30 Aralık 2015 Çarşamba

yıl sonu

iyi gelişmelerden ötürü mutlu olmayı kendimize yakıştıramadığımız, dertsiz görünmeye cesaret edemediğimiz, gülümsemekten utandığımız bu günlerde her şeye rağmen kendi adıma olumlu bir yıl sonu değerlendirmesi yapacağım. 2015 tez savunmama giden süreçle açıldığı için tüm yıl adeta yokuş aşağı gitti. yani yuvarlanmak ve düşmek anlamında değil de, ferah ferah, haldır huldur, koşa koşa ve olaylar tarafından çekilerek ilerlemek anlamında. yüz yıldır emek emek yürütülmekte olan pek çok işin meyve vermeye başlaması, ürünleri almaya başlamak, yeni işlere girişmek, onların da ürünlerini dermek ve güzel de bir tatil yapmak derken gürül gürül ve güzel bir yıldı. benim açımdan. üstüne vicdan azabı serilmiş umutsuz kent havasından bir 6 ay kadar uzak kalmak da fena değildi, iyiydi. imkanı olanlara tavsiye edilir. 6 ay uzak kalınabildiğinde kentimiz o kadar çirkin değil, katlanılır. döneceğim. vicdan azabı ve utanç kolektifine üye olacağım.

[bu beyaz ve soğuk yılsonu olsa olsa barok ustalarının obua ve yaylı için eserleriyle geçirilir (bience). bir kahve yapıyorum ve çalışmaya devam ediyorum.]

7 Aralık 2015 Pazartesi

peff

adetim olduğu üzere feryat figan sonrası uğraşamadığım hatta katlanamadığım yazıyı bir kenara atıp dünyanın en ilginç konuları üzerine okumaya geçtim. kendi çalışmalarıma dalıp uzak kaldığım süre boyunca nörobilimciler, bilinç araştırmacıları ve 'genel yapay zeka' alanının umutlu emekçileri yeni ve heyecanlı bulgular ortaya koymuş, yorumlamış, tartışmış ve benim gibi amatörler için bunları imbikten geçirerek sonucu gerekli mevkilerde yayınlamışlardı (mesela bkz. scholarpedia). sayelerinde ufkumu genişletip günler süren tefekkürlere daldıktan ve bunları da gereğince not ettikten sonra bir sabah artık işe oturabileceğimi bilerek uyanmam da artık pek şaşırtıcı gelmiyor. hayır vaka çok şaşırtıcı da hep de böyle oluyor sonuçta. oturdum, başından sonuna yazıyı elden geçirdim, fena olmadı. ekleri, resimleri falan derken biraz daha işi var ama yükü kalktı. nefes aldım. bir daha asla! (bir dahaki sefere kadar asla.)

5 Aralık 2015 Cumartesi

bir yazıyı yazamamak

kaç haftadır, ya da aydır bu yazıyı yazamamakta olduğumu düşünüyorum. insanın bu kadar zamanda yüzlerce sayfa yazabildiği düşünüldüğünde, tutsa tutsa 1-2 sayfa yer kaplayacak bir yazıyı yazamamak insanı kendiyle ilgili düşündürüyor. bu yazıda ne var? başka bir açıdan, yazıyı yazmakta olduğum da düşünülebilir, yazının kavramsal yükünü ilmek ilmek zihnimde oturtmam gerekiyordu, fakat bu sanki gerçekleşti artık, bir araştırma idi, bir noktaya geldi. fakat yazılmaması.

bir kaç paragraflık bir yazıyı yazmak insanın bu kadar içini sıkıyorsa, taslağı yazılmış bir yazıyı oturup bitirmek bu kadar zor geliyorsa bu konuyla araştırmacı arasındaki sıkıntı nedir, ya da bu yazıya biçilen gömlekle yazının ilişkisi nedir, ney neyi tutmamaktadır, sıkıntı nerdedir. bir insan bir yazıyı yazmaktan nadiren bu kadar uzak olabilir. kaç oturum bir paragrafın kenarındaki bir kelimenin değiştirilmesi, bazen de sadece dosyanın açılıp kapatılmasıyla sonlanmıştır. içeriği hazır olan bir yazı kayalardan çakmak taşı darbeleriyle kesilmekte ve iç sıkıntısı yerinde durmaktadır. bunu şımarıklıkla da çalışmak istememekle de açıklamak mümkün değildir, en azından bu vaka için. her gün, her saat yazının başına belirli bir arzuyla oturan araştırmacı hazır olan yazısını neden, nasıl bitirememekte, nasıl, hazırda bitirilmek üzere yine belli bir arzu düzeyinde bekleyen diğer işlerine dönememektedir? yazılmak istenen, ilginç bulunan, yeteri kadar dolu ve üslubu da yakalanmaya başlanmış bir yazı, nasıl yazılamaz?

28 Kasım 2015 Cumartesi

ikinci seviyeden strüktürel eşlenme

küçücük sevimli mini mini iyi haberlerin yanında devasa çirkin berbat haberler üzerimize yağıyor. her şeye rağmen üretmeye devam mı etmek gerekiyor? üretmeye devam etmek gerekiyor. üretmeye devam etmek mi gerekiyor? üretmeye devam etmemek mi gerekiyor? üretmeye devam etmemek gerekiyor. üretmeye devam etmemek gerekiyor mu? üretmeye devam etmek gerekiyor mu? üretmemeye devam etmek gerekiyor mu? üretmemeye devam etmek gerekiyor. üretmemeye devam etmek mi gerekiyor? üretmeye devam etmek mi gerekiyor? üretmeye devam etmek gerekiyor. üretmeye devam etmek gerekmiyor. cümleler otopoietik bir sistem içinde bir diğerini üretiyor. kendi kendine üretiyor. asla bir karar verilmemişti. karar yanılsamaydı.

