31 Aralık 2014 Çarşamba

kuzey kore liderinin icat ettiği çalışma masası

yeni yılda tek dileğim elektiriklerin 3-5 gün kesilmemesi. çünkü makinada pareto-racing'ler dönüyor. acıklı evet. ama crossover-mutasyon sayısı kombinasyonları bulunmalı. ben bulmazsam kim bulacak? IEA çalışması bitmemiş. hatta şöyle bir baktım da, aslında denemeleri bitirmiş olmaktan ziyade hangi deneme setlerini işlemem gerektiğini anlamış haldeyim. bunu anlamak için uzunca bir ara verip kafamı bir dağıtmam--ki zaten kendi kendine dağıldı, zor topladım--ve sonra metni yazmak için grafikleri derlemeye dönmem gerekti. bu araştırma denen şey gerçekten meşakkatli. doğru düzgün ve telaşsız yürütmek gerekiyor... özen ve sabır...

edit: kesildi. ama eski yılda kesildi. neyse, aslında sorun değil, bu tip projelerde "kaldığın yerden devam et" seçeneği kodluyorum. bir kayıp olmuyor. hava insana sen şimdi olsa olsa çalışırsın diyor. yapman gereken işler varsa kış hayatı tutarlı bir kurgu... iş de var tabii... ama belki de yapmam gerekmiyor. işler de öyle diyor. kış, hadi otur çalış diyor. iş, yok beni şimdi yapman lazım değil ki diyor. asla çalışma diyor. bence de eski yılın son günü tatil. kafamı düzlemeyi ve mümkünse sıfırlamayı tercih edeceğim.

27 Aralık 2014 Cumartesi

işimiz


geçen dönemi geride bırakırken, diyeceğim o ki, bu dönem, biz, ne yaptığımızı biliyorduk.. yani "ne sonuç alacağımızı biliyorduk" kısmı daha geride olan, "neye varmaya çalıştığımızı ve oraya nasıl varacağımızı biliyorduk" kısmı önde duran iki parçalı bir bilmek tabii bu..

1. tasarımcı tavrı hattı: mimarlığı tek kelimeyle kavramsal, çok kelimeyle zengin, çok katmanlı, çok yönlü, derinlikli ve çerçevesi her iş için tasarımcı tarafından yeniden kurulmak durumunda olan bir faaliyet olarak ele almak... her işin, belki kısmi denemelerle de başlasa, nihayetinde problemin tüm önemli katmanlarıyla entegre biçimde yüzleşmeyi sağlayacak bütüncül bir öneriyle sonlanması.. bağlamsallığın ve problemi kurma yükünün ve müzakerenin işin özsel bileşenleri olduğunu ağır bir yük de olsa en başlardan tasarımcının bünyesine yedirmeye başlamak...

2. hassasiyet / derinlik / kavrayış hattı: gerekli hassasiyeti ve bakış derinliğini yakalama yolunda bir başlangıç için a) mimarlığı (tekil bina ölçeğinde gezmeye değer binalar gezmek ve çalışmak), ama onun yanında b) kenti, kasabayı, doğal alanları, insanların ve insandışı canlıların yaşantısını, bunların sistemik bütünlüğünü.. özetle, mimarlığın 'çevre'sine dair herşeyi anlama ve anlatma çalışmaları okumalar ve gezmeler boyunca döneme yayıldı.. bina gezdik ve kentsel bağlamda iş ürettik.. bir cümlede, tekil yapıların içinde yer aldığı bağlamların hem fiziksel hem yaşamsal hem sistemik yönlerini birarada anlayıp müzakere etme alışkanlığını yerleştirmek... c) bunlara ek olarak mimarlık ve tasarım kültürüne bir takım sondajlar, girişler..

3. anlatım teknikleri hattı: bunu hem yanda akan ek bir hat olarak hem de doğrudan işlerin içinde çalıştık.. bir teknik anlatım çalışıyorsak o yürüttüğümüz bir ana işin içinde daha zengin bir anlatımın altlığı oluyordu.. yaşamı olmayan çizim işi anlatmak için yeterli olmuyordu mesela.. ya da hareketi, ölçeği, yaşamı ya da bedensel programı bütünlüğünde anlamak üzere bir çizime süperpoze edilmeden fotoğraflardan insan konturu çizmek bir teslim/sunum malzemesi haline gelmiyordu.. ya da bir aksonometrik, üzerine problemin bileşenleri kolajlanmadan derdimizi anlatır hale gelmiyordu.. tümüyle el çizimiyle devam ettik, çünkü önce ifadeyi yaptığın anda görerek, kağıda koyduğun çizginin, yapıştırdığın kağıdın, eklediğin rengin etkisini birebir görerek başlayıp hakimiyet kazanmak ve her şeyden önce meselenin, kalemini eline alıp, ya da hangi aracı kullanıyorsan onu alıp, kurduğun probleme ve onunla etkileşim içinde gelişen ürüne dair anlatılacak herşeyi anlatmak, görmek, kaydetmek ve geliştirmek olduğunu kavramak...

4. tuhaf biçimde, geleneksel olarak temel tasarıma atfedilen veya temel tasarım dersinden akan yaklaşım ve araçları da, ama kendi yaklaşımımız içinde, araçsallaştırmayı başardık.. düzenlerde, örüntü yorumlarında, şehir gözlemcisinin kolajlarında, gezi charette'inin farklar maketinde vd. her işte biçim, düzen ve anlatım araçlarını ana işin mekan üretim ve ifade faaliyetine katkı yapmak üzere bol bol denemeler yaparak çalıştık.. basit ortogonal düzen dediğimizde bu bir kottan başlayıp bir kota çıkan ve bir kotta alanı terkeden bir dolaşımı hem kenarındaki/dışındaki hem içindeki ve üstündeki mekanları aynı anda tarifleyen ölçekli bir çalışma olmak durumundaydı ve düzenin ne olduğunu yorumlamak öğrencinin işiydi.. eksiltilmiş de olsa kapsamlı ve yoruma tam olarak açık bir mimarlık problemi yani.. bir temel tasarım egzersizi değil.. ama bu denemeler de karşımıza alacağımız tam teşekküllü mimarlık probleminin anlaşılması için ancak kısmi faydası olan denemelerdi.. bu tip denemelerden bir serisini ve tekrar tekrar ve geliştirip tartışarak yürütme sebebimiz, mesela gerçek bir kentsel bağlamdaki bir geçiş ve deneyim mekanını tasarlamaya hazırlanmak oluyordu ki bu, bağlamı, kavramsal kurguyu ve oluşan mekanı önermeyi, geliştirmeyi, üretmeyi ve ifade etmeyi gerektiren zorlu bir işti.. mimarlık o zor işti ve onu karşımıza alabilmek için araştırmamızı stratejik bir bakışla kurgulamamız ve eksikleri tamamlamamızı sağlayacak araştırma araçlarını da geliştirmemiz gerekiyordu..

5. o yüzden, tüm işlerimiz karmaşık biçimde yapılandırılmıştı.. hele de açık uçlu başlanırsa, yani adım adım ne yapılacağı ve nereye varılacağı en baştan bilinmiyorsa bu tip işlere doyum olmuyor.. öğrenci açısından da bir işin başından sonuna, gidişatı takip eden bir stratejik bakış üzerinden ve bazen anlık müdahaleler kullanılarak kurgulanan ucu açık bir araştırma olduğu hissini yerleştirme potansiyeli var böyle işlerin.. yani mesele sürpriz 'twist'lerde, ya da sürpriz hissinin kendisinde değil de, işlerin eklemlenmesinin işin gelişimi ve zorluklarıyla stratejik bağlantılarında gibi geliyor bana.. o işin karmaşık derinlerine doğru düşünmeye giden kapıyı açıyor.. bir iş bir noktada bir amaçla başlıyor ve süreçte eksikleri tamamlıyorsun, gerekli becerileri ve biçimsel araçları bir bir yerine koymaya çalışıyorsun, bir yerinde problemi bütününde cepheden karşına alıp bütüncül öneriler getirmeye çalışıyorsun, öğrendiklerini vereceğin cevabın aracı haline getirmeye ve işin tüm yönlerini böyle adım adım işin içine katıp araştırma sürecini yapılandırmaya çalışıyorsun.. öyle işlerin öğretici yönü çok fazla, işi sadeleştirmiyorsun aksine olması gerektiği biçimde bütüncül halde ele almaya çalışıyorsun, orda yeralması gereken her şeyi işin içine katmaya çalışmak gerektiği hissini yerleştirmeye çalışıyorsun.. "orası da ihmal ediliversin, bunu da düşünme, sen daha küçüksün" demiyorsun da, tam tersi, "sen bunu derinliği içinde çalışmaya başla ve ileride daha da iyi başaracaksın" demeye çalışıyorsun.. ve bu iyi işliyor. ürünler mükemmel olmayabilir, zaten iş zenginleştikçe öğrenciler grafikteki dar bir başarı alanına yığılmayı kesiyor ve daha geniş bir aralığa dağılıyorlar.. böyle işler en becerikli, hazır ve üretken öğrencileri bile zorluyor ki bu iyi bir şey, zorlanmadan gelişme olmuyor. herkes günbegün gelişiyor. hele onu görmek hakikaten çok değerli.. günbegün nasıl geliştiklerini izliyorsun.. öğrenci de yapılan işe inanıyor, çünkü karşısına aldığı durumun saygıdeğer, zengin ve zor bir iş olduğunu ama çalışınca da bir şekilde üstesinden geldiğini görüyor..

galiba 4 yıl önce ortanca'da da asıl iyi ve ayırıcı olan böyle bir şeylerdi.. oradaki tüm işler bu türdendi...

26 Aralık 2014 Cuma

vefat

metin hoca çok kendine has, herkeste saygı uyandıran ve herkese kendini sevdiren de bir adamdı.. minik huysuzlukları da, enerjisi de, titizliği de, kuralcılığı da ona yakışırdı. derslerine zihinsel mesaisinin tümünü verir, kendisi neyle dertleniyorsa öğrencinin önüne o problemi ve o düzeyde getirirdi; onun çalıştığı alanda akademinin ufku neyse sizi orayla karşı karşıya getirdiğini bilirdiniz. bu bana hep etkileyici geldi... yanında oraya buraya az gitmedim, çalışmak için yani.. iyi bişeyler vardı onlarla çalışmakta.. severdik.

25 Aralık 2014 Perşembe

tolstoy mu nagarjuna mı

tolstoy'un itirafları akademinin anlamını önce kaybediyor, sonra arıyor tarıyor ve anlamsızlığın profesörler dünyasının bir özelliği olduğuna karar veriyor, öyle ki sıradan öğretim görevlilerinin hayatında o anlam mevcut. fakat uzaklaşmayı tamamlamak için nagarjuna'dan içiboşluk ve olumsallığa dair metinler okumak da gerekebilir. (yetmeyebilir..) evet budistlerin bir bildiği var, araşgörlükten bir kadroya doğmakla başlayan, bir noktada özel üni.'de prof.luktan emekli ölünmesi yoluyla kadroyu boşaltıp başa dönen akademik samsara fena. neyseki nagarjuna bizi rahatlatıyor: akademik, kadroyu ne alabilir ne kaybedebilir, zaten de yok. ve ama nirvana da ne var ne var değil diyor nagarjuna. bahsedilen nirvanaya erişmek için kırk yıl derslerde, araştırmalarda, projelerde, jürilerde, komitelerde, komisyonlarda, konferanslarda, seminerlerde, atölyelerde çile çekip yine de ne var ne var değilin ferahlığına erişemeyebilirsiniz. cahil akademik diyor ki, bugün kovayla dökülüyorsa yarın kovada yok. işte bu büyülü ve yanıltıcı görünüşten kurtulamazsanız.. vara da yoka da takılmaktan geçemezseniz.. o döngüden çıkamazsınız şüphesiz.

23 Aralık 2014 Salı

geçen yıl

bu bloga en az yazdığım yıl bu olmuş gibi görünüyor. ama bu doğru değil. aslında yazıyordum ve yayınlamıyordum. şimdi bunların bi kısmını sondan başa buraya koyuyorum. çoğunu niye yayınlamamış olduğumu da anlamadım.. belki çok emin olmadığımdan.. ama buna rağmen tartışır sorgular gibi değil de bilir gibi yazma arzusu baskın gelmiş olduğundan.. belki sıkıntılı olduklarından.. belki edebi bir keyifleri olmadığından.. belki çok kişisel olduklarından.. bilemiyorum.. eskiden öyle de olsa yayınlardım.. ve evet bu parçaların bazıları kısmen başka paketlerde vardı çünkü yazıp yazıp yayınlamıyordum ve aynısını yeniden yazıp yayınlayabilir olmaya çalışıyordum, yayınlayamıyordum. aynı metnin varyasyonları birikiyordu. galiba içim sıkılmış. bu yıl biraz böyle geçti.. tabii bunların yanında çok doğru olduğuna inandığım ama yayınlayamayacağım uzuncana paketler de biriktirmişim. onlar gizlide duruyor. bazı şeyleri adıyla anınca içerik mahkemelik bir noktaya gidiyor. neyse, aşağıda yılın başından sonuna listeledim.. bu şekilde tek entry'de biraz uzun oldu ve insanın içini de sık sık kabartan bir yıldı işte, idare edin.


