahramanlık yok. ihtiyaçlar, koşullar, itkiler ve savaş makineleri.

21 Aralık 2012 Cuma

jüricilik motoru

öte yandan, içe-çökmekle yakından bağlantılı görünen bir diğer hususun ise ben farklı mekanizmalar üzerinden geliştiğini düşünmeye başladım. jüricilik kurumu jüricilerin sırtında yüceldiği kadar jüricilerini üretiyor da. sanki hep aynı insanlar gelip aynı jüricilikleri yapıyormuş, bu durum paralel olarak panelcilikler, lekçırcılıklar vd. diye gidiyormuş diye düşünüyoruz ki bu evet aynen böyle oluyor. ama bu noktada mesele şu, bu jüriciler jüriciliklerini hakediyorlar genelde. (1) çağırıldıklarında geliyorlar (ki bu o hengame içinde bir de ekstra etkinlikler örgütlemek durumunda kalan yürütücülerin hayatını gerçekten kolaylaştırıyor), (2) ağızlarını açtıklarında anlamlı şeyler söylüyorlar (ki bu yığınsal eğitim tarzında yorgunluktan arta kalan verimli zaman göründüğünden daha önemli, kulaklar ve zihinler anlamsız gevelemelerle aşındırılamayacak kadar değerli), (3) performansları jüriyi canlandırıyor (ki baygın ve sıkıcı bir jürinin aksine, kuvvetli performans verimli zaman miktarını artırıyor) ve (4) eğer artık tanınmış jüriciler haline gelmişlerse jüri etkinliğinin değerine isimlerini ekliyorlar, işin ciddiyeti ve görünürlüğü artıyor. ve ne kadar çok çağrılırlarsa ve zanaatlerini ne kadar çok icra edip geliştirirlerse, aynı bir yıldızın oluşma sürecinde olduğu gibi, sonraki çağrılmalarını o kadar garantiye alıyorlar ve bu motor bir çalışmaya başladı mı işte o her yerde karşımıza çıkıp duran aynı yüzlerden bir diğeri haline geliyorlar. burda bir kaçınılmazlık var.

hayır sokratik bir 'iyi' değil

sürekli geziyoruz ama hep kötü yer, tatsız durum, eski mekan. hep alandayız ama kendi zihnimizin ve kurumumuzun içinde kalmak üzere. kapısız penceresiz monadların kentin her bakış noktasına yayıldığını ve tüm perspektifleri ürettiğini umuyoruz. serbest bırakılınca fail kentteki ve mimarlık kültüründeki farklı bir bakış noktasını üretmek üzere muktedir kılınmış olacak. ama atomik fail bir yanılsama ve kapıdan çıkmadan kente ve mekana gidilmiyor. kentin neresine taşınırsak taşınalım hep kendi binamızın içe doğru bakışını yeniden üretmeye devam ediyoruz (demek 'intansif' bu anlama geliyor). işte hem lisans hem de lisansüstü eğitimimizin içe çöküş sebebini buldum nihayet (buna da 'implode' deniyor). bana bravo. iyi mimar olmak için sadece mimarlığın üretim süreçlerini içselleştirmek yeterli değil. iyi mimarlık tecrübe etmemiz lazım. ve tabii bu sorunun peşinde sürüklediği diğer bir sorun, bizi daha kudretli kılacak araçları edinmemiz gerekiyor. ama bu araçların lüzumlu olduğunu idrak edebilmek ve o araçları aramak ve kullanmak için de iyi mimarlık hattı üzerinde yolculuk ediyor olmak gerekiyor. meselenin lisansüstü kesiminde ise, alana gidip boş boş bakmak var. ve sürrealist resimler olarak grafikler, şemalar, haritalamalar ve tablolar. akademik alanın ürettiği tüm kuru ve teknik ifade biçimlerinin öznenin öznelliğini ifade etmek üzere boyadığı resimlere dönüştüğünü görüyoruz. bunun için alana gitmek de gerekmez. bu özne herşeyi zaten bilmiştir. dışarıyla tanışmaz. kapıdan çıkmaz. kurum içe çöker. kurum sadece içten beslenme (inbreeding) yüzünden içe çökmüyor demek istiyorum. asıl sebep baktığı yere bakmamak, incelediğini incelememek, ilk fikirlerini sınamamak. her ders okuma parçalarının oluşturduğu bir evren ve onu anlatan bir felsefi sistem kuruyor. dünya görüşü ise zaten hazır. kurumdan tevarüs edilmişti. bu noktada geri kalan herkesten beklenen bu içe dönen egzersiz hakkında yapıcı eleştirilerde bulunmak, yani gerçek eleştiri işlevini askıya almaktır: idare ediniz.

(ha, bi de ne diyicektim: işte o yüzden 'research-by-design' ya da 'practice-led-research'.)

20 Aralık 2012 Perşembe

ipnotize

inbreeding'in (içerden beslenmek diye çevrilebilir belki) özellikle lisansüstü eğitimi veren kurumlar açısından bir sorun olduğunu görüyoruz. lisans eğitimi açısından çok da emin değilim. belki dışarıdan gelenler ve içeride kalanlar arasındaki bir dengeyle alakalıdır lisans programlarının hali havası. ve ama lisansüstünde aynı hocalar, aynı öğrenciler, aynı jüriler, aynı okumalar, aynı yazmalar, aynı bakışlar, aynı fikirler ve aynı projeler dönüüp duruyor.

14 Aralık 2012 Cuma

onu öyle kabul ettim

masaüstü bilgisayarımın donanımında kusur olduğundan emin olduktan sonra bu bilgisayarın zaten benim olmadığını hatırladım. bunu bir araştırma projesi üzerinden üstüme zimmetlemişlerdi. bilgisayarı aldığım şirketin devlete vergi borcu çıkınca üniversite ödemeyi doğrudan vergi borcundan düşmüş, şirket de sanki iş işten geçmemiş, sanki elimden bir şey gelirmiş gibi benden rektörlükteki ödeme işlemlerini durdurmamı istemişti. iyi niyetle elimden geleni yaptıysam da en nihayetinde müşteri temsilcim beni atlatmaya başladı. işin kötü yanı ben de prosedürlerde bir takım hatalar yaptığım için işler gerçekten karışabilirdi. henüz bilgisayarı teslim almamıştım ve şirket bilgisayarı bir şekilde bana vermemeye çalışıyordu. yıllarca süren mahkeme süreçleri yaşanabilirdi... bir yaz başıydı, avludaki şezlonguma kavuşmuş, kahve eşliğinde okumaktaydım. şezlongdan güzel bir ikindi vakti apar topar ve gergin bir öfkeyle kalkıp mecköy'e gittiğim ve kavga dövüş, güç bela ve kan ter içinde bu bilgisayarı toplattığım ve eve götürdüğüm günü iyi hatırlıyorum. bu bilgisayar, her ne kadar işime çok yaradıysa da, bir rahat huzur da yaşatmadı bana. erörler, sorunlar, açılmamalar, kapanmamalar, anlamsız biçimde çöküp duran evrim süreçleri... uygulamalarımı ve projelerimi bana gün yüzü göstermeyen rahat huzur vermeyen bu bilgisayarla boğuşma halinde yürütmüşüm. şimdi tabi bu haliyle bile bilgisayardan verim almanın bir takım yollarını geliştirdim. eşyanın doğasına hep saygıyla yaklaşmışımdır. geriye bakınca, bu doktora sürecinin hiç bir katmanı da daha kolay yol vermedi zaten. en sonunda o süreci de kendi halinde kabul etmeye başlıyor insan. zaman içinde insan burda kendisinin asıl fail olmadığını daha iyi anlıyor. araştırmacı doktora yapıyor değil. araştırmacı tüm failler katmanlaşmasının bir kesimine yayılıyor. bir akışı sabır ile ve sükunet içinde gözlemek, onu sürekli itip kakmaktan daha uygun bir tavır. belirli anlarda, zaten süresi gelen neyse, o yapılıyor. yine, araştırmacı projeler yapıyor değil, projelerin zamanı geliyor ve araştırmacı işe koşuluyor.

projelerin zamanı

günler kısalıyor. bunu günbegün penceremden güneşe bakarak ölçebiliyorum. günler hızlanınca tünelinde yol aldığın bir projenin dışındaki herşey bulanıklaşmış. haftalar hızlanıyor, bunu takvimime göz attıkça anlıyorum. haftalar hızlanınca verdiğin sözler ve periyodik faaliyetler apansız gelip çatıyor, hazırlıksız yakalanıyorsun. aylar hızlanıyor, önümdeki yılı kurgularken anlıyorum. bir süre pek çok şey için zamanım olmadığını hissettiren de bu. dolayısıyla doktora dışındaki büyük projeleri rölantiye alıp savunma jürisine doğru yol almanın zamanıdır. çünkü bu prosedür başladı. üzeri imzalı ve imzasız bir takım kağıt grupları failler ve merciler arasında paslaşıldı. projelerin tamamlanması, metnin düzeltilmesi ve makeleler. iş çok. tam saha pres ister.

ve yerlerine kim

öbür tarafta bir grup insan yeni bir yasa hazırlıyor. doktoradan ve asistanlıktan atılışlarımın yeni bir tanesi hazırlanıyor da denebilir. üç beş ayda bir okulumdan atılacağımı öğreniyorum. öğrencilik prosedürleri yüzünden atılıyorum, araş.gör.lük yasaları yüzünden atılıyorum, orduya dair yasalar yüzünden atılıyorum.. atılıp duruyorum. benle birlikte bir sürü insan daha işlerinden atılıp duruyorlar. hani biz iş buluruz, bize bişey olmaz ama içinde yer aldığımız kurumdan koparılmış oluyoruz. yeni bir atılmamız da bu yeni yükseköğretim kanunu vesilesiyle olacak gibi görünüyor. doktora bitince atılacak gibiyiz. esasında memleketin yeni bir yükseköğretim yasasından muradı bellidir, üniversitelerin özerkliği ve üniversiteler içinde fakültelerin özellikle akademik konularda daha bağımsız olabilmesi. ve bu tabii mali politikalarda ve kadro politikalarında karar aralığının genişlemesini de içermeli. sonra her üniversite ve bölüm kendi idari ve akademik geleneklerini özerk biçimde geliştirmeye devam edebilir. hani olmaz ya, daha yatay ve şeffaf idareler olsa olsa böyle kurulur. tabii daha despotik ve düşey olanları da böyle kurulur. ama onlar zaten her yandalar. nerdeyse tüm küçük bölümler birer derebeylik halinde ve bazı büyük bölümler de oligarşik idareler altında zulüm görmekteler.

yükseköğretim sistemimizin ihtiyacı belli de, bu yasanın hazırlanma ve tartışılma süreçlerinde gördük ki, siyasi iktidarın bu yasadan muradı başkadır. aslında iktidar, yapmak istediği bazı değişiklikler olsa da, şu anki sistemi çok da değiştirmek istemiyor. ve yasanın oluşturulmasındaki katılım sürecini bir konsensüs arayışından ziyade bir rıza oluşturma süreci olarak kullanmak istiyor (yine de, en azından, anayasa ve yüksek öğretim yasaları süreçlerinde katılımcılık söylemi bir kere kutudan çıkmış oldu). çeşitli işaretler bize gösteriyor ki, bu iktidar döneminde anlamlı bir üniversite reformu mümkün olmayacak. yasayı hazırlamakta olan ekip tartışma sürecinde yaygın biçimde itiraz edilen başlıklarla ilgili olarak prosedürü evirip çeviren ama sonucu değiştirmeyen sözde-düzeltmeler öneriyor. tüm bu tartışma sürecinin sonunda, ilk taslakta yer alan tüm hedefler sonuçta bir şekilde yeni yasada yer alacak gibi... minör (ama bizim için önemli) başlıkların da kaderi böyle olacak...

eğer öyleyse, bizim bağlı olduğumuz ve şu anda üçlü bir yapı arzeden araş.gör.lük kurumu tek tipe inecek ve öğretim üyeliği ve araş.gör.lük arasındaki süreklilik kesilecek demektir. yasa çıktığı anda doktorası bitmiş araş.gör.lerin çoğu üniversitelerinden atılacak demektir (ve muhtemelen araş.gör. kadrosundaki öğretim görevlileri de). işin ilginç yanı yasada üniversitedeki akademik hayatı olumlu etkileyecek önemli bir düzenleme yok. zira yasa aslında şu sorulara yanıt oluşturmaya çalışıyor: yök aradan çekilince siyasi iktidar üniversiteleri yönetmeye nasıl devam edecek? yeni kurulan anadolu üniversitelerine nasıl kadro bulunacak? büyük üniversitelerin mevcut genç kadroları nasıl boşaltılacak? (ve yerlerine nasıl ...)

