17 Mart 2012 Cumartesi

açık kaynak

bir takım endüstri standardı programlar dururken ve aslında öğrencisinden profesyoneline, çoğunluk, bu programları, platformları, donanımları ve uygulamaları tercih etmekteyken ve aslında kendim de tüm bu program ve platformları kullanmayı bildiğim ve zaman zaman kullandığım halde.. peki neden açık kaynaklı program ve projelere öncelik veriyorum? neden onları çalışmak ve öğretmek bana daha heyecanlı geliyor?

bence bu politik ve ahlaki bir konu. açık kaynak sistemi paylaşma ve tamamlayıcılık ahlakının* büyük ölçeklerde uygulanmış ve işlerliği kanıtlanmış hali. rekabetçi ve eşitlikçi bir ekonominin yerini alabilecek bir tamamlayıcılık ekonomisinin mümkün olduğunu gösteriyor. insanlar paylaşmayı ve yararlı olmayı seviyorlar. bunun için büyük zahmetlere girmekten kaçınmıyorlar. başka bir dünya mümkün. başka bir dünya mevcut.

* tamamlayıcılık etiği başlığı için bkz. murray bookchin, özgürlüğün ekolojisi

15 Mart 2012 Perşembe

haber

rudi protokolü buldurmuş. bana postalatmış. bugün dekan sekreterine gelmiş. kutusunu açtım. sayfalar karton bir kap içindeydi. iki adet kopya, bir türkçe, bir ingilizce. kopyalar fotokopiydi. fotokopi. renkli ama... !!!??? ... hayır belgeler fotokopiydi ve öbür üniversitenin rektörü protokolü imzalamamıştı (ünlem) (nokta)

etkilenmedim.
(doktoranın içeriğiyle ve diğer projeler ve çalışmalarla ve bütün diğer konularla ilgili yazmaya başlasam artık.)

13 Mart 2012 Salı

doktorayı kafamda bitirdim

hayal meyal hatırladığım bir ortak doktora yürütücülüğü protokolü eski zamanlarda başka bir ülkeye uçmuştu. öğrendim ki kendisi orada bir şekilde kendini imzalatmış. gerçi daha önce de bir bilgisayarda görüldüğü haberi gelmişti. bir bilgisayarda tespit edilmişti. ama yakalanamamıştı. şimdi öğrendim ki bana gönderilmesi gereken kopyalar kayıpmış. bunu bana rudi yazdı. rudi singapur'da. protokol hollanda'da. kopyaları hiç bir yerde. ben istanbul'dayım. allah da hiç bir yerde. doktorayı da koltuğunun altına sıkıştırmış. oturuyorlarmış birlikte. bari okusaydı diyorum taslağı. doktoramı hayku formatında kabul etmezlerse KYNIK formatında teslim edeceğim. çünkü onu kimseye kabul ettirmek gerekmiyor. yazıyorsun, sonra bir kuyuya atıyorsun. yazın yazdığımız ve sunduğumuz bildirileri buraya koyacağım. yeni girişmekte olduğumuz projelerden bahsedeceğim. yazmasaydı çıldıracak olan o insan benim, benim yazmaya ihtiyacım var.

12 Mart 2012 Pazartesi

mutedil belirsizlik

stüdyoya gideceğim. biraz sıkılıp biraz eğleneceğim.
stüdyodan geldim. biraz sıkıldım biraz eğlendim.

19 Aralık 2011 Pazartesi

ödül

çalkantılı, bol inişli çıkışlı zamanlar... sonra tuhaf bir biçimde sabırla beklediğim ödül töreninde ardı ardına bizim stüdyonun öğrencileri ödül almaya çıktılar. geçen yılki öğrencilerimiz o stüdyoda yaptıkları işlerle toplam dört ödül aldılar. alkışlandılar. alkışladık. koltuklarımız kabardı. herşey o kadar boşa değil. belki de yeniden güven duymaya başlamam lazım.. bir takım şeylere..

28 Kasım 2011 Pazartesi

sonuç olarak: ilginç bir tecrübeler yığınıydı. ama tavsiye etmiyorum.


bir seri haber var, özetle: (1) doktoramın taslağını yazdım. (2) güzel oldu. (3) hocalarıma yolladım, cevap beklemeye başladım. (4) bir hafta içinde omuz ve sırt ağrılarım geçti. (5) o ara bildiriler sunuldu, yeni bildiriler toparlandı, makaleler için kafalar toplanmaya başlandı, bekleyen projelere girişildi, stüdyo bir şekilde yürüdü vd. (6) sanki bir haznede yavaş yavaş biriken bir cismin tamamını tüketmişim gibi hissediyorum, hiç gücüm yok, yavaş yavaş gücüm yerine gelecek ve belki sürüklenmekten öte bir şeyler yapmaya yeniden başlayabileceğim diye umuyorum.