18. çirkin: akademi.. herhalde dünyadaki diğer çalışma ortamlarından daha çirkin değil. herhalde değildir... ama çirkin bi yer. kendi üslubu içinde.

17. aman kadrolara zeval gelmesin: ama o kadro denen şey yok mu ya o kadro? kadro lafını duyunca akademik bir titriyor, kendinden geçiyor. eritiyor kadro, yakıyor, çözüyor. akademide kadro öyle irrasyonel bir tutku ki insan kendi kendine herhalde bu böyle değil demeye başlıyor.

bir üst kadroya, bir üst titre geçmek gibi kıytırık bir başarı ortaya serilen tutku yoğunluğunu açıklamaya yetmiyor. bana sorarsanız mesele başka. mesele bahane ihtiyacı. korkaklığın, nemelazımcılığın, düz ve düşünmesiz achiever'lığın bahaneye ihtiyacı var. ayakları üzerine dikilememenin, sırtını doğrultamamanın bahaneye ihtiyacı var. ........ın, sinisizmin, düşmenin bahaneye ihtiyacı var.

16. yıldız sistemi ve diğerleri: ardı ardına archiprix ve mimed ödülleri tecrübe ettik. okulcak göğsümüzü iyicene şişiren ödüller aldık. yani öğrenciler aldı. biz de gururlandık. okulda günbegün üretip sürdürdüğümüz ve durmadan sorgulayıp yenilediğimiz öğrenme ve üretme kültürümüzün yerinde saymadığını, biteviye ilerlediğini, niteliğini ve üretkenliğini yükselttiğini yeniden gördük. bu noktaya kadar yükselişteydik. ha bunu sürdürebilecek miyiz? o pek belli değil. bir süreliğine düşüşe geçeceğimizi bir takım somut sebeplerle öngörebiliyoruz.

mimed ödül töreni geçen yılkinden de sönük ve heyecansızdı. şöyle bir baktığım sergideki proje kalitesi de sanki daha bir düşmüştü. katılım sayısı da azalmıştı sanıyorum. sergi geçen yıllardaki gibi dolup taşmıyordu. peki türkiye mimarlık ortamı olarak, mimarlık okullarının sayısı bir rivayete göre 88'e erişmişken (tam sayıyı takip edebilen görmedim, öyle bir iştahla yenileri açılıyor ki) genel olarak öğrencilerin hevesi ya da ürün kalitesi aşağı mı inmekteydi? diğer öğrenci yarışmalarına bakıldığında böyle bir şey söylemek de pek mümkün değildi. peki mimed, bir zaman en prestijli yarışma iken şimdi neden böyle baygın cereyan ediyordu? durduğumuz yerden bir takım sebepler önerelim:

1. şarapsızlık

2. itü'lülerin çok katılması ve çok kazanması

3. yıldız sistemi

aslında, muhtemelen, sorun daha karmaşık ve çok katmanlı ama işte ben bu hususlarla ilgili yazmak istiyordum, bahane oldu. teker teker--ve kısaca--izah etmeye çalışayım:

efenim, üniversitenin dersini alıp ezber etmeye yarayan bir bina olduğu düşüncesine bir şekilde inanabilenler bir kokteylin, bir tanecik kokteylin, bir grup insanı, zorlu bir çalışma sürecinin arasında, sonunda, ya da başında nasıl biraraya getirdiğini ve nasıl olup da bu kişilerin arasında kıvamlı ve keyifli muhabbetler ortaya çıkmasını sağladığını asla anlayamazlar. çünkü bunlar aile dışındaki tek sosyalleşme ortamı bir grup adamın güç cambazlığı ve hiyerarşi kapışması olmuş olanlarla aynı kişilerdir. tamam, varsın olsunlar, kendileri içmesinler ve otursunlar çaylarını içsinler sohbetlerini etsinler. bizi ise bize bıraksınlar. herkesi kendine bıraksınlar. ha yok, herkes benim dediğim gibi yaşayacak mı diyor? onun adı yobazlıktır.

ikinci hususa gelince. bu konuda yapacak bişey yok pek. neden itü'lüler çok üretiyor, iyi üretiyor ve yarışmalara çok katılıyor diye her okulun mensupları kendi kendilerine sorabilirler. derdediyorlarsa yani. biz herhalde bu trendi ancak sürdürmek isteriz. yapabilsek..

yıldız sistemine gelince. bir iki öğrencinin diğerleri arasından yıldız gibi açığa çıkması eğitim açısından ikircikli bir olgu olabilir... olabilir... kafamı kurcalıyor bu.. ve aslında bunun gözüme ilk çarptığı yer eğitim ortamı değildi... yani ilk olarak öğrenciler arasında değil de... çünkü yıldız sistemi pek çok alanda bulunabilir...

konu ikircikli ve çözümlemesi zor, çünkü, durup düşündüğünüzde, daha iyi öğrencilerin ortamda bulunması iyidir, zira diğer öğrencilerin eşiğini de yukarı çekeceklerini düşünürüz. ama bu hevesli ve üretken öğrencilerin, bu seviyesi yüksek öğrencilerin bir ikisi öğrenci-yıldız mertebesine ulaştıklarında diğer öğrencilerin üzerinden iyi olma yükümlülüğünü kaldırıverirler. o andan sonra iyi olmak yıldıza hastır. insanı geliştiren ise, daha ziyade, kendi seviyesinde olduğunu düşündüğü bir akranının ondan hissedilir düzeyde daha iyi iş çıkardığını görmesi olabilir. ama akranlarımdan biri bambaşka bir seviyedeyse, ben bu seviyeye erişemeyeceğimi kabul etmişsem, artık vasatlığımı da kabul etmişimdir. vasatlar arasında bir anlaşma yapılır. ondan sonra rahat ederiz. iyi işleri yıldızlar çıkartır. onların görevi olur bu. kalanlar da herkes gibidir işte.

neyse, belki bu konuda da yapacak bişey yok. sonuçta çocuklar bileklerinin hakkıyla, üretmenin ve gelişmenin aşkıyla öne çıkıyor.. tabii ki iyi öğrencileri sevelim sayalım, sonuçta iyi öğrenci hocalığın mükafatı değil midir? ama işte.. bu işte beni ikna etmeyen bir yan var.. bu işte bir bişey var.. bu böyle olmayabilir.. iyi öğrencilik denen grubun daha kalabalık olduğu ve içlerinden hiç birinin diğerlerinden belirgin biçimde kopup yıldızlaşmadığı dönemler/kuşaklar var. o dönemlerin ortalama seviyesi yıldızlı dönemlerden daha iyi oluyor... yanılıyor muyum acaba tümüyle?

15. bir zamanlar stüdyodan çıktıktan sonra kendime gelmem uzun saatler hatta günler sürebiliyordu. ruhzihin dengemi ve sonuna kadar harcadığım düşüncemi yeniden kazanmam zaman alıyordu. zamanla, stüdyoda daha bir akıcı yaşamaya başladıktan sonra, kendimi meydan okumaları değişmiş bir okulda buldum. daha iyi bir ifadeyle, insanı her zaman zorlayan bir şeyler oluyordu, bunların yenileri geliyor ama eskileri gitmiyordu. eskileri hayattan gitmiyordu da daha ziyade akıp gidiyordu. vefakat birine alışıldı mı başkası çıkıyor ve okulda durmadan ilerlemek, her birine alışmak ve akıcılaşmak, sabırla katlanmak, uğraşmak ve ilerlemek gerekiyordu. ve yukarıda "bunlar" diye işaret ettiklerim o kadar çeşitli şeylerdi ki... akademik verimliliği mümkün kılan o abuk sabuk becerilerin listesi sonsuza kadar uzuyordu.

14. tatil: işbaşını ertelemekte sıkıntı yoktur. zira devam ettirilmesi, başlanması, takip edilmesi gereken başka pek çok kalem iş mevcuttur. zaten işbaşı hep burlardadır. okunan kitaplarda, alınan notlarda, zihinden geçirilen düşüncelerde... hayat-iş devamlıdır doğru. tatil ise şeytani bir buluştur. insana tahammül gücü verir. sanki gerçekten tazelenmişsindir. öyle gelir. doğrusu bu ya, bu doğru değil. aynı yerde aynı işi yapmaya devam edeceksen tazelenmek değil eskimek söz konusu. ama olsun, tatil eskimeyi erteliyor, uzatıyor.

13. akademi yumağı: peyki bu akademinin kolay çözümü var mı? var. akademiyi suya dağınık bir yumak gibi atmak ve kendini organize etmesine fırsat sağlamak. farklı hoca, araştırmacı ve öğrenci tiplerini ortak bir havuza bırakmak ve bunlara dayatılacak şablonları kademeli oluşturmak. şablonun zorunlu kısmını asgari bir düzeye indirmenin ötesinde şablonların kurumların kendi işleyiş ve geleneklerinde kademeli olarak oluşturulup dönüştürülmesinin önünü açmak. her sorumluluk-yetki kademesinin farklı talepleri olabilmesini sağlamak. başka deyişle, sorumluluk ve yetkileri daha dengeli dağıtmak, herkesin--yönetici, akademik, öğrenci ve çalışan--isterlerse sorumlu ve isterlerse yetkili olabilmelerinin, yani, tam katılımın önünü açmak. oluşturulacak düzenlerin daha esnek olmasını, merkezden değil de, daha bir kurum içi katılım üzerinden düzenlenebilir olmasını sağlamak, kurumlara has varyasyonları mümkün kılmak. ha ondan sonrası karışık.

akademinin çözümü, ilk bakışta beliren ek ve kat yerlerine uyan akademiler biçmek ve dikmek değil (misal araştırmacılar sadece araştırma yapsın, eğitimciler sadece eğitim versin gibi çocuksu çözümler geçerli değil). çünkü akademi öyle basit değil. ek ve kat yerlerini ısrarla ihlal edegelen bir takım bağlantılar üzerinden organize olan çok katmanlı sistemler sözkonusu.


11. bari dedim, bu komisyon işini kendim için bir keyfe çevireyim, oturdum kod başına, bir program yazdım, hani belki herkese işi dağıtsak ve eski usul el emeği yöntemiyle çözsek de olurdu, en azından ben daha az mesai sarfetmiş olurdum sonuçta tek bir kez işleyecek bir program ama bana da iyi pratik oluyor bunlar, pek çok işte kullanabileceğin bir seri tekniği arka arkaya ekleyen bir işakışı var ve kodlamak aslında keyifliydi ve dün bıraktığımda program yağ gibi işliyordu. düğmesine basıp işi bitirecektim yani. ve bu akşam düğmesine basmamla hayatımın erörlerle yeniden kararması bir oldu. bu nasıl oluyor anlamak mümkün değil, en az 100 kere çalıştırdığım bir program nasıl oluyor da 101. sefer beni bir erörler atlasına gömüyor? hume efendiyi anmadan edemiyoruz (bkz. meşhur tümevarım eleştirisi). ve orasını al linux'ta yürüt, burasını al windows'ta yürüt, şunu şöyle yap bunu böyle yap derken bir şekilde meseleyi çözdüm ama o da bir 6-7 saat sürdü..

10. ve bir gün çalışma arka kapıdan geri gelir. bahar falan dinlemez. (bari sıradaki projeme başlayayım dedikten sonra tüm motivasyonum sel oldu aktı.)

9. bwo revisited: bu blogu ilk yazmaya başladığım zamanlarda da bugünküne benzer bazı akademik, kurumsal ve idari dertlerimiz vardı ve o zaman yazdıklarıma bir göz atınca aynı yerlerde apalamakta olduğumuzu gördüm. fazla ilerlememiştik. doğru, arada büyük farklar da var.. ton farkları.. o zaman yazdıklarımın tonunu tartıp o zamanki coşku ve adanmışlığımı şöyle bir hatırlayınca, şimdiki halimi onun yanına koyunca, oldukça dokunaklı bir kontrast ortaya çıkıyor. o zaman da şu ortamdan bir kurtulsam diyesiymişim, hatta demişim. ama her şey tükenmemişti. inisiyatif alabilen güçlü bir insandan tükenmiş, elini kaldırmaya mecali kalmamış bir akademik-hortlak adayı olmaya geçiş. yaklaşık 5 ay önce bir bwo durumu çağırmıştım. bu gerekliydi. katlanması kolay olmamakla beraber varsayılan düzenlerin dağılması gerekliydi. baksanız yaşam kaynağından aynı şekilde çağlıyor bir fark yok. ama üzerine konuşunca her şey tek düzleme yassılmış.. keşke şu doktora bitseydi. önümde yapabileceklerimle ilgili bir aralık olsaydı. böyle durup beklemek zorunda olmasaydım.