12 Aralık 2012 Çarşamba

daha çok beyin!

proje bir noktada içine girip insanı ele geçiriyor. belki araştırmacı projeyi geliştirdiği kadar proje de araştırmacıyı şekillendiriyor; bir golem olarak! bu olguya çiftleme, ecnebicesiyle coupling diyoruz. golem haline gelen araştırmacı bir fikrisabit doğrultusunda bilgisayar ekranına gömülecektir. dışarıdan görünen bilgisayar başında oturan, gözleri donuk, algıları kapalı tahtadan bir beden olmakla beraber içeride tuhaf bir keyif akar. çünkü bu proje çok heyecanlıdır. revizyonların her biri azami önemdedir. sonuç akademik açıdan mükemmel olacaktır.

(golemin de canı vardır. içeridedir ama.)

11 Aralık 2012 Salı

otomatik

şu ara uğraştığım iki projeden ilkinin kodunu toparladım, program çalışıyor. proje kafası biraz takıntılı ve tek yönlü. dili de düz ve kestirme. içerde daha hızlı dönmeye başlayan dişliler var gibi ve çabuk çabuk bir yere yetişiliyor. aslında tüm diğer başlıklar araştırmacının hayatında sürekli tur dönüyor. akademiğin çok katmanlı karmaşası aynı turu dönüyor da denebilir. stüdyolardan, yarışmalardan, jürilerden ve vasattan bahsetmek lazım. ve projelerle, kodlarla, testlerle ve kod yazma zanaatıyla ilgili de anlatılacak şeyler oluyor... ama proje kafası, mevsimler, hava durumları ve ruh halleri.

8 Aralık 2012 Cumartesi

glibc'yle barışmak

öncelikle müjdeler olsun (bana). sorunu tespit edince segfault meselelerini çözdüm gibi görünüyor. ayrıca yeni masaüstüm de keyifli oldu. fakat bir sorun aradan çekilince tümüyle unuttuğum bir diğeri ortaya çıkıverdi, glibc detected... glibc! şimdi nihayet anladım ki tespit edilen şey glibc değil. glibc kötü bişey değil. iyi bişey. glibc en temel işlevleri yerine getiren c kütüphanelerini içeriyor. ve program çalışırken hayati bir erör tespit ediyor. benim durumumda memory corruption. fakat bu neden oluyor, onla ilgili bir fikrim yok. belirsizlikler ötelendikçe ben de zanaatımda eşik atlıyorum.

copy.deepcopy

peyki. bilgisayarı çökerttikten sonra bekleneceği gibi takıntılı bir zihin durumu içine girerek bilgisayara amansızca saldırdım. linux mint kurdum ki aslında bu da ubuntu, sadece desktop'u sevdiğimiz eski kullanışlı gnome'un işlevselliğini devam ettiriyor (hem ubuntu hem gnome gayet güzel çalışan bu arayüzü kenara bırakıp başka kulvarlara girdiler). çeşitli opsiyonlar arasından keyifli ve işler bir arayüz konfigüre etmek, keyfime göre düzenlemek, kullandığım program ve modülleri yüklemek, kullandığım datanın en önemli kısmını harici disklerden ve internetten yerlerine aktarmak derken epey bir zihin mesaisi harcadım. şimdi, benim bilgisayarımı çökertme sebebim gdb denen bir debugging aracını python'a ait detayları da rapor edecek şekilde kullanabilme arayışıydı. bu debugging aracına ihtiyacım vardı zira segfault'un nerede ortaya çıktığını anlayabilmem için python'un kendi debugging araçları yeterli gelmiyordu, terminalde çalışan bir debugger kullanmak gerekiyordu. hepsi çok makul. tabii ki öyle. peki kim bilir kaç gün, kaç saat ve kaç eblehleşme anı sonunda hangi noktadayım? kötü haber: başladığım noktadayım. iyi haber: ama zaten gelmek istediğim nokta tam olarak bu. ya da iyi haber: başladığım noktadayım. kötü haber: zaten bulunduğum yere gelmek için günlerdir çalıştım. hayır bir yere de gitmedim. hep burdaydım. bunda bir tuhaflık yok. bilgisayarlarla olan uzun imtihanımda bir kazanan bir kaybeden yok. sonuçta çözüm zaten baştan beri buracıkta. bir seferinde düğmesine basmak oluyor, bir seferinde belki kapatıp açmak. bazen misafir tamir kitiyle beraber geliyor, bazen de işte sadece herşeyin yolunda olduğunu idrak edip kaldığın yerden devam ediyorsun. bundan bir ders çıkartmak şart. bu bir masal kurgusu.

(hm.. demek copy.deepcopy.. şimdi mümkünse bu sorunu nasıl aşacağımı anlamak...)

5 Aralık 2012 Çarşamba

doğrubütün

madem workshoplar erteleniyor, madem önce donanımlar sonra yazılımlar çöküp duruyor, madem segfault'lar ziyaretimize geliyor, madem bir proje sürecinin takvimi tüm sorunları yeniden ziyaret etmeyi gerektiren kaçınılmaz bir döngü arzediyor, o zaman doktora sonrasına ertelenmiş revizyonlar tekrar ajandaya yazılır. tüm bunların araştırmacıya ilettiği tavsiye sabır, sebat ve sükunettir. bu iş doğru bütün yapılacaktır. quad-tree mi r-tree mi karar verilecek (r-tree), prosedürler optimize edilecek, veri yapıları daha dikkatli kurulacak, sefault'ların dibine inilecek (ya da daha doğrusu çıkılacak), zindelik prosedürleri yenilenecek, sonuçlar mimari tasarım açısından daha anlamlı hale getirilecek, yani zamanında alelacele, koştura koştura, yarım yamalak, eksik, ilk seferlik, ve yetersiz testler ile uygulanmış bir titrek uygulama doğrubütün nihayetine erdirilecektir. sürecin yavaşlamasının sonucu bu anlamda olumlu olmuştur. madem ben de doktoramı dört başı mamur bir proje üzerinden bitireyim. zira altından bir yumurta bir yere dayanmış, ben onu doktora sonrasına ertelemişim. çıkar kurtul.

eski düşmanım segfault

karın ağrıları ve erörler, bunlar birbirine benziyor. insan yatıp bekleyebilir. ya da erörlerin dibine inmeyi deneyebilir. stack trace'de bir up bir down edip meseleleri anlamak gerekir. bu esnada, hastalığın ve gecenin ilerleyen bir vaktinde dikkat tümüyle yumuşayacak ve insan bilgisayarını çökertecektir. yapacaktır bunu. çünkü ubuntu'dan kurtulmanın zamanı gelmiştir de ondan. gdb ile python'un stack trace'ine ulaşmak gerekir. segfault'u köşeye kıstırmanın yolu budur çünkü. ve o segfault. o karın ağrısı.

29 Kasım 2012 Perşembe

beynimizin yüzde yüzünü


çünkü ortalama bir stüdyodaki 10 ila 20 (ve bazen daha da fazla sayıda) öğrencinin her biri insanın karşısına düşünmek üzere ayrı bir proje çıkarır. bu projelerin her biri ayrı bir mevkide ve farklı problemler üzerinden geliştirilecek. bu öğrencilerin her biri kendine has ve her biriyle kurulan iletişimin tarzı farklı. öğrencilerin her biri kendine has bir projeyi ona has bir tavır içinde ve yoğun biçimde takip ediyor. yürütücülerin her biri her bir projeye her seferinde sanki ilk defa görüyormuşçasına konsantre olup o projeyi takıldığı çentiklerden, içine düştüğü kuyulardan, altına serilen sürtünmeli yüzeylerden sıyıracak yolların bulunmasına eşlik etmek durumunda. projeyi sağdan soldan dürtükleyip onu takıldığı yerden kurtarmaya çalışmak da yetmiyor, projenin hedef, ilham ve bütünlüğünü sürekli yenilemek, yükseltmek ya da en azından bunların yerlerinde kalmalarını sağlamak gerekiyor. bunu yaparken her bir öğrencinin ruhuna uygun bir iletişim tarzını o öğrencinin ruhuna uygun bir ilerleme tarzıyla eşleştirmeli. ve bunun her duruma uyan hazır bir formülü yok. ve bu hakikaten insanın tüm zihinsel kapasitesini ve tüm insani ve mimari birikimini talep eden zor bir iş. insan, kendi hayatında, aynı anda kaç farklı projeye konsantre olabilir? ve o stüdyoda geçen 4 ila 6 saat içinde zihni arka arkaya bir pistonu sıkıştırır gibi yüzdeyüzlük mesaisine sıkıştırıp gevşetmek gerekiyor, projeden projeye.

bir stüdyo günü insanı neden eblehleştirir?

27 Kasım 2012 Salı

müdüriyetlerin baharı

bilgisayarın çalışmadığı bazı günler. ama düğmesine basıldığı halde bilgisayarın çalışmadığı o günler. düğmeye basınca tüm pervanelerin şöyle bir döndüğü sonra durduğu. yine basınca yine şöyle bir döndüğü ve sonra durduğu. yine basınca şöyle bir döndüğü durduğu. uyduruktan yeni yazışmalar ve işlemler de gerekli görüldü. ama neyin gerekli görüldüğü belli olsa herşey çok kolay olurdu. hızlıca çözülebilirdi. çeklistler donandığı hızla boşalırdı. o yüzden hangi yalandan işlemlerin gerçekleştirileceğini öğrenmek gibi daha zorlu bir aşama da sürece eklendi. orta avrupa üzerinden esen rüzgarlarla geliyor kış, peşinde karga donundaki kafka ile.. ülkemiz semalarından ayrılmayan martı donundaki murphy karga donundaki kafka'yla kentimizde buluşuyor. kavga gürültü ve çığlıklar kadıköy semalarını sarıyor, tüm beyaz yakalılar uykusuz. öte tarafta devletimizin kurumlarına bahar gelmiş, müdürler dertler müjdeliyor, hem de en yalandan olanları. memurlar şenlik ediyor, yığın yığın formlar ve dilekçeler yayılıyor masalara, bürokrasiyle donanıyor her yan... her yıl kış gelmeyecek sanıyorum. ama geliyor. ve daha fazla yalandan kağıt işi çıkarmayacaklar sanıyorum. ama çıkarıyorlar.

25 Kasım 2012 Pazar

inisiyatif cisminin sınırlılığı, sabır, süreklilik

kentsel dönüşümle ilgili bir toplantıda aktivist olduğunu söyleyen bir adam dinledim. nasıl her eylem-mücadele-direniş-kampanya hattının dar bir alana kapandığından ve nasıl esas olarak / sadece bu alana yakın olan kişiler tarafından yürütüldüğünden söz etti. fakat bu tespiti bir sorun olarak iletti. kendisine göre herkes her diğer eylem hattına da katılmalı ve tüm bu faaliyetler sınıf temelli bir muhalefet zemininde biraraya gelmeliydi. bence, o ne önerdiyse tam tersi.