27 Kasım 2015 Cuma

kepengi açtığın gibi kapatıyorsun

kepengi açıyorsun, içeri bir göz atıyorsun, yapılacaklar belli, ite kaka da olsa ilerlemekteydin, oturup çalışacaksın, her gün olduğu gibi tatlı tatlı, ya da oflaya puflaya, öyle ya da böyle, oturup çalışacaksın, öyle ya da böyle toparlayıp çalışacaksın. kendi iniş çıkışlarından sıyrılmışsın, çalışacaksın. sonuçta kendini tanıyorsun, iniş çıkışlarını yönetip verimli kalmayı biliyorsun.. kepengini tatlı tatlı açtın, kahveni koydun, ikinci kahveni koydun, yapılacak iş belli, hayır yapmak da geliyor içinden, yapılacak iş de keyifli, elin de alışık, iş de yeni değil, hiç bir olumsuz yan yok senden yana. ama bırakmıyor. memleket bırakmıyor, kurumlar bırakmıyor. nasıl olup ara sıra iş yapmayı başarıyoruz o şaşırtıcı aslında. bu böyle süreceğine göre hep beraber bedensel işlere dönmeyi düşünmeliyiz. beden işi dert gömer. kafa işi burlarda zor. yarım kapasite üretiyoruz.

23 Kasım 2015 Pazartesi

tamam değil

uzun zamandır gevelenmiş, evrilmiş, çevrilmiş ve ertelenmiş yeni bir araştırma ve üretme hattına girecektik ve girdik. burda. ama ayrıca sıkı çalışıp birikmiş işleri de listeden silecektim. dönmeden önce yani. uzun tuttuğum tatili de böylece telafi edecektim. esasında öyle de yaptım. sıkı çalışıp birikmiş işleri listeden bir bir siliyordum, siliyorum. işler... temiz bir bahar sayfasına dönülecekti. temiz dediğim, ara verilmiş olan işlere yeniden girişilecek şekilde temizlenmiş. işler...

sonra neyi düşünüyordum, bir yerel ve vernaküler modern var, ilginç beklenmedik mekansal buluşları oluyor, onu çizeyim diyorsun, yer döşemelerinin arasındaki 20 santimetrekare topraktan üst katlardaki çardaklara doğru ince ince ve kıvrılarak büyütülmüş sarmaşıklar çizeceksin, çizmek istemiyorsun, emek emek parçası olduğun ama ait olmadığın ne varsa çizmek istemeyişinde yeniden seni dürtüklüyor, çizmek istemiyorsun, elin resim çizmeye varıyor, diyagram değil. ilkinde kafa rahatlıyor, ikincisinde çalışıyor. ilki rekreasyon, ikincisi iş.

bu kültürün de bu ortamın da parçası olamıyorsun, ertelenmiş işlerin arasında artık asla el atamayacağını anlamaya başladığın ama niyeyse en çok da onları yapman gerektiğini sandığın ne varsa uzaktan bir bakıyorsun, listelerini tüketip onlara el atacaktın dönmeden, listeler tükenmiyor, varoluşsal bir aciliyeti olmayan konuların öncelikli hali sürüp gidiyor, mimarlık ve tasarımın bu biçimci ve zanaatkarane çölünde neden durduğunu anlamlandıramıyorsun. sen emek emek bunun parçası oldun da sen buna ait değilsin ki. için sıkılıyor. açıp bu kültürün bir kitabını okumak istemiyorsun. kuramına dalmak istemiyorsun. resim resim beğenemiyorsun. bir heyecan vermiyor. bir çöküyor. hayat da böyle geldi geçti işte diyorsun. hayatın önümüzdeki kısmı da harici şartlar yüzünden parlak görünmemekte. ülke de dünya da bir çavlanın girişine doğru hızlanmaktadır. bir gün gelip kendini çalışmaya bunları düşünmemek için verenlerden mi olacaktın sen de? içinden gelen aciliyeti takip ederek değil de.. şaşkınlık.

şimdi de doğrusunu bir yerli yerine koyup iç dökmeyi dengeleyelim: hepsinin bir ilginç yanı var, hepsi bir miktar çekip götürüyor, hiç bir işe boşu boşuna girişilmedi, bunlar ilginç konular, araştırmacının içi sıkılıyor, deadline'lar varlar, yaşıyorlar, ölmüyorlar, her zaman iyi iş çıkarmak gerekiyor, bu fena bir baskı, bunda da aslında pek kimsenin suçu yok, bünye öyle işliyor. öncelikler nelerdir, bunu söylemek aslında o kadar kolay değil. iç sıkıntısı geçicidir, insan kendini masanın başında işler vaziyette bulacaktır, orası muhakkak.

2 Kasım 2015 Pazartesi

bir ipucu vermiyor

bir kaç haftadır oturmuş "optimization-oriented (veyahut "performance-based") design", "automated surveying" ve "urban / building / façade / texture reconstruction", "semantic modeling" (ve tabii "computer vision") gibi konularda ardı arkası gelmeyen bir makale kümesini tüketmeye çalışıyorum. gah sağ yanımda, gah sol yanımda üzerinde onbin yıldır tarım yapılmakta olan ovalar uzanıyor. ovaların üzerinde de hep dumanlar...

bu yanmaktan bıkmayan ovalar üzerinde dilleri ve dinleri yavaş yavaş değişse de onbin yıldır birbirinin benzeri evleri üstüste yığarak höyük yükseltmekten ve belki de onbin yıldır çok da değişmeyen bir yaşam tarzını yeniden üretmekten bıkmayan insanlar, toprağı betonla, sessizliği tv uğultusu ile değişmek dışında, fazla da bir şeyi değiştirmek istiyor gibi değiller. bir beton olsa iş çözülüyor. kültürlerini, inanışlarını, yaşam tarzlarını belli ki seviyorlar.. kendi hayatlarına ama pek değer verdikleri yok. bir ailedeki on adet geleceksiz çocuktan biri olarak büyümek... değersizliğin tanımı.