8a. abd vs. çg ve kurumsal reform/dönüşüm: ipe un serdiğinizde unun çok az bir kısmı ipin üstünde kalıyor. havanda su dövseniz suyun yoğunluğu ya da kıvamı değişmiyor. bazı saçma kurumcukları doluya koysanız almıyor, boşa koysanız dolmuyor.

akademinin 3 temel bileşeni var, (1) idare, (2) lisans eğitimi ve (3) lisansüstü+araştırma. bu temel ayrımları dikkate almadan kurumsal dönüşüm yapamazsınız.

8a.i. kurumsal dönüşümün başka gerekleri de var, başta iletişim, şeffaflık ve katılım (ayrıca kurumsal dönüşüm bir uzmanlık alanı, insanlar bundan para kazanıyor. çünkü zor ve karmaşık iş).. bir kurumu oluşturan her kurumcuğun son derece karmaşık işleyişleri entegre biçimde çözmekte olduğunu hesaba katmazsanız, o kurumcukları kaldırmadan önce yerlerine ne koyacağınızı iyicene düşünüp, önerileri şeffaf bir tartışma ortamı içinde geliştirmezseniz size vizyoner denmez. o kurumcukların kaldırılması bir zaruretti, geç bile kalınmıştı ama sorunlar doğru tespit edilmez, her nasılsa kurumun işleyişi onca yıl doğru anlaşılmaz ve hiç bir çözüm önerisi olmadan apar topar işleyen kurumcuklar ortadan kaldırılırsa da yine o kurumdan cacık olmaz.

8a.ii. ama bunları hesaba kattığınızda çözüm açık: (1) personelden başlayarak her kademeye açık katılımcı idari işleyiş, (2) kurumdaki tüm eğitimcileri yönlendirme yetkisine sahip genişçe bir lisans eğitimi meclisi (ancak bu meclis idari yetkisini orta vade için geliştirdiği vizyon ve eğitim/ders planını öğrenci ve akademisyenleri kapsayan katılımcı bir süreç içinde onaylatarak elde edecek), (3) akademisyenlerin olabildiğince dinamik biçimde oluşturup dönüştürdüğü lisansüstü eğitim programları ve istenirse çalışma grupları... bunlardan birincisinin çok da dinamik olması gerekmez ve işleyişe dair haklar ve yükümlülükler resmileştirildikten sonra bürokratik bir işleyiştir eninde sonunda.. talep ve şikayetlere göre periyodik olarak güncellenir.. ikincisi 3-5 yıllık periyotlarda revize edilebilir. üçüncüsü son derece dinamiktir ve fırsat eşitliği sağlayan açık bir ortam sunması gerekir ama katılımcı olması beklenmez.

8a.iii. bakınız ben bu grubun kerameti kendinden menkul önderi olarak ardışık toplantılar boyunca ipe un sereceğim, bakınız biz bu grubun öğeleri olarak değerli toplantılar boyunca havanda su döveceğiz. en sonunda, bu çok efor sarfedilen ama hiç iş yapılmayan toplantıların sonunda, başladığımız yere dönmeyi başaracağız. doğru, eski bazı yapıların zamanı dolmuştu. ama bu bazı konuların daha katılımcı bir yolda, bazı konuların da bölüm çapında yürütülmesi gereğinden kaynaklanmıştı. doğru, bazı yeni yapılar düzünden saçma, doluya koysan almıyor, boşa koysan dolmuyor, akademinin idare, lisans eğitimi ve lisansüstü+araştırma üçlüsünün hiç bir yanına tam oturmuyor. çaresizce o yetersiz ve anlamsız kurumcuklardan katılımcı idari işleyiş, eğitim politikası/vizyonu ve işlerin gündelik yürütülmesine dair bir çıkar yol inşa etmeye çalışırken kerli ferli insanlar o eski kurumcuğa nasıl dönerizi toplantılar boyunca sayıklayıp duruyorlar. dönemezsiniz, kendiniz kovdunuz o kurumcuğu. bu yeni kurumcuklardan da hiç bir üç nokta çıkaramazsınız çünkü yan-lış. ama zaten, en baştan amaçlarınız doğru formule edilmedi. ve uyutulmayı seviyorsunuz.

8b. abd vs. çg ve kurumsal reform/dönüşüm: bazı kurumsal yapılar o kadar işlevsel ki. aynı anda pek çok meseleyi entegre biçimde çözmeye yarıyorlar. (1) idari, (2) lisans eğitimine dair, (3) araştırma ve lisansüstü eğitimine dair.. ve aynı anda bu yapılar katılım ve kurumsal entegrasyon konularını da iyi kötü karşılıyor, hatta insani işlerin de yürütülmesini sağlıyorlar. tamam. böyle bir yapıyı kaldırdığınız zaman tüm bu işlevlerin nasıl karşılanacağını önce bir tarif etmeniz lazım. yerine ne gelecek yani? yerine yine apar topar ve iyicene tariflenmeden bir şeyler konmaya çalışılıyor. ve ne kuruma uyuyor, ne genelinde üniversiteye uyuyor... bir icat. ve işlemiyor. hiç bir meseleyi çözmeyi sağlamıyor. yanlış. yan-lış. kurumsal dönüşüm böyle olur mu arkadaş diye de bir sormak lazım. bu kadar karmaşık ve çok katmanlı bir işleyiş böyle dönüştürülür mü? sorunlar yok muydu? vardı evet. çözüldü mü? hayır daha kötü oldu herşey ve tam bir çözümsüzlüğe geldik, eldekinden de olduk.

7. saçma: doğru evet, orda bulunduğun sürece etrafında olup bitenlerin iyileştirilmesi üzerine düşünmek hem kaçınılmaz hem de aslında ... ve ama enerjini bu tip konulara harcadığında, zihnini bu tip meselelere odakladığında, sınırlı kaynakları harcamış oluyorsun. hep bir stratejik kafa yorma bir kenarda gidiyor. bu kaynaklar doğu harcanmış oldu mu? halen öyle mi? olacak mı? uğraşabileceğin pek çok şey var ve sen ama kaçınılmaz olarak diyelim ki çalıştığın kurumla dertleniyorsun. böyle bakınca da bunun saçma bir yanı var. stratejik bir bakış sana şunu söylüyor: ...

zihinsel ve ruhsal kaynaklar sınırlı olduğu için bazen stratejik kararlar vermen gerekiyor. hatta, bir anlamlı işlerle uğraşma hissi benim için dahi mevcut. yani insanlığın çoğu gibi benim de saçma sapan şeylere neredeyse abzürd bir ölçüde dertlenmekten gocunmadığım açık ama yine insanlığın çoğu gibi benim için de hayatını anlamlı şeylerle uğraşarak geçirmek ve geçirmemek arasında kısmen akli kısmen hissi bir ayrım açığa çıkıyor. kendine-sabotaj ve çoğunluğun minör gördüğü konulara odaklanmak bir tarafta, uğraştığı her şeye tuhaf bir tutkuyla girişmek ve önemli gördüğü konuları başka kimsenin pek önemli görmemesi de bir diğer yüzü olarak aynı işleyişin... tüm bunlara rağmen aslında her şeyden daha değerli olduğunu hissettiğim, tuhaf bir inançla bağlandığım ve gerçekten yatkın olduğum uğraşlar da bulunduğuna göre

6. yıldız: pek de emin olamadımsa da.. burda bir ikircik var, çözmek için bir yerinden girmek gerekiyor: yıldız müessesesinin kolektif olarak üretilip desteklenen ve sürdürülen bir sistem olduğunu az çok anlar ve biliriz. bir grup meslektaş diğerlerinin arasından sıyrılıp gözönüne gelecekti ve bu kısmen ürettikleri işlerden, kısmen networking ve sunum kabiliyetlerinden kaynaklanacaktı, bunları biliriz ve yıldızların bir takım sahici kabiliyetleri ve birikimleri olduğunu ama bunların dışında sırf isimleriyle bile işe yaradıklarını da biliriz, birilerinin jürileri, panelleri, stüdyoları, kolokyumları, yarışmaları, sergileri, dergileri, bienalleri renklendirmesi, bu olayların anlamını bir kademe yükseltmesi gerekir. yıldızın adı etkinliğin, olayın, sürecin doğrulandığını ve önemli olduğunu bildirir adeta, zira yıldız toplumsal olarak onaylanmıştır ve varlığıyla her etkinliği ve süreci toplum adına kutsama yetkisine sahiptir, dolayısıyla yıldızın hem sahici nitelikleriyle, hem de emek emek büyüttüğü adıyla içinde bulunduğumuz süreçlerde önemli, hatta belki vazgeçilmez roller oynaması mümkündür, bunları biliriz ve notun bu kısmını sadece girizgah olarak yazıyorum.

fakat bir takım sondajlar vesilesiyle yıldız müessesesiyle ilgili çok da dillendirilmemiş bir takım alt akıntılar gözlemledim bu aralar... sondaj dediğimiz, belirli bir konuda inisiyatif almak, bir amaçla harekete geçmek, eylemlerde bulunmak, söz söylemek, vb.. bir sürecin gidişatına etkiyecek hamleler yapmak, bunlar sondajdır zira olup gitmeye, yatağında akmaya alışmış olan süreçlerde ufak tefek sapmalar ve titreşmeler ortaya çıkarırlar ve öylesi anlarda daha önce gözleme şansı bulamadığımız olaylar açığa çıkar ve meraklısı için önemli gözlem fırsatlarıdır bunlar.. efenim, ne diyorduk, ukalalığım daha da fazla açığa çıkmadan konuma döneyim, yıldız müessesesi sadece yukarıda anılan amaçlarla kullanılmıyormuş diyorduk, yıldızlar geride kalan ve yıldız olmayan meslektaşlarından sadece başarıyı çekip almıyor, esasında ve daha önemlisi onların sırtından iyi işler başarma yükünü ve aynı anda başarısız olma tehlikesini de kaldırıp götürüyor, ya da en azından bu yükleri ve tehlikeleri hafifletiyormuş, onu diyordum. birileri yıldız olduğu zaman artık iyi işleri onların yapacağı kabul edilip geri kalan meslektaşlardan iyi iş yapma talebi kaldırılıyor ve rahat bir nefes alınıyor. sadece bu da değil, yıldızların kimler olduğu bilindiğinde artık geri kalan meslektaşların sırtından değerlendirme, seçim yapma ve hele de bunları gerekçelendirme sorumluluğu da kaldırılıyor. özetle şöyle gelişiyor, öyle ya da böyle yıldızlar belirlendikten sonra artık yıldızların yaptığı, seçtiği, onlarla ilişkili olan, ya da onların işaret ettiği ürünler ve süreçlerin en iyileri olduğu ortaya çıkıyor, geri kalanlar hızla bu en iyi ürünleri tespit ediyor ve kendi başarısızlıkları, ürünsüzlükleri, güvensizlikleri ve sıkıntılı olma ihtimali olan başka ne varsa hepsinden birden sıyrılıp işlerinin vasatına dönebiliyorlar. çünkü onların seviyesindeki herkes de aynı durumda kabul ediliyor. herkes onların ayarında, yani vasat ve ama belirlenen yıldızlar bir başka. sıkıntı ise kendi seviyelerinde olan birileri iyi iş çıkardığında ortaya çıkıyor, o zaman kendine güvensizliğin kaşları hafiften bir çatılıyor. en iyisi sadece yıldızların iyi iş çıkarması. ondan bir seviye altı iyi iş çıkaranların yıldızlar taifesine yükseltilmesi, eğer bir sebeple bu mümkün olmuyorsa en azından kendine has, farklı türden meslektaşlar olduklarını teslim etmekle sorun çözülebilir, düzen yeniden yerli yerine oturabilir. böylesi sinik notların yazılabilmesi için de, evet, insanın kendisini samimiyetle tüm bu işleyişin dışında zannetmesi gerekiyor. (ben dışındayım aga).

5. yaklaşık 15-20 kadar yeni makalenin indirilmesi ve okunması. denilecek ki, 15-20 nedir, giderken gelirken bir haftada elden geçirirsin. evet zaten teknik konulardaki makaleler ışık hızıyla okunmak için dünyanın en düz üslubuyla yazılmış ve silindirler altında en mini özetine kadar sıkılmış metinler sonuçta. ama ben onun yerine makaleyle uğraşmaya çalışma uğraşıma ara vermeye karar verdim. bu böyle olmuyor. gerçek bir tatil yapmak lazım, işe oturmaya çalışma sıkıntısı barındırmayan..