24 Kasım 2012 Cumartesi

yarışma değil de katılım?

biz mini-teknokratlar, beyaz yakalı cinsi, eline güç verilse istanbul'u bir taksim noktasından kanırtıp yerinden oynatacak olanlar, katılımsızlık, merkeziyetçilik ve dediğim dediklikle karşılaşınca "neden bize sorulmadı", "ne kadar zevksizliktir" ve "yarışma yapılsındı" tepkilerini veriyoruz. esasında yarışma çok sorunlu bir mekanizma. ve aslında bir yarışma düzenlenmesi, bir karar alma süreciyle ilgili katılımın sağlandığı anlamına gelmediği gibi en iyi kararların verildiği ve en iyi projelerin elde edildiği anlamına da gelmiyor (öyle olsa çamlıca camii içimize sinerdi).

bir yarışma sürecinde tasarımı üretenler yine sanki-teknokratlar ve projeleri eleyip seçen jüriler de yine bir avuç kerameti titrinden menkul meslek insanı, bir iki bürokrat ve bir iki seçilmişten müteşekkil. bu jürilerin en iyi entegre edilmiş fikir-karar-tasarım demetlerini seçmesi bekleniyor. ama en başta, ofisinde durmakta olan bir grup meslek insanının, durdukları yerden, kendi bakış açılarından, böyle projeleri üretip üretemeyecekleri belli değil; demek istediğim, konunun tüm taraflarının ihtiyaç ve arzularını farkeden ve uzlaştıran, en azından hesaba katan tasarımların bu yolla üretilip üretilemeyeceği meçhul. daha başka sorunlar da var, bir yarışma sürecinde ortaya çıkan ve nihai uygulamada yer alması iyi olacak pek çok anlamlı fikir belki de içlerine entegre oldukları projelerin öteki zayıf yönleri yüzünden elenip gidiyorlar? bazen de sırf jüriler anlaşamadığı için kimsenin aslında içine sinmeyen projeler seçilebiliyor.

öte tarafta, katılımcı bir karar alma sürecinde, bu kentsel alan her neredeyse, orası kimleri ilgilendiriyorsa, konuyla ilgili tüm kesimlerin fikirlerini çeşit çeşit ve katman katman katılım stratejisiyle elde etme seçeneği duruyor. bu sürecin hiç bir yerinde bir tasarım ya da fikir yarışması yapılmayabilir. ama tasarım yapılıyor. demek istediğim, sürece katılamayan ama katılıyor olması gerekenler meslek erbapları değil, onlar zaten projeyi üretip uygulayacaklar, onlar her durumda katılıyor ve karar aralıkları mesleklerinin ölçeği elverdiği ölçüde geniş.

ne katılım meslek erbaplarının görüşlerinin alınmasından ibaret, ne de yarışma meslek erbaplarının görüşlerinin alınması için verimli bir yöntem.

7 Kasım 2012 Çarşamba

kıtırt

beadle'a mail attım. bu nasıl oldu inanamıyorum. beadle cübbe giyen bir insan. elinde bir asa tutuyor. asanın tepesinde bir metal küre var. beadle bu asayı yere vuruyor. yere vuruyor. bu gerçek. bunlar oluyor.

6 Kasım 2012 Salı

bu bir workshop

ve bir gün doktora geri gelir. yanında yeterli miktarda vicdan azabı da getirmiştir. çünkü bedenin ve galiba zihnin de aynı anda işgal edebileceği mevki sayısı 1'dir. ama takvimdeki aynı anı talep eden önemli meselelerin sayısı 1'den fazla.

koca bir doktoranın bitiminin nasıl olup da dandik bir workshop'a bağlı olduğunu da anlayamamak. o workshop yaptığım her şeyden daha değerli. yaptığım her şeyi bu, dandik, workshop, anlamlı kılıyor!?

5 Kasım 2012 Pazartesi

fırdönen

bunu yaz başında yazmışım, okuldan atılmak üzereydim:

"bir hava değiştirdim döndüm, hava değişti değişti döndü durdu. izmir çok sıcaktı. doktoram bitecek. bunun bir takvimi vardır. yapılacak işler makul miktarda. belki de bilgisayarımdaki tüm verileri bir hard diske aktarmam gerekebilir. tabii önce bir hard disk almak. bir flaş bellek de olabilir. sonra tüm kişisel ayarları da yokedecek şekilde bilgisayara format atmak. sonra laptop için de aynısını yapmak. sonra hard disk için de. ve flaş bellek için de. ve tabii lazer printer ağırdı onu taşıtmak için birilerini çağırmak gerekir. sonra tüm bu yükler gittiğinde eee ile bir blog entry'si girmek güzel olabilirdi. eşyaları bir depoya yığmak ve başını bir saçağın altına uzatmak. sahanın ortasında kendi eksenin etrafında üçyüzatmış derece dönmek ve kaderini ellerine almak."

yarışmalar

uzun zamandır mimarlık yarışmalarının olumlu yönlerine odaklanmaya çalıştım. esasında bunlar mevcuttu ama her biri aleyhinde bir takım argümanlar da akla geliyordu:
yarışmalar genç tasarımcılara adlarını duyurmak ve iş almak için bir şanstı? (oysa kazanan projeler bir çok durumda inşa edilmiyor.)
körelmemek, süreklilik sağlamak ve kendini geliştirmek için bir bahaneydi? (ama ülkemizdeki yarışmalar yerel modaların takip edilmesini teşvik ediyor, bir mimari figür -edebi sanatlarla kıyaslayınız- ya da meme[?] hakimiyet kazandığı zaman bunun olası yeni yaklaşımlara galebe çalma ihtimali yüksek. kazanan neyse ona oynayan mimarlar türüyor. ve bunu iyi yapanlar var, eyvallah, ama dünyada inşa edilen binalardaki çeşitliliği gördükçe yarışmaların ülkemiz mimarlığında çeşitliliği teşvik etmediği hissediliyor.)
hızlı ve ustaca iş çıkarma yetisini geliştiriyordu? (evet, belki, ama mimarlıkta işin sonuna kadar, yani binanın inşasına ve hatta kullanımına kadar çeşitli ustalıkları sürdürmek gerekiyor, yarışmaların ise bununla ilgisi yok. yarışmalarda oluşturulan imgenin ötesine geçmek ve etraflı bir çözümü söylemsel bir alanın ötesinde geliştirmek gerekmiyor. hatta bu yarışma stratejisi açısından yanlış görülebilir; zaman kıtlığı ve yapılacak işin miktarı...)
yerleşik tavırlardan farklı olan bir söz söyleme fırsatı, bir tür mimarlık-içi iletişim fırsatı sunduğu için de yarışmalar ilginçti? (ama.. ama bu alternatif söz genelde görülmeden -ödüllendirilmek beklentisi zaten yok da- görülmeden geçiliyor. sadece o yarışmanın sergi ve kolokyumuna katılanlar arasından ilgili bir iki göz.. bu anlamda bir iletişim alanı olarak yarışmaların, en iyi tabirle, 'verimi düşüktü')...
liste uzatılabilir, her olumlu maddeye bir parantez açılabilir. ya da iki ayrı liste üretilebilir, ya da her bir konuyu etraflıca tartışan bir seri paragraf da üretilebilir ve zaten bu paragrafları besleyecek fikirler mimarlık forumlarında da mevcutlar. ama tüm bu argümanlar, lehte olanlar da aleyhte olanlar da, beni pek etkilememişti. bir zaman geliyor, güzel bir yarışma çıkıyor, uygun bir ekip oluşuyor, o yarışmaya giriliyor. çok da düşünülmüyor. ama geçende bir yerde gözüme çarptı, nerde olduğunu da bir türlü hatırlayamadım. aklımda kalan şu: aynı iş için çok sayıda ekip karşılıksız emek sarfediyor. detaylandırayım, bir yarışma için bazen 100 ekip (danışmanlar ve yardımcılarla beraber 500 ila 1000 kişi eder) çalışıyor. bazen daha fazla. toplam 10-12 ödül var. bu ödüllerin bir kısmı masrafları ve çalıştığınız sürenin bedelini anca karşılıyor. bir adet yapı inşa edilecek. o da çoğunlukla ya inşa edilmiyor ya da yarışmadan sonra başka bir tasarımcıya veriliyor. şimdi, bunu fırsat eşitliğinden ayırdetmek lazım; mimarlık ortamında en azından. bu bir ihale değil. bir ihaleye en fazla ne kadar çalışılabilir... bir mimari projenin yarışmaya sunulacak hale gelmesi tecrübeli bir ekip için bile 2-3 hafta sürüyor. 5-6 uzmanın 2-3 haftalık emeğinin tamamı. ve tümüyle karşılıksız sunulmakta. biz de yarışmaya girdiğimizde, boşa çalışıyoruz. karşılıksız bir emek sarfiyatı. mimari tavrımızın kabul görmesini sağlamak diye başlayıp harcanan zaman ve motivasyonun ağırlığı altında ezilmek.

insanın bu sarfiyatı meşrulaştırabilmesi için, hakikaten ilginç bir iş çıkardığına inanması lazım.

eylem turisti

tam teşekküllü ve çok yönlü akademik hayatımızda bir eylem müdavimliği eksikti. taksim'de eylemden eyleme gezen eylem-turisti bir hanım görmüştük. biz de biraz ona benzemeye başladık. aktivist de sayılmayız oysa. ve -kendi adıma- eskiden kliktivist de değildim. ama demek ki içimize oturan çok fazla mesele önümüze gelmeye başladı. ve yerinde sağlam durmak gereken zamanlar oluyor. çünkü memleketin ihtiyacı daha fazla merkezileşme ya da daha fazla hiyerarşi değil, yataylık, şeffaflık, katılım.

28 Ekim 2012 Pazar

eşyanın virtüel alanı

bu bayram da bize doktora gelmedi.
onun yerine doktorayla ilgisiz ne varsa onu çalıştım.
diğer konular yerine doktorayı ertelemiş olmak tuhaf.

23 Ekim 2012 Salı

ilişkisel stüdyoya giriş için bir ilk karalama..

stüdyoyu bir hiyerarşi üzerinden sorunsallaştırmak bile ileriye atılmış bir hamle olacaktı. ama esasında katılımcıların çoğu bunun yetersiz bir tarif olacağını hissederler. hiyerarşide üst kademede anılanlar kontrolün kendilerinde olmadığını ve zaten kendilerinin zemini olan yürütücü diye bir töz bulunmadığını, daha karmaşık bir işleyiş olduğunu bilirler. öbür tarafta, bir tür diyalektik olarak iki terimli bir öğrenci-hoca kapışması da meseleyi açıklamak söz konusu olduğunda basit kaçar, zira her bir öğrenci ve her bir yürütücü sürekli başkalaşan davranışlar sergilerken, açığa çıkan çoklu pozisyonları eşzamanlı olarak işgal ederken, ya da daha detaylı bir anlatımla, hızlı gidip gelmeler üzerinden çok çeşitli pozisyonlar arasında bir ağ dokurken görülürler. bu ağ, esasında, örülmekte olduğu anda da sökülmektedir. ama belirli bir anda, güncellenme sıklığına (/hareketin hızına) bağlı olarak, tutarsız pozisyonları da biraraya katarak, bir tür pozisyonlar (/slotlar?) mekanı oluşturan (/açan?) bir arayüz olarak algılanacak kadar da kalıcıdır.

ajanlar üstlendikleri dış ve iç kaynaklı pozisyonlarca tariflenegelir. bu tariflemeler için pozisyonlar her bir tekillik (insan ya da kurum) tarafından üretilir (/açılır?). pozisyonlar, tarif şemaları (/formları?) oluşturacak şekilde, bir seri vasıf, görev, eylem barındırır. vasıflar çoklukla maniheist dikotomiler üzerinden işler (bunları üretir? bunlar tarafından üretilir?).

tüm farklı tariflere aynı anda atılmış bir acente olarak, her bir slottaki her bir formun (/şemanın) nasıl doldurulacağını yönetmeye çalışırız. dikotomilerin iyi yanında yer almak, en basitinden, dertsizdir. hani önemsemiyor olsak bile diğer herşeyin aynı olduğu durumda iyi yanı tercih ederiz.

21 Ekim 2012 Pazar

doktoralar zamanı

çalışmayı beklemeyi bıraktığımdan beri bana hiç doktora gelmiyor. içimden ne geliyorsa onu yapıp hem keyifli hem verimli bir zaman geçiriyorum ama işte, doktora yok ortalıkta.

bu da bir tür sabır testine mi dönüşecek sonra?
bostan kahinine gideceğim, elimde makas ile:

-ey küçük bostan, ey yeşil yapraklar! ey salata kasesi! gerçekten gelecek mi,
zamanı doktoranın? yoksa evde oturup onu çağırmam mı lazım?