al haseke tarafından yükselen duman kolonlarını izliyorum. belli ki çok yoğun duman çıkıyor, tarlaların hasat sonrasında yakılması gibi değil. bu insanlar işgal, baskı, yerinden edilme ve katliamları bitmeyen bu tarihi hakediyorlar mı? bu bitmeyen düzlükler, üzerlerinde yüzen umut dolu bulutlar.. her gün 3-5 kare fotoğraf çekmeden edemiyorum. bazen sisli oluyor onu çekiyorum. bazen sisin içinde bir şey görünür gibi oluyor, bazen manzara açılıyor, bazen güneş alçalıyor ve yükseltiler görünmeye başlıyor ve bazen çok uzakta tek başına duran bir dağ ortaya çıkıyor.

ve tabii bu ülke ve hatta bu dünya insana iyi bir şeyler yapmakla ilgili ilham veriyor mu? bütün bu makale yığınına dalmaktan muradımın iyi bir şeyler yapmaya çalışmak olduğunu varsayarak soruyorum. yoksa niye canımı dişime takayım ki? kişisel heyecanlar, merak şu bu bir kenarda duruyor. ama galiba o tek başına yeterli değil. büyük bir anlamsızlık denizinin içinde küçük anlamlı kara parçaları oluşursa en azından bata çıka hayatımızı sürdürebiliyoruz. komşusuyla akşam kardeş yatıp sabaha işler değiştiğinde onu hevesle gırtlaklayabileceğini bildiğimiz, gerçek görüşlerimizi ve inanışlarımızı samimiyetle anlatsak bizi bir kaşık suda boğmak isteyeceğini bildiğimiz kaba saba bir güruhla aynı ülkede yaşadığımızı zaten biliyorduk da, en azından iyiye gittiğimize, gideceğimize, kendi işimizi iyi yaparsak bunda bir payımız olabileceğine de inanmıştık galiba. kuşak olarak büyük bir geri çekilme mi yaşayacağız kabuklarımıza doğru? bilmiyorduk herhalde.

8 Temmuz 2015 Çarşamba

bunlara gülen bir ben değilim değil mi? eh?

peyki. şimdi ne olacak? bunu sormak için bir zaman gelmektedir. belki şimdi değil. tabii ki sonbahardır. esasında her şey aynıyla devam etmekle kalmadı, belki misliyle devam etmektedir. devam etti. şimdi ne olacak.. sorusu yok gibi devam etti. şimdi ne olacak. ecnebicesi, küçük bir nüans kıvırmasıyla, "then what?" olacaktı. ne peki yani? hep küçük bir kapı varmış, kolunu kıvırdığın gibi başka bir çayıra açılmaktadır. "başka bir yerde olduğu varsayılmakta olan yeşil bazı çayırların küçük kapıların kollarının kıvrılması yöntemiyle işlevsel kılınması" başlıklı araştırmamızı tübitak en yüksek seviyeden ödüllendiriyor ve bize kraliyet madalyası takıyormuş. şimdi.

27 Mayıs 2015 Çarşamba

stüdyoda dönem sonu değerlendirmesi

stüdyoda güzel bir yıl geçirdik. hatta öyleki, baya güzel bir yıl geçirdik. yıl boyu stüdyodan keyif almak başlı başına bir ödüldü. ama ayrıca stüdyoyla ilgili hedeflerimiz de fazlasıyla gerçekleşti. bu hedefler karşımızda bir grup öğrenci suretinde duruyorlardı bugün. zihninden düşünce, elinden iyi iş çıkan, çalıştığı alanı seven ve yaptığı işe saygı duyan (ve dolayısıyla kendini geliştirmek için zora gelebilen), kendine güvenen, sorumluluk sahibi ve kendi karakterini açığa vurmaya başlayan bir öğrenci tipi var. bu öğrencinin oranını yükseltmek istiyorduk. yani o "en iyi öğrenciler" grubunu istisnayı tarifleyen %10'dan daha büyük bir orana çıkarmaya çalışıyorduk. böyle oranlar vermek tuhaf gelebilir. ama o stüdyolarda yeterince mesai harcadığınızda bu tip oranların hesaplanabildiğini görürsünüz. projeler üzerinden saydık, kişiler üzerinden saydık, verdiğimiz notlar üzerinden saydık, hepsi aynı sonucu veriyor, bu yıl %35-40 gibi bir orana yaklaştığımız görülüyor ve bu tesadüf değil. neyse, öyle görünüyor ki, ekip olarak, 1. sınıf stüdyosu mesaimiz burada bitiyor. tam ne yaptığımızı en iyi bildiğimiz bir dönemde. ve neden, neden bitiyor? orası sansürlü, çünkü sebepler çirkin.

1 Mayıs 2015 Cuma

bitti

özetle, doktor oldum. üzerimde ılık bir bahar ferahlığı var. 32 yıllık resmi öğrenciliğim burada sona eriyor. bundan sonra yaklaşık olarak aynı hayatı, ama bu sefer başka bir titrle sürdüreceğim. artık araştırmalarımı ve derslerimi kendi adıma yürütme yeterliliğim var.

14 Nisan 2015 Salı

son bir

inboxlar dolusu yazışmanın alevden selleri insanı durakladığı her mevkiden zahmetsizce söküp yeniden taşımaya başlıyor ama en sonunda öyle ya da böyle akıntının yavaşladığı bir ovaya çökeliyor doktor adayı.. o andan itibaren bu doktoranın son konsantrasyon mücadelesi başlıyor; bünyede, çalışma koltuğunda, çalışma odasında, laptop başında, desktop başında, salonda, kanepelerde, avlularda, sokaklarda ve parklarda.. onca yılın ardından en az ilk deneme kadar zorlu; yeni bir işin başına oturma güçlüğünde zerre hafifleme yok. hatta iki kere başladığım halde hala başlayamadığım bir son üretim.. zor da değil ama hiç içimden de gelmiyor. geriye heyecan falan kalmadığından içimde sadece o ilk günkü sıkıntı...