4a. öyle çalkantılı bir zaman ki, kurumumuzun bu içinden geçtiği, yazıyorum yazıyorum, sonra yayınlamıyorum, kaç paket yazıp kenara koydum bilemiyorum. öyle çok şey var ki yazılacak... ama hepsi çirkin. çirkin şeyi yazıp daha fazla çirkinleşmek de istemiyorum. ama özetle, kurumumuz çalkantılı bir dönemden geçiyor, her şeyin tersi ve yüzü içiçe geçmiş durumda, insan kime saygı duysun kime inancını korusun onu da şaşırıyor. mide bulantısı çalkantının kendisinden mi yoksa tekil vakalardan mı onu da söylemek zor. biz de sürekli çalışıyoruz. kimse bizi ödüllendirmeyecek olsa da işimizi bundan önce yaptığımız her seferden daha iyi yapmak için elimizden geleni yapıyoruz. aslında işlerimizin doğası süreğen bir keyfe hatta eğlenceye açık ama, doğruya doğru, hiç bir keyfi kalmadı. işlerin adını ne kadar değiştirirsek değiştirelim aslında işlenen konular üç aşağı beş yukarı aynı. artık bunun programını kemiklere yazalım, her gelen durumlara adapte etsin ve biz de bize gerçekten yeni gelen şeylere kafa yoralım. stüdyonun tek yeniliği öğrenci zaten. o da gerçekten yeni değil. ve evet, ne oluyor Llewyn Davis'e? bu döngünün dışına çıkayım dediğinde de çıkamıyor, kediyi de dışarı kaçırmadı bu sefer ama ne oluyor, bir şey değişiyor mu?
4b. öyle çalkantılı bir zaman ki, kurumumuzun bu içinden geçtiği, yazıyorum yazıyorum, sonra yayınlamıyorum, kaç paket yazıp kenara koydum bilemiyorum. öyle çok şey var ki yazılacak... ama hepsi çirkin. çirkin şeyi yazıp daha fazla çirkinleşmek de istemiyorum. ama özetle, kurumumuz çalkantılı bir dönemden geçiyor, her şeyin tersi ve yüzü içiçe geçmiş durumda, insan kime saygı duysun kime inancını korusun onu da şaşırıyor. mide bulantısı çalkantının kendisinden mi yoksa tekil vakalardan mı onu da söylemek zor. biz de sürekli çalışıyoruz. kimse bizi ödüllendirmeyecek olsa da işimizi bundan önce yaptığımız her seferden daha iyi yapmak için elimizden geleni yapıyoruz. aslında işlerimizin doğası süreğen bir keyfe hatta eğlenceye açık ama, doğruya doğru, hiç bir keyfi kalmadı.

3. iyi insan: kurumumuzda olup bitenle ilgili yazacak o kadar çok şey birikti ki.. hatta biraz yazmaya başladım da.. hatta karalarken yanlışlıkla yayınladım da ama sildim. hiç içimden gelmiyor. hayır içimden çok yazmak geliyor ama bunları yazmaya başlayınca içimden yazmak gidiyor. sonuç olarak şu cümleyi yeniden yazabilirim: mide bulandırıcı bir çalkantı. son zamanlarda olup bitenlerle ilgili söze nerden başlasan daha cümle bitmeden işin öbür yüzünden bahsetmek durumunda kalıyorsun. böyle böyle ama bir yandan da şu da var. böyle oldu ama şöyle de oldu aynı anda. neyse, şunu yazayım madem, bir tür akademik dedikodu sayılabilir, üst ölçekte ve kapsayıcı olsa da.. iyi insan olmak bütüncül bir paket. çeşitli yönleri, önemli başlıkları var, ve bu önemli başlıkların çoğunda iyi insan olamadıysanız iyi insan falan değilsiniz. kolay bir iş değil yani. sevimlilik bu paketin sadece bir başlığı. ve bana sorarsanız en önemlisi değil. geçimlilik önemli bir başlık ama tek başına yeterli değil. uyumluluk ise iyi insan olmakla ilgili değil. bu başlıklar neler, onu bizim tayin etmemiz gerekmiyor, zira neyin iyi insan olmanın önemli bir koşulu olduğunu ortaya koymak için hayat bol bol sınavlar üretiyor. bu sınavlardan nasıl kalınıp durduğunu ibretle, üzüntüyle, isyanla, yılgınlıkla izlediğin sahneye de akademik hayat deniyor. evet. akademiklerin çoğu sınavlardan bol bol kalıyorlar. ama nasıl olur, bunlar tüm sınavları geçip oraya gelmiş insanlar değil mi yani? evet, yani o sınavları geçmişlerdi, çalışkan ve disiplinli çocuklardı bunlar. ama bu diğer sınavlardan geçemeyebiliyorlar. hatta öyleki önemli bir kısmı paketi tamamlayamıyor. ve ne ilginçtir, saygınlığın o kadar da önemi yok akademide. çünkü itibarını kolay kolay kaybedemiyorsun. adının yanındaki ünvan gerçekten de yaptıklarından daha çok itibar görüyor. bunun da ilginç bir sebebi var, şöyleki, aslında kimsenin kimseye saygı duyduğu falan yok. sadece nezaketen saygı duyuyormuş gibi yapıyorlar. kimsenin kimsenin saygınlığına inandığı yok. bu tip şeyleri yaşaya yaşaya öğrenmek de enteresan bir süreç. ve zor zamanlarda daha fazla sınav ortaya çıkıyor. şu son bol çalkantılı dönemde özellikle, insanın midesi çalkantılara mı bulanıyor, neye bulanıyor, onu da ayırdetmek kolay değil...

2a. sessizce gelip odasına giriyor ya da odasından çıkıp gidiyordu ya da gelmiyor gitmiyordu ya da belli belirsiz gelip gidiyordu. kollarını 8 yöne uzatıp kollarını 8 başka yöne uzatmış diğerleriyle bilek bileğe tutuşan ve hohohooyt buraları bizim diye şen şatır dolananlara benzer bir hali yoktu. orda öyle durmasına izin verseler kollarını 8 yöne uzatan başka ağların onun da koluna girmelerini isteyecekmiş gibi değildi. öldü. bir araba geliyor belki, sert bir darbe belki. basit. akademikler görevlerini yerine getirmek için sıraya giriyorlar üzüntülerini püblik ortamda dillendiriyorlar ve cenaze törenini yoğun ajandalarına not ediyorlardı. böyle bir zamanda sessiz sakin ve kendi halinde yaşayıp gitmeyi beceren son insandı belki. okulun delilerini sakladığı bir dönemden bir gölge olarak arta kalmanın sonu budur işte.
2b. sanki hep bir gölgeydi kendisi. bazıları kollarını en görünür mevkilerde 8 yöne yayıp 8, diğer iştahlı bünyelerin kollarıyla en az 8 kere kenetleyerek serpilip gelişir ve şen kahkahalarını yükseltirken bir araba geliyor diyelim ki. basit. geliyor çarpıyor. ses çıkmıyor. şüphesiz. çünkü geliyor gidiyor ve ses çıkarmıyordu. hayatını sakince yaşamayı başaran son kişiydi belki de. öldü.

1. etrafımda tezler teslime ve jürilere doğru uçuşurken bende belirsiz bir tez, cevapsız yazışmalar, habersiz rektörler, atılan asistanlar, yöneticisiz apartmanlar ve apartmanlarımızın hiç değişmeyen sorunları, ebedi döngüsünün bir büyük yılını daha tamamlıyor. çeklistimde eksik yok, doktora hayatı bir döngü. fakat her büyük döngüde olduğu gibi varyasyonlar mevcut. esası değiştirmeyen.

6 Aralık 2014 Cumartesi

radikal bir pedagoji, ama pragmatik olmayı bırakmadan!?

bir süredir durduğum anı bir tür bekleme bölgesine çevirmiştim ve gerçekten de öylece bekliyordum. sorun şu: normatif alan ile pragmatik alanın ilkeleri, hiç de keyfi olmayan bir biçimde, birbirinden farklı bir takım işleyişlerin gerekleri içinden türüyor. ve ama ortaya çıkan normatif ve pragmatik anlayışlar sonuçta birlikte çalışmak durumundalar çünkü aynı pratiği yönlendirmeye çalışıyorlar ve çoğunlukla melez bir söylemsel alan açığa çıkıyor. bu ikisini birbirinden nasıl ayırıp, sonra nasıl yeniden biraraya getireceğimiz sorusu stüdyo ya da meslek pratiğimizi belirleyen süreğen bir problemin ifadesi..

bir ahlaki ilkenin ya da ideolojik duruşun, stüdyoda öğrenme hedefine dönük olarak iyi işleyeceğini varsaymamak gerekiyor. çünkü işlemeyebilir. ya da belki iyi işlemesi için ek koşullar bulunuyordur ve bunların da bütüncül bir ortam üretecek biçimde sağlanması gerekebilir... zira kaynağı farklı; öğrenmenin gereklerinden gelmiyor... mesela 'temel ve indirgenemez haklar' ve 'bireysel özerklik' gibi fikirler, eşitlik gibi başka bir fikir üzerinden farklı toplumsal kesimleri kapsayacak şekilde genişletildiğinde, örneğin baskı ve hiyerarşiyi toplumsal alanın her kademesinden kaldırma yükümlülüğünü benimseyebiliyorsunuz. ama bu, mesela, pek çok insanın öğrenme tarzıyla uyuşmuyor.. hatta tam tersi, hiyerarşik eğitim kurgularında insan ruhuna hitap eden ve öğrenmeyi kolaylaştırıp hızlandıran yönler bulunabiliyor.. ve sürekli daha iyiyi talep etmek, ya da öğrencinin henüz gelişmemiş çalışma disiplininin yerine geçmek oldukça baskıcı eğitim pratikleri... ama işe yarıyorlar. bu tür pratikler öğrencilerin hepsine uygun değil şüphesiz, fakat benim gördüğüm o ki, daha serbest stüdyo kültürleri daha az sayıda öğrenciyi yakalıyor ve yukarı çekiyor... çok serbest ve talepsiz bir stüdyonun öğrenciyi yakalama ve gelişimini hızlandırma başarısı o kadar düşük ki belki sadece en iyi %10'u tam anlamıyla yakalıyorsunuz... buna istisna deniyor zaten.. onu yakalamasanız da o kadar öğrenci kendi yolunu buluyor.. eleştiri - cesaret verme dengesini daha talepkar ve eleştirel kutuba doğru kaydıran, kontrol - serbestlik dengesini kontrol tarafına kaydıran stüdyo, öğrenci dağılımının şişkin karnını daha iyi yakalıyor gibi görünüyor... ve istisnai öğrencilerde de birebir mentörlük modeline geçebiliyorsunuz.. yani yakından takip ediyorsanız onları da yakalama şansınız var...

diyelim ki bu yazdıklarım doğru, fakat öyle bile olsa özgürlükçü bir stüdyo kültürü kurma gereği karşımızda duruyor. çünkü baskıcı ve hiyerarşik işleyişleri kabullenen ve içselleştiren insan grupları yetiştirmek istemiyoruz. çünkü stüdyo sadece mesleki becerileri aktaran bir alan değil. mesleki bakışlar, tavırlar, meslek insanının entelektüel gelişimi ve sorumluluğu da stüdyonun konuları arasında. üniversite öğrenciyi bütüncül bir perspektifle bir birey olarak ele alıyor. kontrolcü ve talepkar bir stüdyo kültürü belki öğrencinin daha hızlı gelişmesini sağlıyor ve belki daha çok sayıda öğrenciye hitap ediyor ama bu modelde öğrencinin sırtından karar verme sorumluluğunu kaldırıyorsunuz. kararların çoğunu onun yerine alıyorsunuz. onun alanını daraltıyorsunuz. geride kendisine söyleneni yerine getirme yükümlüğü kalıyor. burdan nasıl bir öğrenci ve nasıl bir insan profili yetişir? ve bu "achiever" cacığına rakı dayanır mı?

o zaman problem biçim değiştiriyor: normatif alanın taleplerini öğrenme pratiğine dair alanın talepleri ile uzlaştıracak, ya da en azından müzakereye sokacak stüdyo pratikleri nelerdir? sorunun yanıtlarını pratikte aramaya geçmek için mükemmel yanıtların bulunabileceğini varsaymak gerekmiyor. arayışımızın zemini ve malzemesi için stüdyonun ve tasarım kültürünün çok katmanlılığına ve insanın ruhsal yapısının çeşitlilik barındıran, esnek ve dirençli karmaşıklığına başvuruyoruz. malzememiz zengin. talepkar, kontrollü ama özgür! hadi kolaysa bu stüdyoyu oluştur bakalım.


20 Kasım 2014 Perşembe

macerası bitmiyor

derken başka bir işte de düğmeye basana kadar öyle dehşete kapıldım ki. sanki dünyanın en önemli hassasiyetleri, en görünmez incelikleri bu işin içine saklanmıştı. bir şeylerin yanlış olduğundan, hataların büyük olduğundan emindim. neyse, bastım gitti: send!

akademik hayat söz konusu olduğunda, daha önce başarılamamış ama bir ara yapılması gereken şeylerin listesi bir noktada bitmiyor, maddeleri gerçekleştirdikçe yeni maddeler geliyor. bunlarla teker teker yüzleşmek ve bunları akademik hayatın rutinleri arasına katmak gerekiyor.