8 Ekim 2012 Pazartesi

defeat'lerden defeat beğen

hay bin ünlem.

katılageldiğimiz çok katmanlı ilişkisel sistemlerin imkanları/sınırları/olurları/üretkenlikleri dahilinde, oldukça dar bir müdahale alanında ve pek çok farklı türde ve işlerlikte makina parçasının ahvali gözlenerek, bir tür sosyal makinenin ite kaka çalıştırılması girişimine stüdyo diyoruz.

bunda macera aramamak için yeterince sebep var (başta karmaşıklığı olmak üzere). bunun çalışan bir tek yolu bulunmuşsa, biliniyorsa, hiç sorgulamadan mazot tankından mazotu aktarmak, gazeteleri tutuşturup motoru ısıtmak, manivelayı çevirmek, yürüyüp gitmek, yürürken de motoru fazla ısıtmamak, rölantiye alışmak, keyfini sürmek gerekiyor. ama bazen, ya da belki her seferinde, sistemler öyle bir düzenleniyor ki (state of affairs), hareket alanı iyice daralıyor ve bir maceraya doğru sürükleniliyor. eldeki karmaşığın şamrelle girilen kanyondan sağ salim çıkmaya elvermeyebileceği basbayağı bilinmekle beraber, bir şekilde bir stüdyo üretmek ve işletmeye çalışmak gerekiyor ve evet yani yan çizmek mümkün değil, tek seçenek sahiplenmek ve iyimser olmak.

bu dönem boyunca roy bhaskar'ın trans-olgusal mekanizmaları üzerinden stüdyoyu tasvir etmeye girişecekmişim gibi bir his geliyor bana. en azından acenteliğin yükünü bir miktar yaymayı sağlardı. zira acenteliğin zor yükünü bazı durumlarda ekibinle paylaşıyorsun, olmuyor ise kainata yaymak lazım. çok yaşa fukodelöz, özneye ölüm!

4 Ekim 2012 Perşembe

defeatism

bir seri üretken toplumsal yapının uygun slotlarına bir acente olarak takılmamız ve işlev görmeye başlamamız ile sezon açılmıştır. bu açılış sınırların üzerinden kaygısızca aşıp haneler söndüren top mermileriyle kutlanmıştır. sipere saklandım ve dünyaya beyaz sayfa sallıyorum. rahat bırak beni.
yazacağım.

23 Eylül 2012 Pazar

yirmidokuzuncusu

banyo bandının temiz bedenleri birbiri ardına ambalajladığı, uzun bir özgürlük rejiminin ardından erken yatmanın acısının yeniden tadıldığı o son derece basık ve depresif okul öncesi son pazar günleri şu uzun tatilin son --ve keyifli-- haftasonunda ruhuma geçmişten temas ediyor. içine altı yaşında girdiğimiz döngüsel takvimi bu yaşta hala işletiyor olmak ne tuhaf. oraya gitmesem ve ortalıkta görünmesem farkeden olur mu acaba?

21 Eylül 2012 Cuma

bir kış daha ertelenmesi

bi kitap daha okuyorum bu son. sonra kalkıyorum işin başına geçiyorum. okul açılacak çeşitli projeler bekliyor doktora da bitirilecek. her akşam mesela yemekten sonra belirli bir süre küfredeceğim diye düşünüyorum bu önümüzdeki kış boyunca... ki içimde bir his hayatta bana okumaktan daha uygun bir iş varsa onun yazmak olduğunu söylüyor. tabi oturmaktan daha uygun olanın göçebe olmak olduğunu da söylüyor. tuhaf o zaman. hep haklı olmuyor bu ses. bazı kimselerin içinde kendilerini daha bir rahat hissettikleri birer yurdu var ise ki bu bazıları için bütün dünya ve bazıları için cemiyet hayatı ise bizim için de yazı böyle. hani dil olup bitenlerin evi falan değil ama yazı bizim evimiz. her yazdığım şahane oldu demiyorum tabii. sadece ben bu yazma işini pek keyifle ve kolaylıkla yapıyorum onu diyorum. ve yazılacak çok yazı var. şimdi oturup çalışmayı beklemek yerine bir takım uzun yıllardır yazılamamakta olan bazı yazılarımla uğraşıyor olsaydım diyorum. mümkün olmamaktadır. bu bir üç nokta üç nokta üç nokta doktora yüzünden. üç nokta üç nokta üç nokta!

10 Eylül 2012 Pazartesi

okula başlayamıyorum

bir takım şeyleri çekiştirip durmayı bıraktığı belirli bir nokta gelebilir. insanın. bu noktadan sonra zaman yayılıyor. işler ancak kendi kendilerine yürüyebilirler. özne kaybından ölünebilir.

30 Ağustos 2012 Perşembe

zamanı gelir belki



artık anlamsızlaşmış bulunan bir takım projeleri takip etmek durumunda olmanın tatsızlığı insanın üstüne en güzel bir yaz sonunda çökebilirdi. hava sıcaklığının 12 derece birden düştüğü günlerde.
hızla yaklaşan dedlaynları karşısında sevgisiz ve donuk bir yüz ifadesi.

işin ilginç yanı, boş durmanın temel sebebi zor, tatsız ve anlamsız işlere girişmenin ya da kısa ve uzun aralardan sonra tekrar tekrar yeniden başlamanın güçlüğüydü.
işten kasıtlı kaytarmak ise boş durmaya karşı bir çare. karşılığı ise keyifli bir verimlilik.
işin zamanı gelene kadar bekliyoruz.


22 Ağustos 2012 Çarşamba

kaçırmak

dışarıdan bakıldığında doktorayla ilgili bir an önce okumam gereken pek çok ek kaynak var. içeriden bakınca ise doktoraya kadar okuyacak neler var neler. uzmanı olmaya yöneldiğin alanda okumak aynı 9-19 mesai yapmak gibi. cumayı iple çekiyorsun. ve tatil hiç bitmesin diyorsun. güzel ve keyifli olan herşeyden geri kalıyorsun gibi.

18 Ağustos 2012 Cumartesi

işbaşı ve sırıtmak

işten atılmadık. şimdilik daha kuvvetli bağlarla kuruma bağlandık. bir sonraki atılışımıza kadar...
bense artık çalışmıyorum. çünkü zaten çalışmayacaktım. asla!
ama işleri sürdüreceğim. başka işler yapıyorum ben. başka başka sebeplerle.. bu başka da büyük bir başka değil. büyük başkaların da dibinden bir kaşık pislik kazıyasım var. bana öyle geldi ki, deniz yataklarını hür mavilere sürerken insanın müstehzi bir ifadeyle gülmesi gerekir. gerekmez tabi de, güler yine de öyle.

10 Temmuz 2012 Salı

oskar

çeşit çeşit cv'm oldu farklı amaçlara yönelik. bir akademi sayfam vardı gittim orayı düzenledim; yayın listem oldu zira. somut bir takım göstergelere dayanarak bildirebilirim ki büyüdüm sayılır. büyükler arasında bir yerim var. bir süreliğine daha öte büyümeyi durdurmayı düşünüyorum.

7 Temmuz 2012 Cumartesi

nasip

rektörümüz değişmiş. masasında bir seri kağıt ve dosya bulacak. bazılarında bana ve arkadaşlarıma ait isimleri okuyacak. bu kağıtların hangilerini imzalarıyla renklendirecek? bu araştırmacıların hangileri hayatlarını yeniden kurgulamaya geçecek? bu doktoraların hangileri artık bir bitecek ona da rektör karar versin. bir imzada doktor ünvanını göndersin. ünvan havadan usulca orta avluya iniyor. kısmetlilerin başına.

26 Haziran 2012 Salı

-

bişeyler yazasım var ama.. not olsun babında. uzansam daha iyi. bir az şekerli türk kahvesi içip ayılsam. bazı artakalmış işleri kemirsem.

19 Haziran 2012 Salı

yolver doktora geçeyim

doktora, üretim mekanizmalarını seferber eden bir savaş dönemi gibi. teknolojiler, kurumlar, ideolojiler ve alışkanlıklar çılgıncasına ve rekabetçi bir üretim için seferber ediliyorlar. sonra savaş biterse bu üretimi savaş endüstrisinden başka alanlara kaydırmak o ekonomiye büyük avantaj sağlardı. insan tüm bü süreç boyunca daha önce aklına bile gelmemiş üretim ve ürün biçimleri olduğunu farketmekle kalmıyor o alanlara nasıl el atabileceğini bu alanlarda nasıl ürün vereceğini görüp öğrenmeye de başlıyor. ondan sonra yapılacak güzel işleri sıralamaya bir başlayınca listenin önü arkası görünmüyor. bir tek sorun var. tam bu noktada. savaştan farklı olarak. bu doktora bitmeyi reddediyor. tam bu noktada insanın ayağına dolanmaya başlıyor ve bir ceset ağırlığıyla başka konulara ilerlemeyi engelliyor. tamam diyorsun doktorana dönüp. üretimlerin postprodüksiyonu gerektiği gibi yapılmalıdır. yayını neyse yapılmalıdır. savunmalı anlatmalı izah etmeli düzeltmeli teslim etmeli ve kağıtişlerine gömülmelidir. ceset kokuları arasında mahzun bakışlar listelenip planlanıp taslağı çizilip bir kenara yığılmakta olan öteki işlere çevrilmiştir. ve leş kokulu eller sayar: bir makalebildiridüzeltme, iki makalebildiridüzeltme, üç makalebildiridüzeltme, dört makalebildiridüzeltme...

14 Haziran 2012 Perşembe

yöntembilim

içinden geçip mimar ünvanı aldığımız eğitim bize tasarımcı tavırları paketi içinde yönteme / yöntembilime yönelik bir kuşku, hatta tiksinti de kazandırıyor. tasarım pratiğinde genel geçer yöntemlere yönelik kuşku anlaşılır. fakat sonra akademik oluyoruz. research-by-design tavırları, içimizde bulduğumuz yöntem kuşkuculuğunu ve kişisel-yöntemini-inşa-etme arayışını sürdürmemizi sağlayabilir. ama tasarıma dair herşeyi bu tavır içinden anlayabileceğimizi, tasarım sürecinin kendisini tasarımcı gibi davranarak kavrayabileceğimizi düşünmemek lazım. tasarım pratiğinin kenarından dolanıp akademik alana girildiğinde, sadece araştırma açısından değil, dünya görüşümüzü geliştirmek açısından da, farklı akademik alanların ve kullandıkları spesifik yöntem ailelerinin gerçekliğe yönelik farklı bilgi katmanlarının üretilmesi için gerekli olduğunu teslim etmeli. kişi / akademik, belirli bir alanda ve dar bir yöntemler paketi üzerinden çalışıyor olabilir, bu diğer alanların üretimini takdir etmesini engelliyorsa... deneysel ve empirik araştırmalar (ve bağlantılı sayısal yöntemler), uygulamalı bilimler ve tasarım üzerinden araştırma kadar, öykücülükler (dilsel ve görsel, olumlayıcı, inşa edici ya da eleştirel), grounded theory gibi kişisel yorumun olgular ile etkileşim içinde ve önyargısız biçimde gelişimine odaklanan yöntemler ve action science gibi dönüşümü hedefleyip hesaba katmayı amaçlayan tavırlara da, her birine cephaneliğimizde yer olmalı. ve tabi yöntembilime yönelik sürekli yenilenen bir ilgi.

an annotated bibliography for an introduction to design theory

I want to present a short annotated bibliography, for a general introduction to design research and theory. I'd been thinking about this for around a year, and now I've found a little peace of mind to do it. The bibliography will follow my personal itinerary into design theory, which has unfolded through my PhD studies, so I may be omitting some important texts. And there are some texts that I've deliberately omitted for the sake of brevity. Nevertheless, I can assure you about the importance of the works that I mention below, which cover the same issues better, I think.

General / Overall / Introductory:

For a nice and overall introduction to design related issues, Kees Dorst's "Understanding Design" is ideal. However, the must-read book on design theory is Bryan Lawson's "How Designers Think". Both of these books are comprehensive and they include nice bibliographies to delve further into design issues. Another important work in this regard is Nigel Cross' "Designerly Ways of Knowing", a compilation of several of Cross' important articles. If you want to dig deeper into design theory, Donald Schön's 1983 book, "The Reflective Practitioner" is the first on the list (well, I think it is a compulsory read).