29 Mart 2015 Pazar

yannız ne yazışıldı..

bilgisayarın başına geçiyorum ve saatlerce yazışıyorum. chat değil, e-mail deniyor buna. senden bir danışmana ondan sana senden bir hocaya bir hocadan sana senden diğer bir danışmana ve enstitüye ve onlardan sana olunca senden başka bir enstitüdeki sekretere ordan grafik tasarımcıya ordan sana senden başka bir sekretere ve bir profesöre ve başka bir profesöre ve başka bir profesöre ordan sana senden o profesörün sekreterine senden bir pedel'e, pedel'den toplu olarak hocalara, hocalardan pedel'e, pedel'den bana, benden bir hocaya, sonra hocanın başka bir e-mail adresine, hocadan bana, benden bir hocaya, başka bir hocaya ve başka bir hocaya ve benden enstitüye ve enstitüden hocalara ve hocalardan teker teker enstitüye ve enstitüden danışmana danışmandan bana benden bir hocaya ve sonra grafik tasarımcıya ve ondan bana ve benden bir sekretere ve ondan bir çevirmene benden bir çevirmene çevirmenden bana benden başka bir çevirmene ve benden bir sekretere sekreterden bana ve benden bir profesöre...

abartmadım. bu yazdığımın katbekat fazlası oluyor.

23 Mart 2015 Pazartesi

Adan Bye yolculuk

[bunu aylar önce yazmıştım ama yayınlamamıştım.. doktoranın gerilimle yüklü serüveni sürmekteydi:]

doktora A noktasında başlayıp B noktasında bitiyor. bu A'dan B'ye bir yolculuk. A ve B noktası arasında sınırlı sayıda noktaya uğramanız gerekiyor. öyle geliyor ki A ve B arasında lineer bir yol izleyerek belirli noktalardan sırasıyla geçip B noktasına varacak, tuhaf bir cübbe giyip bir makinaya poz vereceksiniz ve sonrası mutlu mesut akıp gidecek. ilk olarak A'dan başlayıp el yordamıyla bir sonraki noktaya gitmeniz lazım. ama o nokta henüz yok. uzun yıllar o ilk noktaları arayıp birbirine eklemekle geçiyor. sonra gün geliyor artık bir C noktasından B noktasına doğru tüm ara mevkiler önünüze seriliyor ve "sırasıyla şunu şunu şunu yapıp mezuniyetine ilerle" diyen bir karedesiniz. zarı atıyorsunuz ve D noktasına ilerle diyor. D noktası önünüzde değil. D noktası bir sürpriz. C ve B noktası arasında sınırlı sayıda adım var ama çektiğiniz kartlar sizi sürekli yeni noktalara atıyor ve yeniden yola devam ediyorsunuz ama sonra bir önceki noktaya gitmeniz gerekiyor, bu lineer bir hat olmadığı gibi basitçe döngüsel bir ağ bile değil, ağın noktaları da belli değil yani. bu aslında tarifsiz bir problem. C noktasında duruyorsunuz ve tüm adımlar belli deniyor. adım atıp bir sonraki noktaya gidiyorsunuz ve 3 tur bekliyorsunuz orda. sonra da bir önceki adıma geri gönderiliyorsunuz. o anlamda yani, doktora biten bir şey değil. doktora bir hat değil. bir yol değil. bir seçenek değil. insanlıkdışı bir kabus. içinden çıkmak kurtulmak zarlara uymamak kartları reddetmek mümkün değil. doktorayı özgür bir fail yürütmüyor. bir sistemin kurguladığı belirsiz bir yolun katedilişini çekiyorsunuz daha ziyade. kart çekiyorsunuz ve belirsiz bir F noktasında kendinizi buluyorsunuz. oradan C noktasına yeniden varıyorsunuz, B noktasına doğru ilk adımı atıyorsunuz, P noktasındasınız ve yine 3 tur bekliyorsunuz. sabah beşte allallah niye uyuyamadım diyor insan. bünyesi ona gerçek sebepleri açıktan söyleyemiyor. bünye ve fail, kendi ve ben bir dert ortaklığı içinde içgeçirip çilelerini sırtlanmaya devam ediyorlar...

1 Mart 2015 Pazar

dokular ve düzenler: mimarlığın ifade araçları..

doku bir araştırma problemi. ama tasarıma has bir araştırma problemi. tasarımın bu problemleri matematiğin problemlerine benzemiyor. öyle bakıldığında doku bir problem değil. doku bir araştırma alanı. esasında doku var da değil. yani özcü bir anlamda var değil. yoksa doku var ve üzerine konuşmakta ve kendisini araştırmakta haklıyız. çünkü bu doku diye adlandırdığımız karmaşık süreç ve etkiler tasarım için azami önemde. mesela dokunun ölçekleri var, üst ölçekteki düzenlerden örüntü düzenlerine ve oradan kaba dokulara ve ince pürüzlere kadar takip edebildiğimiz farklı ölçeklerde açığa çıkıp algımızı yönlendiriyor... esasında dokunun ölçekleri bir süreklilik takip edebilir ve algı sistemimiz açısından bu sorun oluşturmayabilir ama doku aynı zamanda oluşturulan, üretilen, kullanılan bir kurgu olduğu için biz asgari bir ölçekler grubu seçip problemi indirgeme yoluna gidiyoruz. ama bu indirgeme sorunu çözmemizi sağlamıyor, çünkü her bir ölçekteki her bir doku algısının belirmesine etki eden dinamik, karmaşık, heterojen ve açık uçlu bir etken grubu var. doku şüphesiz emercent. algımızda açığa çıkıyor ve ama bir bağlam içinde işliyor.. dokunun bağlamı var. doku algıya ait bir seri fenomenin ortak adı ve bu heterojen bir küme. doku algısını ve bu dokuların bağlam içinde birarada işleyişini, yani algıyı bütünleşik biçimde yönlendirmelerini çalışmak istediğimizde sınırlı sayıda ve kökensel bir takım mekanizmalar bulup işin içinden çıkmamız mümkün değil. bu alanda da, tasarımın tüm araştırma alanlarında olduğu gibi, kurallar kadar bağlamsal yorumlar, istisnalar ve kuralsızlıklar da işliyor. düzenlilikler ve tekrarlar önemliyse de bu tekrar edenler çok farklı kökenlerden gelebiliyor ve ne işlerse o.