19 Kasım 2014 Çarşamba

ileri!

ve o makale arayana görünür.
olması gerektiği gibi, tam zamanında.
kapının aralığından ışık sızar.
eski notlar elden geçirilmiş ve bizi ileri taşımaya hazır hale gelmiştir.
yeni açılımlar ise ufuktadır.
anahtar elde ilerlenir.

(ilgili çalışmaları iyicene inceledikten sonra kapı açılıyor mu onu da haber edicim.)

6 Kasım 2014 Perşembe

o esnada

al şu parayı, al şu vazifeyi, al şu ünvanı,

olan biten hiç bir şeyi görme.
kafanı eğ.


hafiflet.
mazur göster.
gerekçeler türet.
rasyonalize et.
alçal.
katıl.

%89 diyorum ya, gerçek bu.
burada da olması beklenen bu yani.

ah akademik.
bir gün de saygıdeğer birine dönüşeceksin ama ne zaman?
iyi insan olmanın akranlarına ve hamilerine sevimlilik yapmaktan farklı bir şey olduğunu göreceksin ama ne zaman?
iyi olmanın sevimli olmaktan farklı olduğunu göreceksin evet ama ne zaman?
80'de olmadı, 97'de olmadı. 2010'ları da boş geçiyoruz. her sınavdan kalıyorsun.


belki bu olup bitenlerden kafanı eğerek kurtulamayacağını,
ahbaplarının açtığı ve yönettiği özel üniversitelere kaçarak kurtulamayacağını,
kaçacak ve saklanacak ve sessizce bekleyecek tek bir delik kalmadığını gördüğünde...
ki bu ufukta göründü.
bu felaketin adına yök yasasında değişiklik diyorlar.

5 Kasım 2014 Çarşamba

hmm.

hmm. sakalımı bir sıvazlamak durumundayım... bir kaç örnek vermek gerekirse, mesela böyle durumlar var:

















bu grafiklerden 4'er adet var. öyle olduğu zaman durum biraz daha karışık ama aynı zamanda ilginç oluyor. çünkü denemelerde kullandığım her bir objektif için durum diğerlerinden farklı. evet ilginç ama bir de bu çoklu-objektifli, ve multimodal problemlerde Genetik Algoritma tarzı algoritmalardan daha iyi işlediği iddia edilen Diferansiyel Evrim varyantını ne yapacağız? rank-based yaklaşımı işledik, IEA her açıdan net biçimde önde. ama peki son dönemde benim uyguladığımdan farklı ve performansı daha iyi olan rank-based algoritmalar geliştirilmiş olabilir mi? bunu araştırmam gerekiyor. belki bir de daha eski lexicographic algoritmaların bir örneğini denemek de lazım ve bu kolay da... ele aldığım problem için IEA'in NSGA2'ye kıyasla tercih edilebilir olduğunu göstermek mümkün görünüyor fakat çalışmayı pratik problemler üzerinden gerekçelendirmek, şekillendirmek ve sunmak kabul görecek miydi, yoksa bu işin kuramcıları bir seri bilindik objektif fonksiyonun denenmesi konusunda ısrarcı olacaklar mıydı? eğer pratiğe yönelik bir gerekçelendirme yapacak idiysek o zaman ne tür ek pragmatik problemler tariflemeliydik? Bu CMA-ES ya da CMSA-ES tarzı self-adaptivite'yi uygulayacak mıydık? rulet adaptivitesi için süreç tabanlı ve pragmatik modele geçecek miydik? adaptivite durumunda peki IEA gerçek potansiyelini gösterecek miydi yoksa o senaryoda bir fiyaskoya mı dönüşecekti? yoksa şu diferansiyel evrim... ve ne ilginçtir bu diferansiyel evrimin de rank-based ve self-adaptive varyantları var.. onların kullandığı self-adaptivity benim için daha yarayışlı olabilir miydi? bunların hangisini uygulayıp denemek lazımdı? hangi self-adaptivity yaklaşımı ve hangi yaklaşımla karşılaştırılmalı... hm.. sıvaz.

24 Ekim 2014 Cuma

gerçekten de %89 almış

önümüze konan iki büyük şeffaf sandığın dibinde duran demokrasi gösterisini orada öylece bırakıp kampüsteki demokrasi pratiğine gittim. eylemcilerin haklılığı her zamankinden de açıktı ve katılım da iyiydi.. ortada yargı kararları vardı. bu kararları uygulamayan birileri vardı. beri tarafta ise, bu aynı kişiler, içini doldurmayı bile beceremedikleri oy sandığını yakıt niyetine propaganda makinelerine yüklemeyi planlıyorlardı.

dünyadaki bazı şeylerin işleyişi tatsızdı, doğru. bunun da dille ifade edilebilir sebepleri oluyordu, keyfi değildi bunlar yani, doğru. belki de dünya başka türlü olamayacaktı, belki başka bir dünya mümkün değildi. bu içimize işleyen olumsallık havası bizi bir balon gibi şişirmiş göğe salmıştı ama hepsi hava cıvaydı belki? belki dünya çeşit çeşit sistemlerin karmaşık bir entegrasyonu olduğu için başka türlü olmaya da geçemezdi? belki bu hazır bulduğumuz dünyanın mevcut haline dahi şükretmek gerekecekti. sandığa bir tane oy atabildiğin bir günün akşamı buna da şükür diyip yerine oturman gerekiyordu. belki öyleydi ama insan, her şeye rağmen, başka bir dünyayı hemen burda yaşamaya geçenleri düşünmeden de edemiyordu. belki istisna idiler ama gerçektiler işte. tatsızlıklar ne kadar bu dünyaya ait ve kaçınılmaz idiyseler, alternatif yaşam ve çalışma kurguları da bir o kadar bu dünyaya ait ve hatta kaçınılmazdılar. onların nasıl olup işlediğini de daha iyi anlamak gerekiyordu. müstechen bir umutsuzluk dantelinin bir adım ötesi.

22 Ekim 2014 Çarşamba

baygınlık hali

gerçekten de uzun sürüyor... denemeler denemeler... sonra aklıma gelen yeni denemeler.. çok anlamlı olmadığı anlaşılan denemeler.. onların yerine kurgulanan denemeler.. revizyonlar, eklemeler ve her biri için yapılması gereken seri seri denemeler... denemeler derken, deneme setleri.. 1000 deneme süren, 1500 deneme süren, daha hassas ayarlarla 5000 deneme süresinde 100 deneme ya da en iyi ayarlarla aynı aralıkta ve diğerleriyle yanyana kendi çekirdeğini işgal eden 1 adet deneme süren ama işe yaramayan.. yarayan.. şaşırtan, şaşırtmayan, üzen, binlerce deneme, onlarca deneme seti, oturumlar boyu revizyonlar, güneşli koltuklar ve ikindiler boyunca okumalar ve tatlı tatlı kafa yormalar ve yeni çıkışlar aramalar.. ellerin eklemelere ve revizyonlara gittikçe daha zor varması ve bir yandan da bıkmadan usanmadan kendi kendine süren o sabırlı denemeler... sadece destanını yazan yok. bir teknik geliştirmeye çalışan herkesin başına bu geliyordu ise, bize bu işi çocuklukta çok yanlış anlatmışlar.

30 Eylül 2014 Salı

IEA ve arş

"Interleaved EA" adını verdiğim evrimsel algoritmayı "NSGA2" ("non-dominated sorting genetic algorithm 2") denen ve pek popüler olan pareto-tabanlı algoritmayla performans açısından kıyaslıyorum.. bir tür "benchmarking".. bunun için "racing" denen bir yöntemi kullanarak en iyi parametre kombinasyonlarını bulmak gerekiyor. yöntem gerçekten de bir yarışı andırıyor. daha doğrusu bir tür dayanıklılık yarışı gibi. bunu uygulamak için "student's t test" ve "welch's t test" denen istatistiki testleri anlamam gerekti. ama karışık konular değilmiş. ve zaten bunları kodlamam gerekmiyor. uygulaması scipy.stats'ta var. NSGA2'yi geçen bahar kodlayıp "design_proxy"nin içine ekleştirmiştim ve bir takım denemeler yapıyordum. neyse efenim, son bir kaç gün boyunca "design_proxy" için bir "racing" versiyonu kodladım. şimdi cefakar bir bilgisayar yüzlerce ve hatta binlerce saat çalışarak en iyi parametreleri arayacak. ondan sonra bir de bu kombinasyonlar kullanılarak yüzlerce saat IEA ve NSGA2 kıyaslanacak.. ara ara sonuçlar görselleştirilerek grafiklere aktarılacak.. işin çoğunu bilgisayar yapacak ama epiy uzun sürecek. akademik ölçütleri sağlamak kolay değil. her kıyaslama denemesinin 100 kere tekrar edilmesi gerekiyor, sonuçların muteber olabilmesi için. iş bu kadar uzun sürdüğü için önce basitleştirilmiş bir takım denemeler yapıp sonuçta anlamlı bir yere varılacak mı onu öngörmek önemli. bu projede, evet, sonuçta anlamlı bir yere varılacak. ondan sonra bi de şu "cholesky decomposition" dedikleri işlemi anlarsam, o zaman "self-adaptivity" prosedürümü de düzeltip Interleaved EA'in başını gerçekten arşa uzatacağım diye düşünüyorum.

26 Eylül 2014 Cuma

gıırç

ve öyle ya da böyle yeni denemeler başlar. başlayana kadar o kadar çok aksaklık ve erör açığa çıkar ve hafızanın gıcırtısı öyle bir göklere yükselir ki düğmesine basmaların alelade birinde programın bu sefer nazlanmadan ve pürüzsüz çalışmaya başlaması hep şaşkınlık verir. çalıştı!? ama işte ondan sonrası sanki bir trenin gah peşinden koşmaya, gah bir kompartmanında sürekli değişen manzarayı izleyerek keyfetmeye, gah bu trenin tüm demir tekerlekleri altında biteviye ezilmeye, gah da makine dairesinde kazana kürek kürek kömür atmaya benzer. bir projenin daha demir tekerleri nerdeyse hiç ses çıkarmadan yavaş yavaş dönmeye başladılar.

25 Eylül 2014 Perşembe

nasıöylebişeyyaptımlan

desktop'umda linux mint kullandığımdan bu mint 14 de artık desteklenmediği için bir takım güncellemeleri yapamıyordum tabii, eh bir format zamanı gelmişti.. bilgisayarda stabilite sıkıntıları başgöstermişti, yeni program yüklenmiyordu, kış geliyordu ve uzun yazın ardından uzun kış, yeni çalışma yılı ve yeni projeler öncesi yapılacak bakım, yenileme, temizlik ve bu türden tüm hazırlık işlemlerinin arasında tabii ki bilgisayarın da bir elden geçmesi normaldi.. saksıbostanı yeşertip, kompostu çalıştırıp, evi temizledikten sonra ve bisikleti bakıma almadan hemen önce yapılacak sıradaki işlemdi işte.. tabii ki mevcut dokümanlar incelendi, korunacaklar bir kenara yedeklendi, formatlar atılıp tertemiz mint 17 yüklendi, programlar, eklentiler, uzantılar, ayarlar her şey tamamlandı. cam gibi arayüzün karşısına oturup sonra dedim ki, ya peki ben hiç bir yere yedeklemeden, yıllar yıllar boyu sürmüş o denemeler, hadi eski denemeler bir yana da bu son, hani bahardan temmuza kadar süren o son denemelerin hepsini, ki bunların bir kısmına daha bakmamıştım bile, yani tatile gitmeden önce elektrik kesilene kadar dönsün dursun diye bıraktığım son denemelere bakmamıştım bile, hadi ondan öncekileri elden geçirip işlemiştim, işlediklerimi yedeklemiştim ve işlemediklerim sonuç çıkarılacak durumda denemeler değildi, bölük pörçük kısmi şeyler ya da sonsuz parametre aramalarının anlamsız sonuçlarıydı ve asıl sonuçlar zaten işlenmişti, elden geçmiş ve yazılmıştı. doğrulama testleri de yedeklenmişti, önemli olan kısmı yani.. atölyelerin denemeleri de tümüyle bir kenara konmuştu.. doğru. akademik açıdan sıkıntı yok, hesap verebilir haldeyim. ama geri dönüp bakmam gerekmeyecek miydi? hatırlamam, neleri denediğime, denediğimde neler olduğuna ve neleri denemediğime bakmam gerekmeyecek miydi? ya da ne bileyim sadece anı olsun diye bile.. saklanmaz mıydı? yıllarca süren bu kadar deneme ve deneyin ham verisini ben. nası sildim?

ve aslında tedirgin bir tabula rasa ferahlığı da vermiyor değil bu olan. dümdüz oldu.