There are several other works by these authors. For example Lawson has published a book called "What Designers Know", and he also co-authored "Design Expertise" with Dorst. The first of these books do not add much on How Designers Think, and for the one on expertise, although it contains a considerable amount of repetitions from earlier works of both authors, it is worth a look. Cross has also recently published a book on expert designers, "Design Thinking: Understanding How Designers Think and Work", which, besides some detailed case descriptions do not offer much new insight. Though not comprehensive enough (I think), Peter Rowe's 1987 book "Design Thinking" is also interesting, as it undertakes an investigation of the realm of discourse.

History of design research and theory:

Nigan Bayazit published an article on the history of design research (Investigating design: a review of forty years of design research. Design Issues, Volume 20, Number 1 Winter 2004). But this text is a bit too short to fully examine the evolution of the ideas that guide design research. There is a great compilation of important early texts on design research: "Developments in Design Methodology" (1984), which is edited by Cross. In addition to a series of historically important articles, the fifth part of the book compiles several critical reviews of the early history of design research, by its very pioneers.

Additionally, there are several books which give some sense of the attitudes of the era. Perhaps these shouldn't have been on this list, but an insufficiency of secondary studies makes it necessary to delve into some original contributions. For example, John Christoper Jones' book, "Design Methods" is really interesting. It is a long piece of highly idiosyncratic writing (this is why it's worth a look :]). Christopher Alexander's books "Notes on the synthesis of form" (1966) and "A Pattern Language: Towns, Buildings, Construction" (1977) also deserve mention. Geoffrey Broadbent's 1973 book "Design in Architecture: Architecture and The Human Sciences" is an extensive textbook of its era, and is useful in understanding some -now outdated- concepts. For better understanding the history of AI studies in design, which developed side-by-side with design research, Nigel Cross' "The Automated Architect" (1977) is quite informative.

Design Participation: 

Henry Sanoff edited "Participatory design: theory and techniques" (1990), which provides glances into both history and methods of participatory practices. He has also got a book named "Community participation methods in design and planning" (2000), which is introduced in google books as, "The only how-to guide to community design written from the design professional's perspective" (I am yet to read this one).

Methodology:

As for methodological issues, there are two important collections of protocol studies: The first, "Analysing Design Activity" [Cross, N., Christiaans, H., Dorst, K. (Eds.) (1996)] is based on The Delft Protocols Workshop. And the second more recent one is "About: Designing: analysing design meetings" [McDonnell, J., and Lloyd, P. (Eds.) (2009)]. They are worth a look in order to see the immense diversity of approaches and also limitations of these types of experimental approaches to design, which are strongly influenced by cognitive science.

Indeed, each important (and sometimes groundbreaking) theoretical work on design is based on some sort of case study. Darke, Akin, Schön, Rowe, Lawson, Cross -whomsoever- all have appealed to some sort of case description, though not always laboratory cases as in protocol studies. And my impression is, the breadth and skillfulness of the interpretation appears more important than the controlled conditions for the collection of the information. Lawson's How Designers Think includes illuminating notes on the development of methodological understandings. A keyword that I find highly interesting is research-by-design, on which an intense debate has been going on for around 20 years. The seminal text is Christopher Frayling's "Research in Art and Design" (1993) (which I haven't been able to attain yet. If you have a copy, could you please share with me?). But, together with the issue of the disciplinary status of design fields, the issue deserves another bibliography of its own, and I am not sure if I am competent enough yet to write it (although we have already published three conference papers on it).

Design and artificial intelligence:

One of the most cited texts on computational issues in design is Herbert Simon's work, "The Sciences of the Artificial" (1969), which proposes to reduce design to optimization in order to rationalize it. It is hard to understand the long lasting influence of this approach unless one considers the more engineering oriented sub-fields of design. However, not all design is optimization and Simon and followers (for example Yehuda Kalay and the performance oriented camp) found a strong opponent in the name of Schön, who explicitly opposes Simon. Henrik Gedenryd, a Schönian, brought forward an interesting polemical argument in "How Designers Work" (1998), which, however, disregards the possibility of online and situated agents altogether. A more two-sided inquiry can be found in Dorst and Dijkhuis (1995), "Comparing paradigms for describing design activity" [Design Studies, 16 (1995) 261-274.]. And a conceptual architecture for a situated design agent, which is in line with Schönian reflection-in-action paradigm is being developed by Gero and colleagues, a rather mature expression of which can be found in Gero and Kannengiesser (2007), "A function–behavior–structure ontology of processes" [Artificial Intelligence for Engineering Design, Analysis and Manufacturing, (2007), 21, 379–391.]

CAD/CAM concepts:

The above list, together with the general works on design theory and history of design research, I believe, is the most concise (and necessary) introduction to artificial intelligence in design. But the introductory book on design computing in general is Yehuda Kalay's work, "Architecture's New Media: Principles, Theories, and Methods of Computer-Aided Design" (2004).

Journals:

There are these two journals to be inspected first: Design Studies and Design Issues. I can't go on to count other journals, which are not explicitly dedicated to design theory, but that occasionally publish relevant articles (there's a myriad of them).

[Please feel free to suggest other texts or to object to the items that I have listed, comments section is open :)]

[tasarım kuramlarına giriş için kısa bir kaynakça, ingilizce yazdım, belki bir gugıllayan olur da bir faydam dokunur kimbilir.]

12 Haziran 2012 Salı

dönem sonu, bitirme ve stüdyo

mimarlık okullarının pek önemli bir bitirme çalışması, bitirme stüdyosu ya da diploma projesi oluyor, bunu bir tür tez gibi düşünenler de var. bizde ise bitirme ödevi / çalışması / projesi var. öğrencinin kendi başına verili bir mimari problemden bir binaya ya da mekansal öneriye ilerlemesi ve bu sürecin belirli eşiklerde jüri adı verilen bir grup insan tarafından eleştirilere tabi tutulması şeklinde kurgulanmış. bu model aslında işlemiyor. öğrencilerin daha öğrenecekleri, üzerinde daha öte çalışabilecekleri o kadar çok konu, teknik, çalışma tarzı ve beceri var ki.. ve yani piyasaya çıkınca o boşluklar en yavan şekilde doldurulacak. ve tabi mimari kavrayış da çok uzun zamanlarda gelişiyor.. sonuç olarak o bitirme projesi eşiğine varsayılan yetkinlikte gelen öğrenci sayısı %5-10 arasında kalıyor... bu bitirme projesini biraz daha yoğunlaştırıp daha bir stüdyolaştırmak lazım gibi geliyor bir süredir bana.. muhtemelen jürilerde sıkılan diğer herkes de bunu hissediyordur? aslında ingiltere ve hollanda'da bazı iyi okullarda 3 yıl okuduktan sonra 1-2 yıl staja çıkmak ve sonra dönüp yüksek lisans adı altında 2 yıl kadar daha okumak gibi bir sistem var. bazı programlarda 1-1,5 yıl süren yoğun stüdyo merkezli bir çalışmanın ardından, çeşitli yönleriyle iyi çalışılmış bir proje üzerinden mezun olunuyor. ve bu süreç bazen bir research-by-design süreci de olabiliyor. bizde ise proje dersi ve bitirme projesi var.

bu dönem bitirme projesinde biraz daha fazla inisiyatif aldım. güzel ve güncel bir temamız vardı, kent tarımı.. böylesi bir temanın mekanı nasıl dönüştüreceğini çalışmak üzere barınma ve eğitim işlevlerini dosyamıza ekledik. ilginç ve zorlu bir arsa seçtik ve gerisini öğrenciye bıraktık. ama öğrenciyi rahat bırakmadık. iki hafta sonu kent tarımının çeşitli yönlerinde dolanan bir seri seminer ve çalışmayı erkenden ateşlemek üzere bir atölye düzenledik. ve bunlar anlamlı bir giriş sağladı sanıyorum. aslında ben özellikle o atölyenin sürecin hızını artırabileceğini ummuştum. süreci hızlandırmak ürünler açısından gerekli, çünkü ilk yorumlardan olgun bir mekansal ifadeye giden yol öğrenciler için epiy zorlu ve çok zaman alıyor ve bir dönem bunun için yeterli gelmiyor. dosyada jürilerde istenenler kısmında da nasıl bir süratte çalışmanın gerekeceğini sanıyorum ifade ettik. ama öyle beklentilerle, söylemekle, istemekle olmuyor tabii. sonuçta her dönem ne kadar hızlı işliyorduysa bu dönem de bitirme o hızda işledi ve en iyi çalışılmış proje bile teslime bir adım geriden yetişti. esasında, bu o kadar sorun değil de.. sonuçta ürün değil derdimiz. ama ürünün gelişimi bazı şeyleri gözlemlememizi de sağlıyor. sürecin son bir ayında öğrencilerin bir kısmının geriye dönüşler yaşaması... projenin eksiklerini giderip iyi bir sunuma gidecek yerde projeyi zayıflatan revizyonlar yapmalarına sebep olan tur dönmelere girmeleri.. yani aslında orda kendi kavrayış ve becerilerini geliştirmeyi başaramadıkları ve bildikleri alanda anlamsız yatay hamlelere giriştikleri anlamında yorumlanabilir bu durum..

öğrencilerin önemli kısmını birinci sınıflarından tanıyorum. mezunlarımı veriyorum yani :) gerçi geçen yıl da yaşamıştım bunu. öğrencilerin girişten çıkışa gidişatlarını takip edebilmek çok iyi olurdu aslında. çok da yapamıyoruz... ama en azından bir girişte bir çıkışta göz atmak da ilginç. hangi tavırlarla ilk yıllarını geçiren öğrencilerden sonuçta ne çıkmış.. o ilginç.. yürekli'nin birinci sınıfa indiği ilk yıl bir seri süper öğrenci çıkmıştı, onlar hala tavizsizce bir başkalar. başkalar yani. o tip bir girizgah onlara çok yaramıştı evet. o grubun ürünleri zaten ortalama olarak daha iyi öğrenciler oldular, ama motivasyonları da en baştan daha yüksekti ve öyle bir grup da daha sonra görmedim... benim gözlemim öyle. sonraki yıllar için böyle bir gözlemim yok. iyiler var, ortalar var, zayıflar var. ama çoğu "başka" değiller.

başka'nın keyfine ve heycanına kapılmak anlaşılır bir durum olmakla beraber, kendini geliştirmek için çırpınan (ve çan eğrisinin şişkin karnını dolduran) öğrenciler de görüyorum, onlara bu süreçte daha etkin biçimde eşlik etmek de bizim hedefimiz. aslında bitirme projesinin birebir iletişimlerle örülen bir stüdyoya dönüşmesi gereği bununla da bağlantılı. stüdyoda, her öğrenciyi tanıyıp, ona kendi algı ve motivasyonuna uygun biçimde eşlik etmek mümkün olabiliyor. (her zaman başarılamasa da). özel ders gibi çünkü bir yerde stüdyo. ve yeterince esnek kurgulandığında...

ve stüdyomuzla ilgili notlarla da dönemi kapatayım, çünkü dönem nihayet bitti ve biraz daha bitmeseydi çıtırt diye ezilecektim iç sıkıntısının ve yorgunluğun minik adımları altında. katıldığım stüdyo öğrencinin uzun uzun ve yavaş yavaş az-verili konuyu inşa etmesine, bu inşaat esnasında da bir mekansal ifadeye ilerlemesine dayanıyor. ve yavaş ve sıkıntılı bir stüdyo bu. içine başka şeyler de katacaktık. biraz da öyle başladık. sonra onlar hızla geride kaldı. tashih'ten ibaret bir stüdyoda 3 ay kadar oturduk. geçen dönem en azından sürekli bir kalabalık, bir curcuna, aynı temanın çoğaltmalarına dayanan yoğun bir üretim vardı. eğleniyordum yani. bu dönemki stüdyomuz çok aydınlıktı çok aydınlıktı çok aydınlıktı ya.. boş ve aydınlıktı. tenhaydı. erasmus'lar bizim zamanımızdaki gibi öğrencilik ediyorlardı ve onlarla lak lak ederken o kadar eğlenemedim de.. ama en azından öğrencilik ediyorlardı ve güzel, ölçeğine uygun, detaylı maketler üzerinden proje tartışmayı, kaliteli eskizler görmeyi ve bildiğin binalar olarak mimarlık konuşmayı özlemiş olduğumu gördüm. ama öte yandan bildiğin binalar olarak mimarlık yapmayan öğrencilerimiz de vardı ve onlar da çok keyiflilerdi doğrusu. öğrencinin hocaya keyif vermesi büyük ödül. bazısı öyle bir öğrencilik ediyor ki tatlı tatlı izliyorsun. yine de, bütününde, stüdyo, tenhaydı. sessizdi. aydınlıktı. boştu. sıkıcıydı. stüdyo saatlerinde yapılabilecek çok şey var. ve stüdyo, bu dönemde, bir proje daha yapmaktan ibaret olamaz. madem stüdyo merkezliliği istiyoruz, onu bu stüdyolarda uygulamaya geçmemiz lazım. stüdyoya çeşitli ek konular getirmemiz lazım. bunların bazıları temel becerileri geliştirebilir, bazıları bir uzmanlık alanını tasarıma entegre etmeye odaklanabilir, bazıları entelektüel çalışmalar olabilir...