düzenin matematiksel modellerini ortaya koymak nispeten kolay. dokunun matematiksel simülasyonlarını üretmek de üstesinden gelinmiş bir problem bugün. fakat bir fotoğrafa bakarak, tasarlanmış bir dokuyu, bağlamı içinde nasıl değerlendireceğimiz sorusu açık. doğası gereği açık. ve açık problemlere yönelik yapay zeka teknolojileri emekleme aşamasında... eksik çok. ama bir takım çalışmalar da yok değil. olasılıkçı modellerde ve ama dinamik bilgi yapıları içinde kurgulanarak biriktirilmiş bir dünya bilgisine ve bu bilgiyi kullanmamızı sağlayacak tekniklere ihtiyaç duyuyoruz. mesela google'ın (bkz. google books projesinin arka planı) ve IBM'in (watson) bu konuda çalışmaları var... esasında teknikler ortada ve herkesin kullanımına açık. en azından deneysel uygulamalar geliştirmeyi sağlayacak kadar veri de hiç derlenemez değil. ve ayrıca, dokuyu dijital ortamda tespit etmek ve değerlendirmek için bir seri teknik yaklaşık 20 yıldır CBIR (uzunu: content based image retrieval, bkz. google image search) denen bir alanda üstüste yığılmakta..

ve ama doku değerlendirmesinin de katmanları var ve bu dokunun ölçeklerinden farklı bir problem. çünkü doku da, mimarlığı ilgilendiren hemen her belirleyici bileşen gibi, bir binanın kavramsal kurgusuyla bağlantılı, bir kentin kültürel hayatıyla alakalı, bir mimarın kendi kişisel serüvenine ait, bir bireyin ruhsal dünyasıyla etkileşim içinde olabiliyor. işin hem ilginç hem zor yanı şu ki, doku, insanların bir gün aklına bir şekilde gelebilecek her şeyle potansiyel olarak ilgili... bu düşünsel ve ruhsal zenginliği hesaba katmadan dokuyu değerlendirmek üzerine bir araştırma problemi kurgulamak indirgemeci bir tavır olur. gel gör ki, bir araştırmanın pragmatik bakış açısından indirgeme kaçınılmaz. asıl soru neyi indirgeyeceğimiz ve neyi bir meydan okuma olarak karşımıza alacağımız. ve bu da araştırmanın dokusunu tarifliyor; metaforik bir kullanımla elbet. yazdan beri üzerinde çalıştığımız bir araştırmamız var ve doku problemi araştırmanın derin yönünü ve dolayısıyla durağını oluşturuyor.

19 Şubat 2015 Perşembe

beyaz

duble bürokraside yeni bir merhale... efsanesi dinmeyen bir tez formatı vardı. haftalarca uğraşılan berbat bir format olduğu duyulmuştu. bu formata tezi yerleştirmek için uzunca bir vakit ayırmak gerekiyordu. kendimi hazırladım ve beyazlara ilerlemek üzere formatı açtım. e ama bu zaten benim yıllardır içinde tezimi yazmakta olduğum formatla nerdeyse aynıydı. zaten ben hatırlamadığım bir zamandan beri tezi bu zorlu format içinde yazıyormuşum. format zorlu değildi. bir tek saçma koşul dışında oldukça basitti. onu da şimdilik ihmal etmek ve vakti geldiğinde karton zebanisiyle müzakere etmek mümkündü. neyse, karton teslimim bir kaç beyaz günde tüm formları, dilekçeleri ve ekleriyle hazır hale geldi. oysaki bu günler ne kadar uzak ve o kadar uzaktan da ne kadar zorlu görünüyordu! neyse, sırada gerçekten bir takım zorluklar var, dünyanın her yanına dağılmış insanlara nasıl olacak da tez gönderip tutanak imzalatacağım onu bilmiyorum.

11 Şubat 2015 Çarşamba

beden işi

kafasız işleri dilemiştim, bu doğru. geldiler. yığın yığın, sel gibi, oluk oluk, gürül gürül geldiler. bir işlemden emektar enstitümüz bir adet istiyorsa, bir adet de uzaktaki ülke istiyor. çeklistimi gömdüğüm yerden çıkarttım.

günlerdir doktoranın tüm imajlarını elden geçiriyorum. ne kadar çoklar! bu işin kafadan istediği esas olarak hafıza... o da zor olabiliyor. bazı imajlar yüzünden bulanık, uzak, gri bir alana doğru seyahat etmek durumunda kalabiliyorum..
doktorada bu imajlardan yüzlerce var. her biri 6-7 yıldır tekrar tekrar revize edilen bir serinin ürünü. yani her birinin kim bilir kaç tane eski versiyonu var. tezi tekrar tekrar yazarken çok düzenli davranamamışım ya da tertipli olamamışım ve tabii ülkeden ülkeye, bilgisayardan bilgisayara, formattan formata ve düzenden düzene geçerken de, geçilen yollar ve bırakılan izler epey karmaşıklaşıyor..

yazdığım uygulamalar şu an bile sürekli imaj basmakta olduğundan aslında o eski klasörlerde yüzbinlerce (belki milyonlarca!) imaj duruyor. ve bu yüzbinlerce imajdan elcağızlarımla ürettiğim binlerce değerlendirme, analiz, görselleştirme grafiği var. daha üst seviyede, tezin ilerleyişine ya da kavramsal kurgusuna dair ya da uğraştığım bir konuya dair onlarca grafik serisi ve her birinde onlarca imaj... her imaj için bir kaynak dosya var ve hedef onu bulmak işte ama bu çoğunlukla .svg dosyalarının yüzüne bakınca içinde ne olduğu anlaşılmayabiliyor... tarihlere bakıyorum, güncellemelere bakıyorum, farklı versiyonlara bakıyorum çünkü bunları farklı tez izlemesi, bildiri, görüşme, sunum, makale ve tez versiyonları boyunca yenilemişim, değiştirmişim, yedeklemişim, klasörlemişim, sonra klasörlerin yerlerini değiştirmişim vd. şimdi tezin bir yerindeki bir imajın orijinali neredeydi diye aramaya başlıyorum ve bazıları o kadar derinlerden çıkıyor ki adeta geçtiğim yolları geriye doğru katediyorum ve uzun yıllardır kapalı kalmış kapılar açıyorum, bir tuhaf hakikaten, zihnim aydınlanıyor, tabii ya diyorum, orda öyle bişey yapmıştım burda da böyle bişey var di mi diyorum...