16 Eylül 2014 Salı

işbaşı

suyun üzerinde geçen güzel bir tatilin ardından okulun ve işlerin başlar gibi olmasının ardından bisiklet üzerinde geçen güzel bir tatilin ardından okul ve işler yeniden başladı. işlerle aramızda açılan genişçe bir yarığın sonunda... bir doktora savunma tarihi, bir takım akademik iletişimler, proposition'lar, son düzeltmeler, şablon savaşları, yeni projeler, eski projeler, yayınlar ve biraz da tasarım derken yoğun bir dönem olacak herhalde ama hiç de hissettiğim yok yoğunluğu... ağzım kulaklarımda dolanıyorum çünkü, hava hakikaten az bulutlu ve açık. bir zamanlar bir imge vardı, bir perdeye yansıtılmıştı, bu perde ise bir yolu ya da kapıyı gizliyordu. sahne çok, yoğun, aşırı, baskıcı, gergin, heyecanlı, sıkıntılı, bol bol, bitimsiz bir çalışma iklimine doğru gidileceğini anlatıyordu ve perdeden sıyrılıp o yöne öylece gidiveriyorsun. bunu insana yaptıran nedir? sırasıyla bir takım etkenler sayıyorsun... ve neden sonra dönüp dolanıp kafanı bir kaldırıyorsun ki öncelerden tanıdık gelen bir yerlere dönmüşsün gibi geliyor... arkanda perdeye yansıyan imge.. önünde az bulutlu ve açık bir gökyüzü, kademe kademe ufka doğru birbiri ardına dizilmiş tepeler, denize dik ve yatay uzanan bu tepeler ve burunlar arasında mavi koylar, tatil, keyif ve ferahlık, arkana yaslanmak, gelsin iş, gitsin iş, ne olacak? ne tuhaf... bir imgenin arkasında kaybolup gittiğin uzun bir dönem boyunca en temel ilkenin iş olduğunu, sorumluluk olduğunu, meydan okumalar olduğunu, üretim olduğunu anlıyorsun. ilkem, çalışmaktır. hayır yani şimdi öyle olmadığını farkettiğin için şaşırıyorsun. bu mümkün mü? ilkesizliğine dönüşün ferahlığı içinde tepenin üzerinden yokuşaşağı salıyorsun.

22 Temmuz 2014 Salı

3

onu her yazışım kendine göre zorluklar ve keyifler içerdi. bu yazışım, üçüncüsü, ki buna bir yeniden yazmak da denmez, ama sonuçta girişi sonucu genel kurgusu ne yaptığına dair anlatısı ve şurasında burasında bazı ifadeler vd., baya bir yeniden elden geçti ve daha da bitmedi ve kolay olmadı.. tabii gerginliği de belki her seferkinden fazlaydı. belki o kadar farketmiyorsun o gerginliği, bir şekilde hayatına yedirip keyiflerle birlikte yutuyorsun gidiyor ama beden onu anlatmanın yollarını buluyor işte. öyle ki, en tuhaf sırt ağrıları bir yana, saçıma en çok ak düşüren de bu yazışım oldu. düz anlamında. bu gerçekten oldu. ha bitmedi ama bitti. kolayı kaldı. zoru bitti. oldu oldu. her zamanki gibi iyi oldu. tüm akademik gelişim sürecimi aynı doktora sürecinde yaşıyorum. 5. yazışımda doçent, 7. yazışımda profesör olacağım.

29 Haziran 2014 Pazar

doktorayla dolu yıllar

üçüncü hocamdan da "tamam" kelimesini duyduktan sonra bir teslim klasörü açtım. muhtemelen daha önce de teslim klasörleri açmıştım. ama o kadar uzun zaman oldu ki emin de değilim. bu sefer gerçekten bitiyor. hissediyorum. 4 vakte kadar mı 5 vakte kadar mı.. bitiyor ama.

19 Haziran 2014 Perşembe

hesap günü

iri damlalı yağmurun tıpırtısının mutfakta kızaran balığın çıtırtısına karıştığı ve yağmurdan gelen serin esintinin ızgaraya doğru geçmeden önce bedeni mutlulukla yaladığı düz bir yaz akşamüstünde o haber gelir. görüşme vakti bildirilmiştir. apansız gelir. o gün hiç gelmeyecekmiş gibi araştırmalarınıza devam ediniz ve yarın apansız gelecekmiş gibi hazırlıklı kalınız. insanın içi bir boşalır ve titrekleşir. kaderin araştırmacı için sakladıkları hep beraber bünyesine boca edilecektir sanki. yağmur sertleştikçe esasında bunun öyle büyük bir an olmadığı anlaşılmaya başlanır. düzeltmeler yapılacak, savunma sathımailine girilecektir.

18 Haziran 2014 Çarşamba

yöneticilik bu değil

ülkenin okumuşları bir yere gitmek istiyor ve oraya doğru ite kaka ilerliyorken, ülkenin eğitimsiz yığınları uzun kavalın büyüsüne kapılmış halde ülkeyi dev ölçekli bir kurumsal çöküşe doğru sakince çekip götürmektelerdi. ve paralel süreçler ülkenin tüm kurumlarında da mikro ölçeklerde gerçekleşmekteydi. bizim orta ölçekli kurumumuzda ise benim gözatabildiğim göstergeler akademiklerin gayretle çalıştıklarını ve hem eğitim, hem araştırma, hem üretkenlikte iyi yolda olduklarını, kurum bileşenleri olarak çıkış, yükseliş, ilerleme, artış, vb. olumlu tabirlerle ifade edilebilecek bir trend yakaladığımızı ve bu trendin son on yılda iyice tutarlı bir hal arzettiğini gösteriyor. fakat yine görüyoruz ki kurum yönetimi bu gidişi kösteklemek için elinden geleni yapıyor. kurum ve bileşenleri birbirleriyle mücadele halinde. söylem düzeyinde herkes daha iyiye gitmenin yolunu kovalıyor. ama esasında yönetimin yönetsel reform pratiği kavrayıştan ve sorunları doğru tespit etmekten uzak. ne fiziksel koşulları ne yönetsel koşulları ne eğitimin sorunlarını ele alıyorlar. daha doğrusu bunların hepsini ele aldıklarını sanıyorlar ama sürekli anlamsız işler yapıyorlar, dua ediyoruz bari işleri daha beter etmesinler diye ama ediyorlar. tepeden inme piramit bekçiliğinden başka hiç bir anlamı olmayan dayatmalar ve rövanşist saldırı ve yıldırı ve mobbinglerle akademik kadronun tadını kaçırmakla ve iş yapma kapasitesini ortadan kaldırmakla meşguller. bu kadar çirkinleşen, gerçek sorunları ve çözümleri tespit etmekten bu kadar uzaklaşan, ve yani bu kadar ne yaptığını bilmez halde bir yönetici yığını görmemiştim doğrusu. tüm bu hengame içinde, seminerler gösterdi ki, öğrenciler kendi yollarını buluyorlar, okuldan almaları gerekeni alıyorlar ve bu kuşaklar "iyi mimarlık"ın peşine düşmüş ve ürünlerde genel bir niteliksel artış var. umarım geçici değildir. yani bu bir harika kuşak değildir de gerçek bir iyileşme vardır umarım. iyi olan bir şey daha, tepeden inmecilik kavrayışsızlıkla birleşince, beklenen tepki ortaya çıktı ve tabii gezi'nin de rüzgarını arkasına alan aşağıdan yukarı bir biraraya gelme, ortak hareket ve tartışma ortamı yaratma arayışı başarılı oldu. geçen bir yıl içinde tasarım grubu tutarlı biçimde biraraya gelmeyi ve dertlerine ortak çözümler aramayı başardı ve buna devam ediyor. çirkinlikler güzellikleri dayatıyor adeta, zira eğitimin her gün artan sorunlarına ve idarenin her gün artan saçmalıklarına aşağıdan, tabandan çözümler geliştirmek ve dayanışmak şart oluyor böyle zamanlarda. ve gelsin pastalar, börekler, kutlamalar.

13 Haziran 2014 Cuma

hocam sen dur ben emekli olayım

şöyle bir baktım da şubat ayından beri yazdığım ama püblish demediğim 13 adet entry olmuş. bazıları biraz sert ve suçlamalı ama yine de çoğu öyle aman aman yayınlanmayacak notlar da değilmiş. işte açık edesim gelmemiş... tabii aklımda evirip çevirip yazmadığım çok şey de var... zira onlar da öyle ya da böyle suçlamalı ve sıkıntılı... ve yani aslında şu anda yeni bir entry girmek de içimden gelmiyor, e ama bu bitirme stüdyosu pek güzel oldu. oldu yani.. süreç de çok keyifliydi. düzünden keyifli bir süreçti. böyle bir durumun ortaya çıkabilmesi için pek çok faktörün birarada iyi işlemesi gerekiyor ve bu bazen gerçekleşiyor işte. en önemlisi de iyi niyetli, hevesli ve hazır bir öğrenci grubu... sonuç: bir sözü olan ve bunu heyecanlı mekanlara ve mimarlıklara taşıyan ve bunu iyi bir düzeyde ifade etmeyi de başaran proje sayısının yüksekliği... beri tarafta daha sınırlı becerileri ve heyecanları olan ama bu sınırları iyi bilen ve o sınırlar içinde üretmeyi ve işi sonuca ulaştırmayı öğrenmiş başka bir seri öğrenci... ve tabii bir kaç üzücü durum ve iş de vardı ki o kadarı da olur diyelim... insan bu bitirme stüdyosuna bakıp bu okulda her şey yolunda gidiyor derdi. ve belki de gidiyordur.

[ama evet, bitirme ödevine gelindiği anda, her bir öğrencinin kendine has bazı temel eksikleri kalmış oluyor ve bitirme ödevinin de 4 ay süren bir sınavdan ziyade bir stüdyo olarak işlemesi gerekiyor. tabii kadro sıkıntıları gereği bunu gerçekleştiremeyeceğimiz için pratikte başka bir çözüm yolu bulmamız gerekiyor ve aslında bu yol mevcut: en azından her ay biraraya gelinen o 2 gün, yani sadece jürinin o büyük 1 günü değil de projelerin teslim edildiği gün de... ve belki en azından çekirdek jüri tarafından, tüm jürinin projeye yönelik toplu tartışma ve eleştirilerine ek olarak, sürecin yönetimine ve her öğrencinin spesifik eksiklerine yönelik daha yoğun iletişim... en azından bu kadarını yapabiliriz.]

23 Mayıs 2014 Cuma

yıllık stüdyo değerlendirmesi

bana bir dönemler geldi. sanki dünya önümde daha anlaşılır olmuş, gördüğüm şeyi daha iyi anlıyormuşum gibi oluyor. bilmem size de oluyor mu? tabii dünyadaki her şey değil de benim uzun süredir üzerinde çalıştığım konular daha bir anlaşılır oldu.. tabii eskiden de öyle geldiği olurdu ve o dönemlerde de ne kadar haklı olduğum tartışılır.. bunu da gelecek dönemlerde değerlendiririm artık. sonuçta tasarım eğitimi de bu aydınlanmaya başlayan konular arasında. ve birden önümde belirgin olan şeyler bir yönüyle önümüze oldukça basit bir eylem planı seriyor, öbür bir yönüyle beni geçmişte benimsediğim bazı anlayışlardan koparıyor. dünya evet, tabii ki arzulardan devşirilmiş eylem planlarıyla bir müzakereye girecekti ama idealler ve basit ama keyifli ilkeler pratikte hemen tümüyle saçmalığa varmıyor muydu? ve vardığım sonuçlar yazmaya elimin varmadığı kadar çirkin şeyler. sonuçta saçma sonuçlar veren, hatalı olduğu ortaya çıkan, son tahlilde temenniye dayalı her bir deneme ve girişimi buraya yazmak ne kadar keyifli olduysa geçmişte, şimdi bunlarla ilgili olarak önüme serilen tüm bir iflaslar şebekesini sebepleriyle yazmak da o kadar tatsız olur. oysaki en başından beri bunların yazılması gerekiyordu. ama bildiğiniz gibi, sorgulayanı ve arayanı yazmak erdem sayılır ve sevimli bulunur. haklı haksız olması değildir orda önemli olan. ve kendini apaçık göstereni yazmak ise bayağı ve müstehcendir. çünkü aslında hepimiz biliriz. ama öyle olmasın isteriz. öyle değilmiş gibi göstermeye çalışanları canayakın buluruz. bu iyi bilinen hususları not ettikten sonra, asıl yazmak istediğime gelecek olursam; ve ama aslında sıradan, bayağı ve müstehcen görünenle ilgili yargımız haksızdır. karşısına aldığı çeşitliyi ayrımsız bir sıradanlıkta bulandıran, karanlık gecede yanyana duran tüm inekleri bayağı sanan ve yakılan fenerleri kapattırmaya çalışan bir kavrayışsızlığı teşhis etmek gerekir. çıkış ya da giriş noktası da tam olarak burası olabilir. çünkü koca adam ve kadınlar olduk, artık işimizi doğru düzgün yapmanın zamanı gelmedi mi? ve tüm yıl konuştuğumuz kökensel, kurumsal ve ülke koşullarına dair eksikler kadar ve tam olarak bu eksiklerle başbaşayken bu işin nasıl yapılacağı da görülebiliyor. apaçık.