stüdyo üzerine yazmak

mimarlık eğitimiyle ilgili bir seri akademik dergi var. okulların çeşitli nitelikte yayınları ve katalogları var. ve bir takım konferanslar düzenleniyor. ayrıca da mimarlık okulu yöneticilerinin toplantıları oluyor, ulusal ve uluslararası düzeyde.. tüm bunların yanında, bu blogcağız da stüdyo başlığı altında mimarlık eğitimiyle ilgili notlar tutuyor. mimarlık eğitimi stüdyodan ibaret değilse de bu eğitimin en özsel parçası bu stüdyo denen yer işte. stüdyoda olup bitenler... her ortamın ve öykücülük tarzının stüdyoda odaklanan deneyimi algılama, yorumlama, işleme ve aktarma tarzı farklı. bu deneyimleri alıp eğitim teknolojisi, eğitim siyaseti ya da herhangi bir akademik izlek üzerinden yorumlamak mümkün. stüdyo deneyimini kuramsal bir çerçevenin görselleştirilmesini ya da bazen savunulmasını sağlayan bir vaka olarak kullanmak mümkün. ya da bu vakalardan hareketle sayısal çalışmalar yapmak da mümkün... stüdyoyla ilgili her şekilde yazılıyor ve her bakış anlayışımıza farklı bir katman ekliyor, ya da her katman ve ölçek stüdyoya farklı bir noktadan bakmamızı sağlıyor (bu katmanlar ve ölçekler meselesi aslında robert nozick'in philosophical explanations adlı kitabından esinleniyor ve belki daha uzun uzadıya ordaki pasajı tartışmam lazım). şimdi bu blogcağız da stüdyoya başka perspektiflerden bakıyor. stüdyo çok ilginç bir yer aslında. mimarlığın hem öğretildiği hem öğrenildiği hem de üretildiği yer olarak düşünüyorum ben stüdyoyu ve aslında stüdyoyu ofisin uzantısı olarak değil ofisi stüdyonun uzantısı olarak görüyorum. bu mekanın hiyerarşi ve karar alma, teknoloji ve mekansal düzen açısından organizasyonu mesela ilginç. o stüdyonun fiziksel olarak bulunduğu nokta da ilginç ama, hangi binanın neresinde ve içinde kaç kişi var ve bunlar nası insanlar. o stüdyoda nası işler yürütüldüğü nasıl konuşmalar geçtiği ve bunları gerçekleştiren kişilerin nasıl hayatlar içinden geçegeldikleri de ilginç. orda üretilen şeylerin kendisi de ilginç, nasıl oluyor da bunlar üretiliyor ve başka türlü şeyler üretilmiyor sürekli düşünüyoruz bunlar hakkında. bugün seminerler vardı mesela okulda ve bu yıl bunlar sunumlar şeklinde gerçekleşti. ve bambaşka fikirlerle zihnimiz zenginleşmediyse de seminerlerin bu şekilde kurgulanmasının çok iyi bir fikir olduğunu gördük sanıyorum ve basitçe stüdyoyu ve ürünleri anlatmanın dışında sunum tavırları olabileceğini de anladık. başka tavırlar diyorum ama buraya kadar saydıklarım ortadan kalksın demiyorum. tüm bunlara eklememiz gereken başka ve daha kişisel katmanlar var diye düşünüyorum ben. fenomenoloji vd. başlıklara girmek istemiyorum hayır. fenomenoloji başlığının bana niye inandırıcı gelmediğini başka bir yerde tartışmak üzere geçiyorum şimdilik, ama diyorum ki insanın kişisel tecrübesini derinlemesine deşmesini sağlayan tüm yaklaşımlarla stüdyo üzerine yazabiliriz. mesela ali şöyle bir tiyatro oyunu göndermiş az önce: Oren Safdie "Private Jokes, Public Places". oyun mimarlık okulundaki jüri sürecini merkezine alıyor. çünkü jüri çok ilginç bir deneyim. çok enteresan mekanizmalar üretiyor. ve stüdyo, bütününde, jüriden çok daha incelikli ve karmaşık... işin edebi bir boyutu olması gerektiği açıksa da bunun tiyatro oyunu, öykü ya da roman gibi bilindik formlar içinde çalışılması falan gerekmiyor.

şöyle ya da böyle, biz bu deneyimin birincil sahipleri olarak, konunun şu ya da bu yönü üzerine, derinlemesine düşünmeyi ve yazmayı deneyebiliriz. denemeliyiz. akademik üsluplar zorunlu olarak konunun pek çok yönünü görmezden gelmek zorunda bırakıyor bizi. ama konu karışık. ve biz de, tasarım akademyası olarak, metodoloji açısından, gözümüzü sosyal bilimler, insan bilimleri ve sanat akademyasının yaklaşımlarına daha çok dikmeliyiz. asla empirik araştırmaların bir karşıtı olmadığım gibi sayısal ve istatistiki yaklaşımların dünyaya ilişkin bilgimizi artırmak açısından çok önemli yer tuttuğuna inanıyorum. ancak her konunun da salt bu yaklaşımlarla çalışılamadığını unutmamak lazım. dahası fen / doğa bilimlerinin, zihnimizde, bilim denen şeye topyekün karşılık gelmekliğine de son vermemiz lazım. çoğumuzun zihninde bilimin imgesi kesin zannettiğimiz doğa bilimleri üzerinden kurulmuş. ancak bu tip bir kesinlik bilim felsefesi çalışmaları tarafından doğrulanamıyor. bu ilkel imgeyi bir empirik-karşıtlığına, ya da bir fenomenolojik mistisizme varmadan aşmalıyız (hegelci bir anlamda? ehöm, aufhebung?) diyorum. öte yandan, bir metnin hakikatle ilişkisini sağlamlaştıracağı örtük olarak umulan metinler-arasılık da kıllandırıyor beni. bizzat içinde yer aldığımız olaylar ile ilgili yazarken -ve buna fenomenoloji demek yine de bir tuhaf- bir referans fetşizmine de ihtiyaç duymadığımız anlar var.

özetle, akademikleri akademikler tartışırken, akademikler başka katmanlara da el atmalı.

7 Haziran 2012 Perşembe

prot...

iki ay kadar olmuş. doktoram ile ilgili son e-postalaşmalarımız o zamanlarda gerçekleşmiş.. 3 nisan tarihinde yoğun bir hareketlilik var... sonra o konunun ucunu bırakıp makale yazma işine ve tüm diğer ve tüm diğer çalışma ve projelere daldığımı arada makalelerin (5 adet)(!? ve biri hariç hiçbiri yayınlanmayabilir, o biri de zorunlu olarak yayınlanıyor) çatısını çattığımı iki adedini hakikaten yazdığımı, bir sürü deadline ve teslim atlattığımı ve 3 adet dersine bulaştığım bir dönemi bitireyazdığımı ve hem işlerden hem diğer her şeyden çok yorulduğumu not edeyim. ayrıca okulun halısaha turnuvasında yılın en büyük şampiyonları olmak için sol elimi hafif ama bir türlü iyileşmeyen bir sakatlığa kaptırdığımı ve hala kalçamın kenarında hafiften bir sızıyla yürümekte olduğumu da ekleyeyim. başarı başarıdır. küçümsememek lazım. bedenen yorulmak zihnin ve ruhun yorulması gibi değil. keyifli ve hatta mutlu edici. zihnin ve ruhun yorulması öyle değil. her deadline benden bir parça rahatlık aldı götürdü geçen haftalarda. karşılığında da bir parça huzur alacaktım, bazen de aldım ama çoğunlukla teslimin tadını çıkaracak kadar zamanım olmadı. sonraki deadline'ın gece dörtlerine koşturmam gerekti. çok ve çeşitli ve başka insanlara karşı sorumlu olduğum projelere girişmek belki de bir şekilde beni çekiştiren ve itip kakan ve yolda tutan şey olduysa da, kendimden bir alıntı yapayım: "gidişatımı beğenmiyorum". şerbet bardağımı yoğun biçimde çalıştırasım var ve şu anda da çalıştırmaktayım zaten. devam etmeden önce bir parça daha çalıştırayım. ve bunları gülerek yazdığımı da söyleyemeyeceğim.

bugün nihayet doktoramla ilgili ataletimi üzerimden atabilecek kadar içimde güç ve o gücü sevketmeye yetecek planlama kapasitesi ve motivasyon için zihnimde bir miktar boşluk husule geldi. aslında bu potansiyel bir iki gün önceden belli olmuştu. ama ancak bugün bir parça vaktim olacaktı. ve hakikaten de bir takım işleri halletmeye giriştim. çeklist savaşçılığı psikolojide "the big five" denen karakter skalalarından birinin bir ucunda duruyor (conscientiousness). dünyadaki bir grup insan da benim gibi birer çeklist savaşçısı. ve bu savaşın bugünkü çarpışmalarında tüm ataletlere galebe çaldım. ve dedim ya iki aydır.. iki aydır okuldaki posta kutuma bakmıyormuşum. beni birkaç gündür çağırıyordu bu doğru. bir ara anahtarımı alıp çıktım ve dergi, görevlendirme, davetiye ve bülten yığınını kucaklayıp aşağı indirdim. teker teker inceleyip çöpe atıyordum. sonra karşımda dev gibi kırmızı bir karton zarf belirdi. o ana kadar görmemem imkansız. bu zarfı tanıyorum yani bir de. ve zaten dev gibi karton bir zarf diğer öğelerin arkasında kalıp görünmemesi de mümkün değil. ama önüme çıkana kadar göremedim. o zarfın içinde ayan beyan ayırdedildiği o yığını yukarıdan aşağıya kadar en az 130 metre ve bir asansör boyunca taşıdım. ama zarfı görmedim. sonra önüme çıkınca bunun delft'ten gelen bir kargo olduğunu idrak edebildim. içinden protokolün bir türkçe bir ingilizce metni çıktı. imzalıydı ve imzalar orijinaldi. tüm imzalar tamamdı. iki aydır posta kutumda bekliyordu muhtemelen, çünkü 19 martta gönderilmişti. 3 nisan ve dolaylarında o posta kutusuna varmamış olduğundan eminim çünkü o ara posta kutumu kontrol ediyordum. ama yine pek muhtemeldir ki o tarihten az sonra o kutuya düşmüştü, çünkü zarf altlarda kalmıştı. 17-18 nisandaki bir etkinliğin davetiyesinden daha aşağıdaydı. iki yıldır gayb dahil dolaşmadığı alem kalmayan bu protokol metni tüm imzaları üzerinde olmak üzere karşımdaydı. heyecanlandım. vallahi.

işin ilginç yanı. heycanım hemen söndü. sanki iki yıldır umutsuzluk, inançsızlık ve beklenti arasında gidip gelen bin türlü ruh dalgalanması ve bin türlü git-gel, uğraş, yazışma ve atomize ter damlacığı boyunca bu protokolün imzalanması için uğraşan ben değilmişim. ben o değilmişim de iki aydır posta kutusuna bakmayan adammışım. ben 5 yıldır bu doktorayı bitirmek üzere çatlarcasına çalışan adam değilmişim de 6 aydır yapması gereken hiçbişeyi doğru yapamayan, onun yerine diğer herşey üzerine çatlarcasına çalışmakta olan, okyanusu geçip derede boğulan o adammışım. ve dünyanın bir ara aklı başına gelecek belki de? herşeyi benden bekleyemez bu dünya. herşeyi benim anlamam, açıklamam ve kabul etmem gerekmiyor. bazı şeyleri de dünyadaki diğer herkes anlamalı. bu hissi ise size nasıl anlatsam. dünya da beni biraz daha iyi anlamalı artık. ben onu hep öğrenmeye ve kendimi ona daha iyi anlatmaya çalışıyorum da o beni anlamaya hiç çalışmıyor.