demek istediğim, imajları elden geçiren, yani imajların yazı tiplerini ve boylarını ve çizgi tiplerini ve üsluplarını ortaklaştırmak ve imaj formatlarını ve boyutlarını baskıya uygun hale getirmek için çalışan kafa oldukça mekanik işliyor ve o rahatlatıcı denebilir. arzuladığım kafasız işi buydu. ama ona ek olarak birer kapalı kapı gibi görünen klasörler boyunca dolanırken hafızayı kurcalayan, çağrışımsal ve bulanık bir kafa çalışma düzeni de var.

sonuçta bunların hiç biri kafayı tam olarak yormuyor. yormadığı için de koltuktan kalkmamacasına otomatik bir çalışma çılgınlığı başlıyor ve en sonunda beden iflas ediyor.

8 Şubat 2015 Pazar

ünlem

1-2 saat kadar sonra diyor ki,

Dear Gönülsüz,
[Month, Day] is fine with me.
Thank you,
Far-away Academic.


bunu diyor. biz evi şuursuzca bir kaç kere turluyoruz.
inip semti de turlamak gerekmektedir.
ruh halimi ifade edecek ünlem bulamıyorum.
semti kaldırım kaldırım arşınlayıp o ünlemi bulacağım.

bir

savunma tarihini onaylamamış jüri üyesi sayısı.

bir.

hayır onaylamamış değil, henüz onaylamamış, onaylamayabilecek, onaylaya-da-bilecek, yanıt yazmamış, e-mail'i görmemiş, görmüş ama önemsememiş, önemsemiş ama unutmuş, sonraki e-mail'i de görmemiş, görmüş ama umursamamış, görmüş ama anlamamış, anlamış ama telaşıma kızmış, maili görmüş, cevap yazmak istemiş ama henüz takvimini bilmiyormuş, takvimini bilmiyormuş ama önümüzdeki günlerde bilecekmiş, takvimini biliyormuş ama net olmayan programları varmış, takvimini biliyormuş çakışan programı varmış ne yapsam diye düşünüyormuş, ne yapacağını biliyormuş ve diğer programını kaydırmak için iletişime geçmiş bekliyormuş, tüm bunlar olmuş tamam ama bu sefer de cevap yazmayı unutmuş, 3 gün içinde yanıt yazmayacak ya da yazacak ama tarih ona uymamış olacak, 6 kişinin mucizevi biçimde onayladığı öneri tarih çöpe gidecek, pedel'in görevini devralan sekreteri arayıp yeni bir öneri tarih almaya çalışacağım, tarihi alıp yeniden jüri üyesi kapılarını çalacağım, bu sefer daha önce benim yüzümden randevularının yerini değiştiren bir hoca kızıp ama olmaz ki diyecekmiş, o öyle derken beri tarafta zaten jüri üyelerinin bazılarına bu yeni tarih uymayacakmış ve ben onlara uyan tarihi soracakmışım, bir kaç hafta sonra olası tarihler belirlenecek bu sefer sekreterin önündeki takvimde buna uygun gün olmayacakmış. portekiz'de bir hocanın ajandasının yaprakları şöyle bir titreşmediğinde istanbul'da bir çalışma masasında tezinin imaj setini son kez düzenlemekte olan bir doktor adayı karanlık karanlık oturmaya başlıyormuş. titreştiğinde kopacak fırtınanın imajını da yazmak nasip etsin. amin.

25 Ocak 2015 Pazar

hata

hata yapmak korkunç olmuyor. korkunç olmuyor hayır. haftalarca süren bir test serisi hatalı olabiliyor. bu telafi edilemez bir hata olabiliyor. ama hatayı farketmek bir sevinç bile verebiliyor. çünkü ya farketmesen? farkettiği hatalar pek de araştırmacıyı bozmuyor. çünkü hatayı düzeltiyorsun ve sonra yine sakin sakin akıyor evrimler ve yarışlar bir kenarda kendi kendine.. bittiği zaman biter ve yazılır.. doğası o. ama mesela şu olasılık insanın içine korkular salıyor, e peki ya farketmediğin hatalar varsa ve sen yayına kadar onları farketmemeye devam edersen? e daha önce hatalar yapmıştın, yine yaptıysan ve farketmediysen? testleri sürekli monitor ederek, çıktıları çeşitli şekillerde görselleştirerek ve bunların üzerine düşünerek, ufak görünen hataların (mesela 60 turluk bir racing'in plot'unda 61 tur görünüyor ve bu önemli bir hatanın tek görünür semptomu olabiliyor, ya da kriteri gevşek tuttuğun halde yarışan kombinasyon sayısı hiç azalmıyor) sebebini deşerek ve kodu sürekli düzelterek hataların önünü almaya ya da yaptığın hataları düzeltmeye çalışıyorsun. hatalar katman katman olduğu için spesifik bir prosedürün doğru çalışıp çalışmadığını test etmek çalışmanın doğru yapılıp yapılmadığını anlamaya yetmiyor. işin kurgusunda da sıkıntılar olabiliyor ve deneyler uzuyor ve uzuyor. deneyler sadece uzun sürdüklerinden uzamıyor yani. işin içine girdikçe ve daha çok denemeler yaptıkça daha önce farketmediğin incelikler sana görünür olmaya başlıyor, çalışmanın kavramsal kurgusu da olgunlaşıyor, o yüzden de bazı denemeleri yeniden yapmak gerekiyor ve standartların da kavrayışla birlikte yükseldiği için bu yeni denemeler için başka ön çalışmalar yapman gerekiyor ve görselleştirme türü ve sayısını artırmak da bir kod mesaisi istiyor vd. ve kod ve süreç karmaşıklaştıkça da hata yapma olasılığı artıyor. bir çalışmanın süresi karmaşıklığıyla birlikte üstel olarak artma eğiliminde olduğu için ecnebiler araştırmacıya "keep it simple stupid" diyeler. ve bu çoğunlukla takip edilebilir bir düstur. ama, ama işte bazı araştırmalar var ki orda ufuk bu basit tutulmuş "proof of concept" türü çalışmaların bir adım ötesine ayağını uzatmak.. bu araştırmaların karışmama şansı yok. yapılması gereken iş karmaşık bir kurgu gerektiriyor zira. hata araştırmacıya mahsustur diyoruz. düzeltiyoruz, yeniden fırınlıyoruz.