geriye dönüp bakıyorum, tabii daha bitmiş değil, daha yapılması gereken çok şey var, bir seri eşik daha var, sorunlar çıkacaktır. ama, geriye dönüp bakıyorum, bu doktora sürecinde yapmam gereken her şeyi gayet güzel yapmışım gibi duruyor. giriştiğim işlerin hepsini bir yere ulaştırmışım, hepsi olmuş gibi görünüyor. hatta.. işin başındaki beklentilerimi epiy aşan bir seviyede... [başarı! :)]

yayınlar, projeler, metnin kendisi gibi somut ürünler bir yana, hesaplamalı mimarlık konuları gibi daha önce hiç bilmediğim bir alana geçiş yaptım ve iyi kötü bu alanın temel meselelerini anlamaya başladım. programlama öğrendim ve yeni bir araç setine kendimi açtım... bir de.. doktora seni şurdan alıp başka bir noktaya kadar taşıyan bir süreç. artık niye doktor ünvanını aldıktan sonra akademisyenden sayılıyor insan, onu biliyorum. mesele basitçe bir konuda uzmanlaşmaktan ibaret değil. hatta belki de uzmanlaşma meselesi değil. doktora süreci insanı çalıştığı alanın akademik ortamıyla ilgili eğitiyor; o alandaki araştırma, eğitim ve yayın tavırları ve de akademik ortamla ilgili iyi bir giriş yapıyorsun.. insan akademik oluyor.

burdan bakınca, 'peki' diyorum, 'madem her şey yolundaymış ve oluyor gidiyormuş, ben niye kendimi sıkıntıda ve düşüşlerde hissetmekteymişim?'

bir takım cevaplarım var bu sorulara.. bi kere, ben daha önce hiç zora gelmemişim. her şeyi çok kolay yapmaya ya da kolayca altından kalkacağım işlere girişmeye alışmışım. başaramamak gibi bir tecrübem olmamış. uzun soluklu zor bir süreçte yılmadan çalışıp bir hedefe erişmek gibi bir tecrübem de olmamış. bu tecrübe beni sarstı. başarısızlık tecrübesi. başarısızlıklara rağmen o konuda çalışmaya devam etmen gerekiyor, 'tamam bunu beceremiyorum' ya da 'bu kadar oldu' deyip bir kenara kaçamıyorsun. devam ediyorsun. sonra oluyor. iyi oluyor. bir şeyler öğreniyorsun. daha iyisini yapıyorsun. iyi bir şeyler yapmak için yolda düşüp kalkmayı göze alman gerekiyor. hayır bunu zaten bildiğimi sanıyordum. ama 3-4 aylık süreçlerde bu tecrübe farklı yaşanıyor.. 5-6 yıllık bir süreçte meselenin rengi değişiyor.

bir de.. kendini diğer insanların değerlendirmelerine açmak.. o da zor bir deneyim.. sürekli değerlendiriliyorsun. sürekli bir takım mevkilerde bulunan bir takım insanlardan bir şeyler talep ediyorsun, sürekli başvurudasın, ricacısın, sürekli değerlendirme altındasın... hem araştırmacı hem de araştırmacı-dışı şahsiyetini ve de beklentilerini sürekli başkalarının değerlendirmelerine açmışsın... diğer insanların değerlendirmelerine açıldığında.. onlar da yaptığın işleri ya da ortaya koyduğun önerileri beğeniyorlar ya da beğenmiyorlar. kendi koyduğun eşiklerle mücadele etmek daha kolay ama başarı çıtanı da bir takım başka insanlar belirliyorsa...





18 Ekim 2011 Salı

bir süre

doktorama ciddi biçimde eğilmeye başlamıştım. bu çok yönlü bir süreçti. araştırmacı şahsiyetim şişmeye başlamıştı. stüdyoda inisiyatif alıyordum bu da yığınla soru üretiyordu. okuldaki varlığım hayatımın geri kalanını işgal edip öne çıkmaya başlamıştı. gençlik bitmişti. çalışan bir insan olmuştum. çok çalışıp güzel bir doktora yapacaktım. böyle bir şeyler... sonra bu blogu tutmaya başladım.

belki artık ayrı bir araştırmacı şahsiyet de anlamlı değil... yani böyle ayrımların falan da pek heyecanı anlamı kalmadı. onur da nizam oldu zaten. iyi oldu. memur olmak, düzenli iş, öğrenciden hoca tarafına geçmek, velhasıl hayatımda bir dönem anlamlı ve belki zorlu olmuş olan geçişler de anlamını yitirdi.. öyle işte, artık bir fevkaladeliği yok... araştırmacı olma fikri de pek beni heyecanlandırmıyor artık. iyi tabii, yapmak lazım.. biraz ondan biraz bundan... biraz tasarım biraz araştırma biraz eğitim.. hiçbiri de pek öyle fevkalade anlamlar edinmeden.. o da bir denge bulacak belki.. sanki öyle fevkaladelikler ortadan kalksa ben de daha iyi olacağım...