26 Nisan 2014 Cumartesi

bir de iç sıkıntısı soykırımı kabul etseydi

yeni parametreler, yeni testler, yeni kuram, yeni parametreler, yeni denemeler, düzeltmeler, biraz daha pratiğe dönük kuram, biraz daha denemeler. her zamanki gibi bir dip noktasından sonra yeni çalışma geliyor. makale yazılamıyordu çünkü çalışma istenen düzeye gelmemişti. içe sindiği zaman dört kolla sarılınan o projelerde içe sinmeyen bir yan kaldığında bir türlü insanın eli işe varmıyordu. yok eğer öyle ya da böyle bunun iyi bir proje ve üretilenin de önemli olduğuna inanmayı başarıyorsan, o zaman oturup yapıyorsun, faaliyet kendi kendine akıyor. kendini motive etmek için uğraşman da gerekmiyor. işbaşı yapamamanın ve üretememenin iç sıkıntısı sağdan çekilirken, paralel bir kronolojide iç sıkıntısından geride kalan boşluğu bir yığın ilginç ve sıkıcı kitap dolduruveriyordu.

5 Nisan 2014 Cumartesi

peh.

aylar ve aylar süren işbaşı denemelerimin ardından artık koyverdim ucunu. başka bişey de yapmıyorum. düz vakit öldürüyorum. böyle bir ruh haline girmeyeli 5-6 yıl olmuştur. yavaş yavaş doktoranın dışına çıkıyorumdur belki. girdiğim kapıdan.

1 Nisan 2014 Salı

basiret

akademi sabırlı akademiklerin basiretsizlikleri üzerine inşa edilegelen bir yer. göre göre öğrendik, ibret almaya çalışıyoruz ama mani olamıyoruz. akademik toplantılarda sıklıkla herkesin aklı tutuluverir. sonradan dönüp bakarsın, nasıl oldu da o anda hepimiz kör olduk ve bu önerinin onaylanmasını seyrettik? bazen de açık açık görürsün, açık açık görünür, daha da fazla şaşarsın, nasıl olup da bu sorunlu öneriyi onayladılar, en basit konularda bile anlaşamayıp uzun uzun tartışan bu akademikler nasıl böyle sıkıntılı hatta bazen düzünden hatalı bir öneriye onay verdiler? nasıl oluyor da akademiklerin basireti bağlanıveriyor? uyumluluk mudur bunun sebebi? açık fikirlilik midir? ahmaklık mıdır? 100 yıldır o kuruma gidip geldiği halde halen neyin nasıl işlediğini anlamamak mıdır? anlamazdan gelmek midir? yaptığı işin doğası ve sınırları hakkında hiç bir fikri olmamak mıdır? ve ne zaman önemli bir karar anı gelir akademiklerin basiretsizliği yeniden sahne alıverir. sonra da şikayet ederken duyulurlar, kim verdi o kararları, kim verdi o oyları, kim işleri o hale getirdi şaşarsınız. nasıl bu kadar etkisiz kaldıklarına, böyle etkisiz olduklarına kendilerini nasıl inandırdıklarına şaşarsınız. sanırsınız üniversite bir iki adet yöneticiden müteşekkildir. ama hayır değildir.

esasında cevabı biliyorum elbet, ne zaman bir otorite figüründen bir talep gelse, öyle ya da böyle o talep onaylanıyor. yanlış da görünse doğru da görünse.. orda akademiğin basireti ebediyen bağlı. ve akademiklerin otoriteye ne oranda kredi açtıklarını insan kendi gözüyle görmese inanmaz. otorite ise bu güvenin karşılığını çoğunlukla vermiyor. sürekli güvenen ve sürekli aldatılan bir saf karakter bu akademik. öte yandan, ne zaman akademikler hiyerarşide kendi seviyelerinden gelen önerileri tartışıyorlar, o tartışma bir türlü bitmiyor. kılı kırk yarmanın zamanı gelmiştir işte. şunu da ekleyeyim, kendi seviyelerinin altından gelen önerileri de hep geçiştirirler. algoritma basit: yukarıdan geliyorsa onayla, yatayda yaklaşıyorsa sonsuza kadar tartış, aşağıdan geliyorsa geçiştir.

8 Mart 2014 Cumartesi

dergi makalelerinin incelikleri

dergi makalesi denen şey konferans bildirilerinden farklı bir aygıt. öylesine farklı ki, ilki sayesinde yard. doç., doçent veya profesör olabilirsiniz. öbürsü aynı etkiye sahip değildir.

makale zanaatinin de incelikleri var tabii... daha doğrusu publish-or-perish basıncı arttıkça kristalleşen kurallar var. nerde kristalleşiyor bu kurallar? son dönemlerde bitirilmeye çalışılan her doktorada.

bakınız, doktora metni 2 ila 4 yüz sayfalık bir metin. bugünlerde bir adet makaleden beklenen içeriğe bir doktorada karşılık düşen metin, tüm tartışmaları, doğrulamaları ve değerlemeleriyle 150 sayfa kadar tutuyor. işin ilginç yanı, 10 yıl önce aynı alanda yapılan bir çalışma basbayağı 10 sayfalık oyuncak bir çalışma olabiliyorken (çünkü alan taze ve hakemler krema kıvamında) bugünün bir çalışması son derece detaylı olmak zorunda. bugün o alanda yapılacak çalışma çok karmaşık.. 10 yıl öncesi gibi değil. e her ek karmaşıklık ek 'rationale' tartışması, ek tarif, ek 'verification', ek 'validation' gerektiriyor.

e ama, bir makaleye bir dergide ayrılan mekan 15 sayfa kadar (4 ila 7 bin kelime). bu kadar alanda yaptığınız bir çalışmayı tüm yönleriyle etraflıca anlatamazsınız (yani çalışma mühendisliğin kavrayışsız matematiksel formalizmlerinin trenlerine binip aptallığın sınırlarına doğru bir yolculuğa çıkmadıysa...) e ne yapacaksınız? akademi de kurallarını kolayından esnetmez çünkü akademikler meslek alanlarını aptallıkla çalışkanlığın sınırında bir yerlerde kurmuşlardır, orayı kolayından terkedemezler.

çözüm son 3-5 yılda şöyle bulunmuş, yaptığınız çalışmayı 2 ila 4 makaleye bölüyorsunuz, her nasılsa hala daha anonim kalarak bu 2 ila 4 makaleyi birbirinden farklı dergilere yolluyorsunuz. ondan sonra bunlar, tam olarak ifade edilmeyen kısımları daha önce yayınlanmamış olan ama yayınlanacağı umulan makaleler üzerinden tamamlanacağı varsayılarak aynı anda tüm dergilere kabul ediliyor, bir taşla bir kaç kuş vuruyorsunuz. e tamam da, makaleler anonim iken, anonim olarak sunulup değerlendiriliyor iken bu nasıl oluyor?

işin doğrusu, akademide, bana sorarsanız, bu anonim değerlendirme sürecine inanan falan yok. ben kendi adıma inanmıyorum. ha yine de mevcut en hakiki eleştirinin orada gerçekleşmekte olduğunda inanıyorum, o ayrı (yani değerlendirilen hiç bir şekilde anonim olmasa da en azından değerlendiren kendisinin gizli olduğuna inanmaya devam ediyor). sonuçta, bu makale değerlendirme sürecinde (ki kişinin akademide yükselip yükselmeyeceğine karar veren temel değerlendirme süreci dergi makalelerinin körlemesine değerlendirilmesidir) makaleyi kim yazmıştır ve hangi hoca eş yazardır, bunlar doğrudan etkili oluyor. düz.

e bunun alternatifi olacak açık ve katılımcı modeller önerildi. ama onlar da zaten başı dumanlı olan akademikin iş yükünü artıracak modellerdi ve pek işleme şansları da yoktu. o yüzden şu anda, pratik sebeplerle de mevcut düzene mahkumuz... bir dergiye bir makalenin kabul edilme süreci, özellikle de dergi dünya çapında itibarlıysa, oldukça uzun ve sorunlu bir süreç oluyor ve yani danışmanınız ya da ortak yazarlarınızdan biri müesses akademinin bileşeni ise ya da değilse sonuçlar değişebiliyor...

e bilginin sosyolojisi falan derken bunun işleme mekanizmaları bellidir demek istiyorum. araştırma sadece laboratuarlarda geçmez, yoksa ülke içi ve kurum içi süreçlerle ünvanları dağıtırdınız biterdi. ama süreci dünya çapına yayınca da 'the science to come' ile sabuklama arasına giren dünya çapında bir müesses akademi ortaya çıkıyor (ve bu bazen güncel yaklaşımlar üzerinden ahmaklığın egemenliği anlamına gelmeye başlayabiliyor).. eh, bu mükemmel bir işleyiş sayılmaz.. samimiyetle söylüyorum, müesses akademi bazen cehalet, alışkanlık ve kendine güvensizliğin döşediği raylar üzerinde akademik yükselmenin hızlı trenlerini işletmeye geçebiliyor. hayırlı yolculuklar.

uzun uzadıya polemik metinleri yazmaya gerek yok. akademi bu tarz kontrol mekanizmaları üzerinden işler. daha iyisini henüz ortaya koyamadık. sonuçta işte zaten yapmak durumunda olduğunuzu yapıyorsunuz, konunuzu bir seri makaleye bölüyorsunuz, çünkü dergilerin koyduğu sınırlara sığmıyor, aynı çalışmayı farklı yönlerine ağırlık vererek bir seri makaleye bölmek durumundasınız. sorun nerede? e a.m.k. bu çalışmalar esas olarak bütünlüklerinde anlam kazanıyorlar. tekil makalelerde anlam kazanmıyorlar. eğer hakeme tüm diğer tekil makalelere işaret eden manuscript'ler gönderirseniz o zaman da değerlendirmenin körlüğü ortadan kalkıyor ki bu kaçınılmaz.

bilimsel yayıncılığın anlamı yapılan çalışmaları paylaşmak olsa, esasında bunların, daha eski dönemlerde olduğu gibi, bütünlükleri içinde ve ilgili tüm bilimsel ve kuramsal tartışmayı içerecek şekilde, alanlara has yıllıklarda yayınlanmaları gerekir. öbür türlü on tane makalede çalışmanın bütünlüğünü kurmaya çalışmanın bilime falan katkısı yok ki. ayrıca insan esas yürütmek istediği tartışmayı da yayınlayamıyor. her bir çalışma dergilerin jenerik kurallarıyla sınırlı kalıyor ve spekülasyon hakkı sadece dergi editörleri üzerinde nüfuzu olan kişilere kalıyor. sanki bilim sadece öne sürülenin demonstrasyonunun yapıldığı çalışmalardan ibaretmiş gibi bir durum ortaya çıkıyor. sanırsınız ki bunda sorun yok, bunda çok büyük sorun var, bilimsel paradigmaların kadük olmuş noktalarda onlarca yıl takılıp kalmasına sebep olan bir hantallık yaratıyor bu durum, çünkü özgür akademik tartışmayı konferansların insanlar-arası ilişkilerin kurallarını bilimsel tartışmanın önüne koyan kahve seanslarına hapsediyor.

2 Mart 2014 Pazar

yeni hafta

eski hafta eski makale... yeniden hakeme gidiyor... akademide tesadüfen karşınıza çıkan bu iki adet hakem her zaman haklıdırlar. bunların biri her zaman özensiz ve baştansavmacı, öbürü ise ciddi ama yetersizdir. biri alana hakim değildir, öbürü ise alanın dar bir nişine yerleşmiştir. yine de, dar görüşlü bile olsa özenli, ciddi hakemi tercih ederim, zira eleştirilerinin en azından bir kısmı haklı ve öğreticidir (bu aynı zamanda disipliner kalıpların diğer araştırmacılara aktarılma/dayatılma mekanizmasıdır da). fakat, öyle ya da böyle, akademide de birbirini tam olarak anlamayan ya da meşru görmeyen çok sayıda kamp bulunduğu için, hakemler bazen savunduğunuz her ne ise onun karşı kampındadır ve yerdiğiniz ne ise onu yapıyorlardır. dolayısıyla hakem sizle kişisel bir mücadeleye girebilir ve ne kadar revizyon yaparsanız yapın bu tür hakemin her zaman bir eleştirisi kalacaktır geriye. boşluğa kıyasla maddenin oldukça az bulunduğu bu gevşek ve dağınık akademik evrende son söz araştırmacıya değil hakeme, yani talihe bırakılmıştır. çünkü hakem, bir zamanlar, sizin araştırmanızla hiç alakası olmayan bir takım makaleleri yayınlatmayı başarmıştır.