13 Ocak 2015 Salı

donuk

adam şarkıcıydı ve diyordu ki, hayatta umut ve umutsuzluk o kadar içiçe ki, ben de bunu ak kuşlar ve kara kuşlar diye anlatmağa çalıştım. bunu kaseti her çevirdiğinizde tekrar diyordu. o zamanlar genç olduğumuzdan çok da sallamıyorduk. şimdi de bu şarkının düğmesine her bastığımda yine aynısını söylüyor. yıllardır durmadan söylüyor ve yıllardır durmadan söylediği için o ne diyorsa onu yaşamak durumundayız. çünkü adam sabırla söylüyor ve burası türkiye. hayatta umar ve umutsuzluk o kadar içiçe ki. hayatta kabız ve kubursuzluk o kadar içiçe ki. hayatta bağır ve ciğersizlik o kadar içiçe ki. hayatta sağır ve cevapsızlık o kadar içiçe ki. tekrar tekrar söylüyordu. bir tez bin yıl ve bir asır sürdüğünde bunun ruhta izleri oluyordu. kurşun göğüs kafesindeki cahil cesaretinden giriyor ve kuyruğu dik tutan kas yumağını paramparça ederek bedeni terkediyordu. savunma tarihi alınacaktı. alınacaktı dedim. alınacaktı. alınacaktı diyordum. alınacaktı. bir daha alınacaktı. tez yazılacaktı. yazılmıştı. yazılacaktı. hayatta yazılmışı ve yazılmamışı savunulmuşu ve savunulmamışı tarihi alınmışı ve alınmamışı o kadar içiçeydi ki, ben de bunu ak saçlar kara saçlar olarak anlatmağa çalıştım. bunun ruhta izleri okunuyordu. doktorası bitmeyeni gözlerindeki donuktan tanıyabiliyordunuz. sokak köpeğiyle yanyana duruyordu. ancak o ikisi bir diğerini anlıyordu.

11 Ocak 2015 Pazar

mülakat

1. mülakat ve görünür olan:
bir mülakat dönemi geldi geçti.. kar, kış, sabah, akşam dinlemedi. hadi akşam dinlemedi, sabah da dinlemedi.. zaten geçen hafta hiç sabah dinlemedi. sabah dinlemesi lazım. sabah olmaması lazım. bence ondan oldu. mühürlü zarflar ondan paramparça edildi, portfolyolar, referanslar, özgeçmişler, niyet mektupları masalara ondan saçıldı.. bol bol çay ve kahve, bir parça simit ve çikolata, az miktarda gözyaşı, biraz heyecan ve gerginlik, bunlar da masalara ondan saçıldı. aslında süreç aşama aşama bir haftaya yayılıyor; raportör için yani. ama işte ancak haftanın sonunda kendi zirvesine ulaşıp kurumsal semalarımızı terkedebildi... son gün, mesaim sabahın köründe başladı, geceyarısına doğru hala kırtasiyesiyle uğraşıyordum. bunlar da hiç yazılmıyor performans formlarına.. görünürlüklere, ölçütlere, faaliyet raporlarına falan sıra geldiğinde hiç görünmüyor bu yapılanlar. kurumların zirvesinden bakıldığında görünmeyen rutin işler işte.. bunları görenler senin gibi bu işler için simit yiyip ıhlamur içen, görevin yığınsal doğası yüzünden gözlerinin feri sönüp beyinleri donuklaşanlar oluyor. yani biraz daha yataydan değerlendirilebilir ancak.. seni değerlendirmek üzere karşına çıkanlar ise, sen hiç bir şey yapmamışsın ki diyorlar. fakat aslında sen hiç boş durmamışsın. bu kağıtlarda belirtilen türde işler yapman lazım diyorlar. yoksa kayıpsın. yani diyorlar ki o kağıtlara yazılabilecek şeyler dışında hiç bir şey yapma daha iyi. yapıyorsan da onu bir proje kılığına sokmaya çalış. gecenin yarısında dijital formları 3. kez kontrol ederken insan bunu düşünmeden edemiyor. çünkü artık sana bunu yaptıran kurumsal aidiyete "inbreeding" deniyor. kötü bişey yani.

2. hazırı:
neyse, böyle de bir şey yaşamış oldum işte.. kendi mülakatlarımı düşündüm arada.. beni o yüksek lisanslara doktoralara nasıl almışlar.. şimdi o halimle gelsem herhalde giremezmişim... başvuruların kontenjanları katbekat aşıp yükselmekte olduğunu biliyorduk da, çıtanın nereden nereye yükseldiğini görmek daha ilginçti.. çok daha hazır bir öğrenci bekleniyor artık.. öyle önce okula girecek, gevşek gevşek dolaşacak, yavaş yavaş neyin ne olduğunu anlamaya başlayacak, işte bir kenarda bir tez karalar gibi olacak falan, yok artık hiç kabul edilir gibi değil... boş durana, düz erteleyene tahammül yok. yakında elinde tezinle başvuracaksın yüksek lisansa mesela. tezin kabul edilirse diplomanı başvuru mülakatından alıp gideceksin. sonra çalışıp doktoranı tamamlayacaksın ve doktora kabul mülakatına gireceksin. kabul edilirsen ne ala, o zaman yurtdışında bir okula başvurup yeni baştan bir doktora yapma şansın olabilir. biz yine iyi zamanlarda gençlik yaşamışız, ülkenin bizden bir talebi ya da beklentisi yoktu.. pek anlamlı bir şey yapacağımızı düşünen yoktu. bir iş sahibi olsak yetecekti. neyle uğraşacaksan sakin sakin uğraşıyordun ve sen ne düzeyde olsun diyorsan biraz öyle oluyordu ve kabul görüyordu işte.. ne olduysa son on yılda oldu... o son on yıl olmasa iyiydi. biz eskiler bile koşa koşa peşine takılmak zorunda kaldık olup bitenlerin.