24 Mayıs 2012 Perşembe

uyuşuk ve ferahım

banyoya bir çubuk güneş sızıyor. su zerreleri o güneşte dalga dalga alçalıyor. alçalıyorlar çünkü güneşin sızdığı noktadan serin hava iniyor. elini ışığın altına uzatınca elin yanacak diye korkuyorsun çünkü parmakların fena halde ışıldamakta. buharlar yükseliyor.

[ölçülü miktarda parlak alanlar (şiddetli kontrast), renk uyumu, yoğun ton geçişleri ve derinlik hissi.. kolaycı için grafik formülü.]

rüyasını görmeye gerek yok. kendisini görmeye kafan olacak. şezlonga yatmaya falan kafan olacak. yazmayı beklemekle yazdıktan sonra beklemek arasında önemli farklar var. oh. ferah uyandım. gece çok içim sıkılsa da sebat edip o dandik bildirinin taslağını bitirdim. şimdi gelsin keyifli işler. şezlong. kahve. python ve grafikler.

23 Mayıs 2012 Çarşamba

çok yorgunum

ama bu bildiriyi yazacağım.
bu makaleleri göndereceğim.
bu doktorayı bitireceğim.
bu projeleri sonuçlandıracağım.

bu sürecin bir noktasında uzun bir tatil yapacağım.
sonra sürecin başka bir noktasında yaptıklarım yeniden keyifli bir hal kazanacak.

bir rüya gördüm.
delft'teyim. rüya değil. ordaki eski evim boşmuş oraya yerleşiyorum. bisikletimi de buluyorum. sonra ortada bir sehpa var etrafından dolanırken bu bir rüya olabilir mi acaba diyorum zira çok saçma. nası eski evim orda olabilir. hele bisiklet? onu istasyonda bırakmıştım öylece. iki yıl kadar önce. ve tabi bu ev aslında galata'daki eski evimizi daha çok andırıyor, masa da ordaki alçak sehpa. ama o anda bunu düşünemiyorum. pencereye gidiyorum. böyle ince ince dalga dalga bir yağmur yağıyor ve o kadar güzel ve gerçek ki. bu gerçek. o zaman ben gidip protokolümü bulsam ya diyorum. evet tamam ben bu işe bir bakayım diyip eeepc'mi açıyorum. iyi hissediyorum, meseleleri kendi elime alabileceğim. ve tabii çözeceğim, kendime güvenim var. sonra bir şey oluyor. bunun rüya olduğunu anlıyorum. nasıl olduğunu hatırlamıyorum. kendimi uyandırdım. kendimizi kandırmaya tahammülümüz yok.

kierkegaard, tekrar üstüne ve sürekli sorgulama...
sartre, angajmanlar ve özgürlük çatışması üzerine...
heidegger, kararlılık üzerine...

bu varoluşçuluğu belirli bir tarihsel dönem üzerinden açıklayanlar var.
oysaki, ilgili eserlerin verildiği tarihsel dönemler birbirini tutmuyor.
yaşlar tutuyor.

16 Mayıs 2012 Çarşamba

yapay yollarla üretilememiş olan

[bu yazı tasarım durumu, çerçeveleme faaliyeti, tasarım problemi ve bütüncül stratejilerle ilgili]


bahsettiğim stk ile ilgili bir iki de logo denemesi yaptım. verdiğim denemelerle ilgili eleştiriler eleştiriden çok öneri formuna girmeye başlayınca durum üzerine biraz düşündüm. logo, bir bina ya da mutfak robotu gibi tasarım ürünlerine kıyasla daha basit bir sistem. ama basit de olsa o da bir makine. parçaların birini şurdan alıp şuraya koyunca ya da rengini değiştirince ya da döndürünce ya da oraya bir grafik öğe ekleyince tüm bütünü etkileyecek şekilde makine dönüşüyor ve işlememeye başlayabiliyor. zira hem biçimsel olarak hem işlevsel olarak, sıkı biçimde entegre edilmiş özlü bir mekanizması var.. bi de her logo temsil ettiği kurumla ilişkili bir kavramsal çerçeveye oturuyor. ve o çerçeve tasarımcı tarafından oluşturuluyor, tasarımcının duruma getirdiği yorumu içeriyor ve nihai ürünü mümkün kılan da bu çerçeveleme zaten. problem böylece tanımlanmış oluyor ve ürüne doğru gidilebiliyor... taslak kullanıcıya iletildiğinde değişiklik önerileri gelebiliyor: şöyle olsun böyle olsun şurasını sevmedim... ve ama basit görünen bir değişiklik kavramsal çerçeveyi ortadan kaldırmaya kastedebiliyor... o yüzden bu tip öneriler karşısında bazen diretmek gerekebiliyor. bu durum bana önemli bir kuralı hatırlatıyor elbet: tüm istekleri uzlaştırmak iyi tasarımla sonuçlanmaz (referans istenirse, Dorst, 2006. Undertanding design. bu hususa bir bölüm ayrılmış).

e peki, bunun sonucu olarak, mesela, katılımcı tasarım, ya da daha ötesi, konsensüs tasarımı, o zaman, kötü tasarım ürünleriyle sonuçlanmaya mahkum mudur? böyle bir tehlike bulunduğu kesin ve katılımcı pratiklere yönelik en sert eleştirilerden biri bu (komite tasarımı, her görüşü uzlaştırmaya çalışırken sonuçta hiç bir şeye benzemeyen tasarımlar için kullanılan bir tabir...) konsensüs arayışı iyi bir yönetim tavrı ama ideal bir tasarım örgütlenmesi ortaya çıkarmıyor...

ve ama katılımcı tasarım tavırları da tasarımcı olmayan kişilerin sürece nasıl katılacağını genelde önceden iyicene tariflenmiş yöntemler üzerinden sınırlayarak bu tehlikeyi bertaraf etmeye çalışıyorlar. sonuçta temel kararlar alındıktan sonra iş büyük ölçüde meslekten tasarımcılara bırakılıyor (bu paragraf için kaynak, Sanoff, 1990. Participatory design: theory and techniques). ancak tasarım süreci diyelim ki tek müşteriyle iletişim halinde tasarlama durumundan yine de farklı... zira bu iyi kurgulanmış yöntemler, diyelim ki farklı üsluplardan cephelerin katılımcılara gösterilmesi gibi prosedürler içerebiliyor: "post-modernist mi istersiniz, modernist mi, high tech mi?" gibilerinden.. ya da katılımcılara sınırlı sayıda alternatif sunmak ve tartışmaları en aza indirgemek için 'problemin ufku' daraltılabiliyor... insanda tasarım durumunun fazla basitleştirilip rutin hale getirildiği izlenimi uyandıran teknikler göze çarpıyor... Bir de Christopher Day diye bir mimar var (Consensus Design diye bir kitabı var). meslek pratiğini (Daydream Design) konsensüs tasarımı adını verdiği bir kolektif tasarlama yöntemine adamış. gerçekten binayı katılımcılarla birlikte tasarlıyor, katılımcıları biçimsel tasarım aşamalarına da olabildiğince katıyor ve ilginç ürünler veriyor. ancak ürünler tüm işlerde aynı üslubu takip ediyor. zira yöntem üslubu da belirliyor. bu örnekte de tasarım durumunun sınırlandığını ve bir tür basitleşmenin en baştan kabul edildiğini görüyoruz. yöntem, durumdan ne yönde bir problem tarifine hatta nasıl bir ürüne gidileceğini büyük ölçüde tarifliyor...

buna karşılık 'kendin-yap'çı (DIY) tavır ürünlerin sorunlu, basit, basmakalıp, özetle amatör halini baştan kabul ediyor, hatta böylesi bir durumu ve karşılık gelen estetiği yüceltiyor. ayrıca, en azından yazılım tasarımı alanında, insanların kendileri için ürün vermeleri durumunun çeşitli açılardan daha iyi sonuç vereceğini savunanlar da var. bunun örnekleri vizyoner-mimarlık-tarihinde de bulunuyor, misal Yona Friedman. ve gecekondu tipi konut modelleri de bir dönem önemli bir alternatif olarak yüceltilmiş belli çevrelerde. (benim görüşüm, mimarlık güzel ve hayatı zenginleştiren bir uzmanlık ama kimsenin temel ihtiyacı değil. ve mimarla çalışmak zor ve pahalı. mimarı ve devlet regülasyonlarını sırtlarından atan işgalci ve kendin-yapçı gruplar  hayatlarından pek bişey kaybediyor gibi görünmüyorlar.)

son olarak, tasarım durumunu basitleştirmeye yönelik benzer yaklaşımların gönüllü biçimde kabullenildiği bir alan da işte tasarımda hesaplamalı ve üretken pratikler. hele de insan tasarımcının rolünü azaltmayı hedefleyen çalışmalarda efenim, bazı örneklerde, hesaplamalı tekniklerle uyuşturulabilsin diye, tasarım durumu son derece sade problem tarifleri içine baştan yerleştiriliyor (bu da bir tür çerçeveleme aşaması sayılabilir), ya da gerçek dışı oyuncak tasarım problemleri icat edilerek şu ya da bu yöntemi geliştirmeye yönelik deneysel uygulamalar yapılıyor (ki benim doktorada takip ettiği yol bu ikincisiydi).

tasarımda ilginç olan ise...




15 Mayıs 2012 Salı

iş yapmak

bir grafik tasarım ajansına gittik. bir tür stk için bir rapor tasarlanacak. bizimle ajansın bu işe atadığı tasarımcı değil bir proje yöneticisi görüştü. brief'i o oluşturdu yani ve tasarımcıya o verecek... bu proje yöneticisi müşteriyle görüşme esnasında yapılacak işi ve iş programını net biçimde tarifliyor ve yazılı hale getiriyor... ajans bunu özellikle böyle yapıyor. rapor denen şeyin sınırlarını çizmişler. geçmişte de bu işi çok yapmışlar ve bir takım rapor şablonları oluşmuş. problemi o sınırlar dahilinde daha tasarımcıya gelmeden önce olabildiğince tarifliyorlar. içerik ve tasarım da büyük ölçüde ayrılıyor. içeriğin uygulamadan önce netleşmesi ve bir daha değişmemesi bekleniyor. bu da problemi net biçimde çözündürmeyi (decomposition) ve zamansal olarak aşamalandırmayı sağlıyor.

ideal bir durumda, bu yaklaşımla, tasarım durumunu o kadar net biçimde ayrıştırıp o kadar tarifliyorlar ki, aslında bu noktadan sonrası yapay ajanlara devredilebilirdi. problem 'iyi tanımlanmış' bir hale geliyor da denebilir. teknik tabiriyle 'rutin tasarım'a dönüşüyor. problem bu kadar tarifli bir hale geldiğinde tasarımcının kafa yoracağı çok da fazla bir şey kalmıyor. içeriği tasarımdan ayrıştıran ve şablonlar üzerinden otomatik uygulama sağlayan içerik yönetim sistemleri ve hatta otomatik veb sayfası üreten sistemler mevcut malumunuz. ama mesela iş akışı içinde iki kere müşteriden geri besleme alınıyor. düzeltmelerin anlaşılmasını ve uygulanmasını otomatize etmek zor olabilir. ama bu toplam işin küçük bir kısmını oluşturuyor.

belirli bir sürede, belirli bir maliyette ve belirli bir kalitede, yani güvenilir biçimde, müşteriye hizmeti sunabilmek, kendi ofislerinin ortaya koyduğu mesaiyi de ücretlendirmek ve bu ücreti aşan işlere girişmemek... iş yapmayı ve karşılığını doğru biçimde almayı bilmek... öte yandan tasarımda heyecanlı olan ne varsa onu işin içinden çekip almak...

proje yöneticisinin tavrı bir tasarımcıdan çok farklı. ben şu kadar kalem işi şöyle teslim ederim şu sürede veriririm diyebiliyor mesela.. acaba bir tasarımcı bunu diyebilir miydi? çünkü, müşteri tam olarak neler istediğini bilmiyor ve hep daha fazlasını istiyor, bir iş için anlaşıyor, 5 farklı iş istemeye başlıyor, kendi üstüne düşeni, yani içeriğin oluşturulmasını bir takvime koyamıyor, biçimsel olarak talepleri var onların pazarlığına girmeye başlıyor vd. tasarımcı bu noktalarda daha esnek bir tavır sergilerdi, zira öyle yetişmiş, her bir duruma çözümler aramaya başlayabilirdi oracıkta müşteriyle birlikte.. böylece iş asla bitirilemez ve deadline'a gelindiğinde apar topar yetiştirilen iş istenen kaliteye getirilemezdi ya da deadline'lar sürekli ertelenirdi.. iş yapmayı bilmekle tasarımcılık iki farklı uçta yer alıyormuş gibi geliyor bana hep...