stüdyoda doktorada ya da tasarımda işlerin neden başka türlü değil de böyle olmakta olduğunu açıklamaya gelince herkesi susturup konuşmaya geçebiliyorum. söylediklerim bana geçerli de geliyor. açıklamalar anlamlı geliyor. nasıl olup başka türlü olacağına ilişkin de öngörülerim var ama hepsi de bizi aşıyor gerekli eylemlerin.. artık daha ziyade...

tamam tüm bunlar değerli tecrübelerdi.. biraz aptallık, biraz hırs, biraz arzu bunlar hep insanı değerli hatalara sürüklüyor. öğretici girişimlere.. sonra tabii sonuçta ortaya çok anlamlı bişey çıkmayabiliyor.. insan öğreniyor işte...



doktoram bitmemiş olmakla birlikte benim için ilgili düğümler çözüldü. sürecin acısını tatlısını, tabi daha çok acısını üzüntüsünü, epiyce buraya döktüm. aslında çok keyifli anlar da yaşamaktaydım... güzel fikirlerin birbirini tamamladığı, düğümlerin çözüldüğü, güzel haberlerin geldiği, yeni şeyler öğrenmeye kendimi kaptırdığım anlar... uğraştığım her konu bana ilginç geliyor sanki... her neyse.. buraya ürünlerimle, içerikle ilgili de yeterince materyal koymadım.. ama her şey bir ölçüde bulanık ve havada idi.. henüz bir yere varmış bulunmayan yığınla proje ve grafik var.. illa gerekirse onun için başka bir blogum var. kullanmadığım.. gerekirse oraya da koyabilirim en sonunda olup bitmiş olanları.. belki yeni projeleri de...
bu tip kararlara pek güvenmiyorum. sonuçta insan... yani anlık biraz... sonra gün gelir... orda dersin.. orası iyiydi.. daha yazılacaklar var... bir süre ama...

17 Ekim 2011 Pazartesi

okulu şey

bu böyle olmayacak. odaklanamıyorum. bir haftalık işi yapıp metnimi bitiremiyorum. uzuyor. bir çare bulmam lazım. okulu... okulu şey.. dilim varmıyor ama.. metni de bitirmem lazım. okul da bir yere gitmiyor zaten.. her zamanki..

12 Ekim 2011 Çarşamba

aşması

elle tutulabilir, dokunulabilir ve sürtünülebilir dosyaları raflardan kutulara veya koridorlara aktarırken elle tutulamayan, dokunulamayan ve sürtünülemeyen dosyaları da harddisklerden flaş belleklere ve ordan da başka harddisklere aktarmaktaydım. neyin nerde olduğu belli değil. hangi kopyanın en yenisi olduğu, nerdeki hangi klasörün en güncel durumu barındırdığı belli değil. arşivim bir seri çatala ayrılmış, sonra bu çatallar farklı noktalarda yeniden melezleniyor, ana klasörün içindeki bu klasörü şurdaki şu klasörden aktarıyorum ama öbür klasörü şu tarihte yedeklenmiş bu klasörden aktarmışım, her yerde herşey var mı, birbiriyle uyumlu mu, tüm bu versiyonların hepsi günün birinde birden lazım olacak olan o dosyayı içeriyor mu...

tek bir bilgisayarla ve yedeklemek için de dvd'ler ile çalışırken enformasyon hala kontrol altında tutulabiliyordu. organize edilebiliyordu. ben de inançla her şeyi kontrol altında tutuyordum. bir düzenim vardı.

şimdi çeşit çeşit bilgisayar, depolama aygıtı ve internet ortamında paralel biçimde çalıştığımız ve afallatıcı boyutta bir enformasyon akıntısının kenarında tutunmaya uğraştığımız bu günlerde, işleri kontrol altında tutmaya adanmış o gülünç düzen arşivimde sürekli karşıma çıkıyor. ama gelip geçen enformasyon miktar olarak bir kritik eşiği geçtikten sonra organize edilmeye dirençli hale geliyor. orda ucunu bırakıyoruz. ucunu bıraktığımız an.

10 Ekim 2011 Pazartesi

araştırmacı olunca odası oluyor

okulda odalar toplanacak. kürsümüz tadilata giriyor. bizi naklediyorlar. toplanacak. 7 yılın birikmiş tozlarına ve küflerine daldık. bir sürü kağıt, belge, rapor, taslak, öğrenci artığı, atılamamış çeklistler, cd ve hatta disketler, kırtasiye ve sarf malzemesi, uzuuun zamandır yıkanmamış bulaşıklar... sanki bazı aile büyükleri ölmüş ve evleri terkedilmiş ve sonra evi kiraya vermek üzere toparlamaya gelmişiz, kanepedeki tozlu örtüyü kaldırıyorum, bir hüzün... ölenlerin arkasından sanki... anılar, kanepenin önü.. yeşil şezlong.. orda olduğunu unuttuğum bir lamba, dolabın alt rafından çıkan elektirik süpürgesi! içilmeden bozulmuş alkollü mamüller. içilmemiş.