3. belirmesi ve belirmemesi:
neyse, yine ilginç olan, zaman kısıtları sebebiyle de değil, aslında gerçekten kolay karar verildiği için işin hızlı gitmesiydi.. öyle uzun uzadıya tartışacak pek de bir şey olmuyor.. pat diye beliriyor, kimde ne var, ne yok.. apaçık. not verirken de öyle oluyor. ilk başlarda, ilk kez başına geldiğinde dehşete düşüyorsun, bir grup insan bu kadar hızlı not verebildiğine göre işi savsaklıyor olabilirsiniz gibi geliyor, yeterince düşünmediniz diye korkuyorsun.. ama öyle değil işte.. şuna fazla ağırlık verdik bunu fazla önemsedik burda önyargılı olduk diye düşünüyorsun bir süre.. ama sonra yavaş yavaş şunun şu sebeple, bunun bu sebeple, burdaki durumun da işte yine bir sebeple önemli olduğunu anlamaya başlıyorsun.. şuna ağırlık vermen, bunu önemsemen, burdaki durumu da sezgisel olarak dikkate alman gerekiyor. tabii bu tip değerlendirme süreçlerinde kendini insanların topluluğa uyum sağlama dürtüsünü ölçen bir deneyin içinde hissettiğin de olmuyor değil. birbirini kollayan, birbirine göre not veren ve görüş açıklayan ve diğerlerini duyunca görüşünü ve değerlendirmesini hemen revize edenler oluyor.. her ne kadar sosyal psikolojinin en iyi bilinen bulgusu olsa da, onu birebir yaşamak da bana ilginç gelmeye devam etmiştir.

4 Ocak 2015 Pazar

hmpfh

an itibariyle öyle bunaldım ki.. tezinin de hocasının da düzeltmesinin de akademisinin de... bilgisayarı kaldırıp atacağım galiba.

edit: yarım saat soğukta ve yağmurda yürüyüp gelmiş hali:
 :\ "şerbet bardağının dibini dolduracağım ve oturup bunu bitireceğim."

edit2: 00:43. eh.. ne berbat yüksün sen 4 yıldır düzeltilen, yeniden yazılan, yeniden düzeltilen, düzeltilmeye doymayan tez. mükemmel oldun mu peki? oldun mu hı?

101

hava ısınmamakta direnince çaresiz işin başına oturdum. ama öyle kolayından, yataktan kalktığım gibi oturamadım. gidip bilgisayarımı kurumdan alıp gelmem gerekti. çünkü tez metnini o bilgisayarda çalışıyorum. yani kararlılık içinde kalkıp belirli bir yol katedip gerekli gereçleri temin edip döndüm ve işin başına oturdum. 100d numaralı dosyayı açtım ve naçar 101 olarak numaralandırdım. 100'de kalabilmek için uğraşıyordum aslında ama kabullenmek zorundaydım, bu iş uzuyordu. ve evet tez metnini açıp yeni bir isimle kaydederek yeni bir düzeltme sezonunu açmıştım. işin ısınma kısmı 4 saat sürdü. elin kolay vardığı yerden başladım ve minör düzeltmelere giriştim. bunların hepsi de minör düzeltmelerdi ve 4 saat süren şey aslında büyük ölçüde eksik artikelleri tamamlama işiydi: eksik bıraktığım yerlere "the" yazmak. hocam üşenmemiş ve tüm eksik artikelleri işaretlemişti ve insanın anadili türkçe olunca bu artikel işini anlamak zaman alıyor işte. her zaman biraz gereğinden fazla kullanıyormuşsun gibi geliyor ve nasıl eksiltsem diyorsun ve hocan hepsini işaretlemeye başlıyor. bir yerde sıtkı sıyrılıyor ve bari hiçbirine "the" koymasın diyerek the'ların üstünü çizmeye başlıyor ama ben başlamışken bütün eksik "the"ları tamamladım. 4 saat o sürdü işte. yerimden kalkmadan, aralıksız ve yoğun. hocama da bana da aşkolsun. tabii ufak tefek imla işareti dışında düzeltecek bir şey kalmayınca hoca ve öğrencisi çığırlarından çıkmış olabilirler. düzelteceğiz. hayvanca düzelteceğiz. düzelttik. mükemmel olmazsa bitirmeyeceğim tezi. mükemmel olsa da bitirmeyeceğim. çünkü biten bir şey değil. ne bitiyor, ne bitmiyor. bunu anlayınca kurtuluyorsun. daha da düzeltmiyorsun. daha o merhaleye varamadım elbet. o yüzden işin ikinci kısmına oturdum ve 3 adet bölümüme conclusion yazmaya başladım. aslında buna karşı elimden geldiği kadar direnmiştim. başında hepsini yaz, arada hepsini giriş olarak yaz, çıkış olarak yine yaz, en sonunda yine hepsini çıkış olarak yaz derken akademik metinler oldukça gülünç. artık benimki de gülünç. kibarca izah edildi, yazmam iyi olurmuş. mealen: "yazacaksın!" tabii sonuçta iyi oluyor, her zamanki gibi, zira tezin en önemli çıktılarını yeteri kadar iyi tariflemediğimi farkettim bu sayede. her bölümün üzerinden 2-3 kere geçmeden bu metinler olgunlaşmıyor... neyse, bunların da taslaklarını yazdım.. zor kısmını hallettim yani.. 4 saat sürmedi. ama diyorum ki, isterse 24 kere 24 saat sürsün, bundan sonraki işler zihinsel mesai içermesin. zihnimi biteviye artikel düzeltmeleriyle boşaltacağım ve ne bitecek ne bitmeyecek.