şimdi, bir grup insanla bir ürün oluşturulmaya çalışıldığında, asla yeteri kadar zaman yok, taraflar ara aşamalardaki taahhütlerini zamanında yerine getiremiyorlar, kaynaklar doğru tahmin edilemiyor (kaynakları aşan taahhütler verilebiliyor), program sarkıyor ve kalite beklentileri çok yüksek ve ayrıca herkes de sonuçlar kendi zevkine göre olsun istiyor.. zevkleri uyuşturmak zaten sözkonusu değil... iş yapmayı bilmek, olurunu bulmak, sonuca ulaşmayı becermek, tasarımın yaratıcı yönünü belli aşamalarda askıya almayı gerektiriyor. öyle ki, bu durumda olduğu gibi, sonucu garantiye almak için o alan iyice daraltıla-da-biliyor. yani ajansın tasarımcısı sadece rapor için uygun renkleri seçecek ve metnin ve spotların düzenlenmesi için oldukça dar bir repertuvardan seçimler yapacak. sonra da bunu uygulayacak. bunu ne zamana yetiştireceği de belli. ama sonuçta ortaya düzgün bir iş çıkacak, zamanında basılacak, maliyetleri makul düzeyde kalacak ve hem ajansı hem de o stk'yı gerektiği gibi temsil edecek.

bir de logo tasarımı işi vardı... stk'nın bunun için bütçesi yok. ajans bu işi gönüllü olarak üstlenebileceğini söylüyor. ancak, işin ilginç yanı, bunu ücretsiz yaparsak bir ay süre isteriz diyorlar. tüm raporun tasarım ve basımı için bir ay isteyen ajans logo tasarımı için de bir ay süre istiyor, daha kısa sürede yapamayız diyor, çok net. gerekçe şu: bunu ücretsiz yapacağımız için biz bunu yarışmalara göndereceğimiz, portfolyomuza koyacağımız bir prestij işi olarak yapabiliriz ancak diyorlar. ve logoyu ajansın senyör tasarımcılarından biri üstlenecek. keyfe yapacak yani. onun için de yeteri kadar zamana ihtiyacı var. doğru düzgün bir iş çıkarabilmesi için... ama para verilse hemen uygun bişey yapıp verecekler yani :)

ben de bir şekilde işin içindeyim ve keyfim için yapıyorum tabii. bir takım verileri görselleştiren bir iki grafik yapmayı üstlendim.. alanımı biraz geniş tutmaya çalışıyorum. bunu yaparken iş yükümü yapabileceğimin üstünde artırmamaya çalışıyorum. stk ile doğrudan bağlantıdayım. içeriğin elime ulaşmasını beklediğim kadar o içeriğin seçilmesine de katılmak durumunda kalıyorum, aslında bu alanımı genişletiyor ama bir yandan üstüme vazife olmayan kısımlara karışmamam ve verilerin elime zamanında geçmesi için talepkar olabilmem gerekiyor.. ve yapacağım işin türü ve niteliği değişip durduğu için fazla da bişey üretemeden beklemek durumunda kalıyorum uzun uzun... tabii bu ajans gibi net bir kurumsal yüz sunmam mümkün değil... ajans karşısındaki tarafı da düzgün bir şablona oturtuyor, yoksa müşterisi darmadağın.. zor dengeler... belki ilginçliği de burdadır..

bu toplantıdan önce de okulda bir komisyon toplantımız vardı. iş yapma konusunu orda da düşündüm epiy. orda baya iş çıkardık. biraz sevimsiz olmuşumdur belki toplantı esnasında. ama iş çıkardık. kararlar verildi. sanıyorum pratik sayılabilecek çözümler bulduk. ve tuhaf ama bu okulda, bugün, bir toplantıda, üstelik zor ve karışık bir konuda ve vaktimizi verimli biçimde kullanarak, işleri, görünürde, bir programa oturttuk. sorun nerede çıkacak diye bekliyorum şimdi :)

11 Mayıs 2012 Cuma

ama dünya karışık

bir süredir buraya bir takım konuları yazmak istiyordum. ama buraya uymadı o konular.. fakat bir takım okumalar yığılmakta, doktoranın hafiflemesini sabırla bekleyen bir takım temalar yeniden el atılmayı beklemekteydi. kenarlar'a demin şunu yazdım:

"bir takım konularda ve bir takım referanslar üzerinden yazmak ve not almak istiyordum bir süredir. bir takım yeni okumalar var, onlarla ilgili notlar birikmekte ve bazı eski konulara dönmek istiyorum ve sonra yazdığım(ız) bir takım metinler var, orlarda ortaya atılan ve daha öte tartışılması gereken fikirler oluyor ve metnin ortamı ve gerekleri yüzünden kısaca geçilmiş noktaların başka üsluplarla yeniden işlenmesi de lüzumlu olabiliyor... ve bir takım referansları ve okumaları zaman zaman kısa notlar ekleyerek duyurasım geliyor.. bunları araştırma günlüğünde yapayım diyordum ama bir türlü yaraştıramıyordum. buraya da uymuyor. o yüzden kafam karışık değil'e yeniden el attım. bi parça düzenledim ama daha elden geçmesi gerekiyor.. eskiden alınmış notların yeniden paketlenmesi gerek... yeni paketlerin bir bir açılması gerek.. yavaş yavaş yapacağım sanıyorum... şu anda aklımdaki temalar şunlar: ütopik anlatılar ve ütopyacılık zanaatı, kurgucu bakış ve öykücü, bireysel özdeşlik ve nihilizm, zihin ve felsefesi, yapay zeka ve tasarımda yapay ajanlar, tasarımın pratiğine ve ürününe yönelik alternatif arayışlar, yatay örgütlenme ve karar alma tavırları ve katılım..."

bazı temaları yine buraya yazarım diye düşünüyorum. tasarım (ve kuramları) üzerine, metodoloji üzerine, eğitim üzerine... zamanla kendi başına paketlenmeyi gerektiren bir konu olursa onu da ka.ka.değil'e kaydırabilirim.. burda biraz karalama kabilinden yazmak daha uygun oluyor... geçen bikaç yıl boyunca bir takım akademik okuma ve yazma faaliyetlerim oldu.. buraya pek de yansımadılar.. oysaki geçen yıllarda buraya karaladıklarım o metinlere şöyle ya da böyle yansıdı.. biraz bu paralellikler falan da görünür olsun istiyorum.. onu tam nası yaparım onu da bilmiyorum.. bu blog her zaman biraz kan revan içinde kalacak ama sonuçta içeriği biraz daha yoğunlaştırmak istediğim kesin. hep magazin olmaz... buralarda olup bitenler ilk olarak KYNIK için yazmakta olduğum son yazılara yansıyacak. sonra belki başka türlü bir aperiyodik yayın çıkarırmışım gibi geliyor. o da ilginç bir fikir.

9 Mayıs 2012 Çarşamba

şiir, öykü, uzun öykü, roman, bildiri, makale, tez

zihnin dibi delinerek akademik metin yazılagelmesi. ya da esasında halihazırda yazılmış şeylerin parça parça farklı akademik formatlara dökülürken yeniden elden geçirilmesi. bir tür post-prodüksiyon. ve iyi oluyor. insan hızlıca yazıp geçtiği bir takım meseleleri tekrar, daha derinlikli, daha bir kavrayışla ve çaprazlama ilişkiler üzerinden yeniden düşünebiliyor. ama bunlar bir bitsin, önümüzdeki yıllarda akademik metinler yazı faaliyetimin minimal bir porsiyonunu işgal edecek. yılda bir iki metin.. en paylaşmaya değer konularda... çünkü hani akademik özeni ve tutumluluğu, bunların karşılık geldiği bildiri, makale ve tez formatlarının şekillenişini anlıyor ve takdir ediyorum da, bu akademik edebi türler beni kuruttu yordu sıktı. akademik tür ve üslupları meydana getiren etkenler bütününün bir yüzünde gereksiz laf kalabalığı yapmamak, birbirinin vaktini çalmamak, anlaşılır olmak gibi hedefler bulunmakla beraber, öbür yüzünde de yazı yazmakta (ve belki okumakta da) fazla usta olmayan kişilerin dahi akademik iletişime katılabilmesini sağlama arayışı yatıyor. ben de yani hayatında kalemi eline sadece tez yazmak ya da bildiri yazmak için almış kişilerle aynı üslupta, benzer içeriklerle ve aynı kısıtlar altında yazıyor olmaktan sıkılıyorum artık (hele bir de türkçe'de akademik metin yazmak bildiğin çirkin bir iş, takip etmen beklenen akademik üslup biçimsel açıdan bildiğin çirkin). tek tesellim başına oturduktan sonra hızlı yazıyor olmak. ama genelde ortalamadan daha kaliteli ürünler veriyorum diyemem. çünkü bunlar akademik faaliyetler üzerinden üretilmiş içeriğe odaklı yazılar. içerik ise sırf iyi yazmakla oluşturulamıyor. okuduğunla, alıntıladığınla, tartıştığınla ve saha çalışmaların ve projelerinle gelişiyor. bunlar oluşturuldukça bunları açık, anlaşılır ve özlü biçimde yazmak gerekiyor. bu alemde iyi yazmak bu anlama geliyor. şimdi yeni içerik üretmiyorum. üretecek halim yok. bir post-prodüksiyon dönemi bu. en fazla bir iki yeni referans ekliyorum, bir iki yeni bağlantı kuruyorum ya da bazı hususları daha iyi ifade etmeye çalışıyorum. ama iyi bir yazı yazmak gibi bir arayışım yok. bir akademik metni hazırlayıp yerine postalamak bir tatmin duygusu yaratıyor yine de. epiydir ertelenmiş bir işi bitirmek türünden... ve somut yani. hakem değerlendirmesinden geçip de yayınlanırsa somut bir çıktı kabul ediliyor. iyi bir yazı olması gerekmiyor. somut bir çıktı olması gerekiyor. o zaman bişey yapmış sayılıyorsun. temizlik, boya, ya da alışveriş gibi... ama işte bir yazı yazmaktan alınan hazzı da vermiyor. ayrıca kasıtlı biçimde bir edebi tür içinde yazmak da bana göre değil. hiç öykü yazmadım mesela, hep yazı yazdım. şimdi özet, giriş, ana metin, sonuçlar ve referanslar yazıp duruyorum. kafayı rahatlatıyor tabii de, tahta rahatlığı... 2,5 yıl önce hiç bildirim yoktu. çünkü hiç meyletmemiştim öyle fakir bir ifade aracına. akademik etkinlikler de hiç ilgimi çekmemişti. konuları öylesine sınırlanmış... katılımcıların çoğu alanlarının dar sınırlarının dışına taşan bir entelektüel donanımdan yoksun... şimdi bir sürü bildirimiz oldu. ve konferanslara büyük ölçüde benim gibi genç araştırmacılar katılıyormuş.. onlar hem entelektüel donanımdan yoksun hem de alanlarına ait birikimleri sınırlı. yine de konferanslar önceden düşündüğüm kadar sıkıcı değil. tabii o konu üzerine çalışıyorsan... belki makaleler falan da yayınlayacağım şimdi... sorarlarsa göstereceğim bak böyle böyle benim de akademik olduğumun somut belgesi bunlar. ve tamam tekrar söyleyeyim, anlıyorum, akademik dünyanın kuralları öyle boşa gelişmiş değil, hepsi verimlilik ve özen için yazılmış. ama bunları yayınladım diye kendimi anlamlı bir iş yapmış gibi hissetmiyorum işte.