öte yandan, çok az makale vardır ki, en yaralı hakem bile onun gücünü inkar edemesin ve kanlı elleriyle "evet yayınlansın" demek durumunda kalsın. bizimki bu makalelerden biri değil... neyse, kısa ve anlamsız ama zaruri bir aranın ardından, yeni hafta yeni makale. arayı öyle ya da böyle bir şekilde geçirmek gerekiyor. çünkü tatille ilgili bir muradım yok. düşerek ya da kalkarak, bir şekilde, yeni makale için hazır hale gelmek istiyorum. kısa bir boşluk gerekiyor o kadar. bu yeni makale ise, inanıyorum ki, en yaralı hakemin bile yayınlanmasını isteyeceği bir içeriğe sahip. içerik hazır. makaleyi de yazmaya başlayacağım.

bir arafta olabiliriz. ama en azından verimli olmak gerekmektedir. ve zaten verimlilik dışında hiç bir hal epiküryen bir acıdan-ıraklık, yani negatif haz algısına katkı yapmıyor.

bu esnada yeni yönetmelik de yayınlanmış. incelemiyorum. nasılsa atılma günüm geldiğinde haberim olur.

26 Şubat 2014 Çarşamba

en azından eğlenelim

bana bir gevşeme geldi. iyi de oldu. evet herşey yıllardır nasıl oluyorduysa öyle olmaya devam ediyordu ve ekpyrosis bir hakikatti. tabii ki geri sara sara çekilecektik ve olan biteni bu gözle seyretmek pek ferahtı. insana evet gülme gelip duruyordu, geçmişte ölesiye derdedilen konularla bilmemkaçıncı kere karşılaşıldığında.. hayatta bir kere yaşanan her vaka ondan sonra tekrar tekrar insanın karşısına çıkıp durmaya devam ediyordu ve ilkinde trajedi, ikincisinde trajedi, üçüncüsünde ilginç, dördüncüsünde anlaşılır, beşincisinde kahırlı, altıncısında düzünden gevşek ve gülünç oluyordu. farsa hemen varılmıyordu ama gülme er ya da geç geliyordu. 5 yıl önce yapılmış kadük çalışmalar yeniden yazılıyor ve bir şekilde makul biçimde savunulabiliyordu, insan kendisi bile inanıyordu bu yaptıklarına.. geri kalan tüm çalışmalar, tüm çatışmalar, tüm kırgınlıklar, tüm iç sıkıntıları, hepsi olup bitecekti, kurumlar bir kasılıp yeniden gevşeyecekti, yine kokular çıkacaktı ve yeni bir şey de olmayacaktı, olup bitmeyi adet edinenler bir daha olup bitecekti. insanı güldüren ise kendini olup bitenin dışında kurgulamanın gevşekliğiydi. ya da anlık bir gevşeklik yüzünden kendini olup bitenin dışında buluvermek. personalar bu yüzden yeniden işe koşulmalıydı. reveranslarla çekilir ve arka kapıdan çıkar. ekpyrosis.

20 Şubat 2014 Perşembe

ne iç sıkıntısıymış

tüm bu feryat figanın ardından--ve esasında tam da bu yüzleşmeler sayesinde--4 yıl önce yapılmış bir çalışmanın iki yıl önce teslim edilmiş makalesinin yeni gelebilen review'unda hakem tarafından istenen düzeltmeleri yapmaya oturabildim. zira bu blürlü ve güzel istanbul akşamında, aslında o çalışmada anlamlı ne vardıysa ve eksikler ne idiyse, şimdi 2 [4] yıl sonra üzerinden tekrar geçip, bunları daha doğru biçimde ve samimiyetle yeniden yazıp tartışabileceğime kendimi ikna ettim. evet metin akademik ve kuru olacaktı, evet çalışmanın sınırları belliydi (ve hakemin eleştirilerinden ziyade kendi eleştirilerim içimi sıkıyordu, sonuçta hakem çalışmayı tam olarak da anlamamıştı ve kendi çalışma alanı içinden değerlendirmişti (çünkü iyi kurgulayamamıştım (çünkü konuya bakışım olgunlaşmamıştı))) ama bugün ortada ne vardıysa açıklıkla ifade edebilirdim. öyle ya da böyle yapılacaktı bu... o zaman olabildiğince içe sinecek bir yola gireyim dedim (ve zaten belki elinin ucuyla iş yapmak daha zormuştur?) tabii ki makalenin amacı ve içeriği yeniden tarifleniyor, abstract'lar, introduction'lar, review'lar, conclusion'lar baştan sona değişiyor. bikaç bin kelimelik ifade gereksiz, bulanık, dayanaksız, ya da ham oldukları için siliniyor, vd., sorun değil. taslağı yazıldıktan sonra gerisi kolay iş.

ama iyi geldi. oturup çalışabilmek.. hafifledim. sis evime kadar gelmiş durumda. terasa çıkıp sisin içinde duruyorum..

18 Şubat 2014 Salı

o yüzden de herkes kendi yerine

[yine uzun uzun yazıldıktan sonra neredeyse tümüyle sansür edilen bir metnin ardından geriye kalan yumuşatılmış bir versiyonu buraya yerleştiriyorum. kimse kusura bakmasın, anca bu kadar sansürleniyor]

daha önce bu bloga ara verdiğim oldu. sonra kaçınılmaz olarak yeniden yazmaya başladım. çünkü akademinin içinde kalmaya devam ediyordum ve yaşadıklarımı yazmak karşı koyamadığım bir zorunluluktu. ve bunların en azından bir kısmı yazılmaya değer şeylerdi. şimdi bir yön değişimi arıyorum, çünkü fena halde bunalmış durumdayım... 5 ay kadar önce kendi önüme açtığım bwo projesinde düzen-dağılma eşiğine eriştiğime inanıyorum bir süredir... geçen yıllarda bu blogun yayılma alanı dahilinde tasarım kuramları, hesaplamalı tasarım, tasarımda yapay zeka ve bunların yanında akademide kurumsal işleyişler,doktora öğrenciliğinin saçmasapan yanları ve mimarlık eğitimciliğinin gündelik sorunları gibi konularda yazmaya çalışıyordum. ya da bunlarla ilgili yazmak zorunda kalıyordum. burda hepsinin çok da hakkını veremedim doğru. (doktoramda hepsi var, bi bitsin, şeyedicem.) şimdi dönüp dolaşıp 2009 dolaylarına, yani bu blogu ilk açtığım zamanlardaki gündemime dönmüşüm gibi görünüyor. evet benzer bir gündeme döndüm ve bu son derece yorucu... doğru, o zamanki gündemimizle ve dertlerimizle bugünküler arasında önemli farklar yok. ancak, bugün daha çok cevabım var. dolayısıyla büyük bir yorgunluk ve yılgınlık da mevcut... o zaman sorguladığım konularla ilgili olarak vardığım yanıtlar da tüm bu sorunların alanın doğasına içkin olduğunu gösteriyor. bir bakışla, sorulara yanıt bulmak iyidir ama bulunan yanıtlar pek de keyifli değil. ve evet, idealler gerçekten iyi eylem kuralları vermiyorlar. ve evet, hocalarımız bizlere yol göstermeden önce konuları derinlemesine incelemiş değillerdi; çoğunlukla boş umutlar ve havada yüzen fikirler sunuyorlardı. eleştirdikleri her ne idiyise, ne onu iyicene anlamışlardı, ne de bize miras bıraktıkları yeniyi gerçekten denemişlerdi...

birbiri ardına yumuşakça yığılan yorganlar gibi, bu hususların onlarcası üzerime teker teker çökmüş. hiçbiri büyük bir darbe vurmadıysa da sonuçta artık üzerime yığılan yumuşak yükün altında kolumu bile kaldıramaz haldeyim. gündelik işimin gereğini bile hakkıyla yerine getiremiyorum. araştırmacı şahsiyetim için uzun zamandır akademik bitiyor. aslında başladığı günden beri uzatmaları, formaliteleri ve bürokratik işlemleri kovalıyorum. şimdi de yazamamakta olduğum makaleleri bir tür izin ya da istifa formu gibi düşünüyorum. en nihayetinde tüm bu dalgalanmadan geriye kalacak olanla ilgili kehanetim ise şu: tasarım kuramları ve hesaplamalı tasarımın ittire-kaktıra-kuramsılaşabilmiş-üç-beş-metninin bileşkesinde kalan alanı yeterince taradım. esasında bu alan çok heyecanlıydı.. zira işleyişlerle ilgiliydi.. evet bu çok öğretici bir süreçti ama... tabii ki bu alandaki önemli gelişmeleri de takip etmeye devam edeceğim ama.. ama o şimdilik bitti. belki tekrar mimarlık kuramı alanına döneceğim. belki... ama ondan da önce bana heyecan veren konularla bir süre uğraşmam lazım. dahası, biraz gerçekten yazmak zorundayım. ama onun yerine makale yazmak durumunda kalmışım. akademik yazmakla yazmak aynı şey değil. kapsamlı bir yabancılaşma içindeyim. kolumu kaldıramıyorsam bunun sebebi var. akademik yazmak bir üretim bandının kenarında durup, belirli bir vidayı önüne geldikçe teşhis edip tekrar tekrar sıkmak kadar öznellikten uzak ve sıkıcı bir iş (bkz. metropolis). sen bir kelimecik ilginç, farklı, gülünç, tuhaf, yahu (yahut değil yahu) bir tek kelimecik yeni, keyfî, sana has tat katmaya çalış, akademinin döpiyesli ve kıravatlı hakemleri üzerlerine bir yorgan gibi yığılmış eleştiriyi senin üzerine aktarma fırsatını yakalamanın ferahlığıyla "orayı törpüle de öyle yayınlayalım" diyerek yüklerini sana yığıveriyorlar. [sansür.] at ile eşeğin öyküsü... eşeğin de derdini anlıyorum ama bi bırakın ben de kafama göre koşturacağım çayırlarda. herkes kendi yeteneğine göre değil mi efenim? doğrusu şu: akademi eşeğin sanatı, eşeğin saltanatıdır. herşeyden önce bu sebeple eşeğin gözleri bu kadar övülmüştür. eşeğin en büyük zanaati olan akademik ifade ortaktır. araştırmacının malı değildir. oysaki gözleri ne kadar iri olursa olsun, ne kadar çok kişiyi hızlıca kapsıyor olursa olsun ortak metin çirkindir. çirkin metin sıkıcıdır... sıkıcı metin üstüste yığılmış yorganlarla açıklanırmış gibi oldu ama o da doğru değil. bazen öyle açıklanır, bazen sadece ortalama ve renksiz olma zorunluluğuyla. ve ortalama ve renksiz olmak bir zorunluluktur. akademide... gerçekten. söyleyince inandırıcı değil. yaşanınca anlaşılıyor. bu işin kuralı bu diyorum. suçlama değil. sebebi var. akademinin tüm çirkinlikleri akademinin kuralları. bunları akademiden söküp atamazsın.

9 Şubat 2014 Pazar

simetri

kimseye çok da önemli gelmeyen konulara odaklanmaktan gocunmamışızdır, ya da pek çok kişiye mühim görünen pek çok arayış benbize zerre ilginç gelmemiştir. bunun bir aklî yönü vardır bir de hissî yönü. akıl zaten olup biten her şeyi büyük bir anlamsızlığa gömüp bir kenara bırakmıştır. sonuçta, yaşam saçmadan başka türlü yaşanamaz, zira ruh her an devreye girecektir. olup bitenler ve bunların ruhtaki karşılıkları bünyeyi aşağı yukarı çekiştirecektir (ve akıl şaşkın bir seyircidir). bunu böyle kabul ediyoruz. bu durum yaşamda kendini bazen kendine-sabotaj olarak, bazen de önem verilen ve verilmeyen hususlar haritasının geri kalan herkese biraz saçma gelecek ölçüde çoğunluktan farklılaşması üzerinden ifade eder. bunlar böyle olmakla beraber, yine de saçmalığın yoğunluğu bir yerde ruhta bir tepki yaratmaya başladığında, bünye daha makul bir saçmalık yörüngesine geçebilmek için hareketleniyor. tabii herkesin kaldırabildiği saçmalık düzeyi farklı olmalı. hayat kurguları bütüncül olduğu için sadece günü kurtaracak hamlelerle saçmalık yörüngenizi gerçekten değiştiremezsiniz. diyorum ya, bu araştırmacılık iyi güzel ama çevresi kötü. eğitimcilik de ilginç (ve doyurucu bir yanı var) ama hayatın merkezine alınması tuhaf oluyor. ordan beslenmek doğru değil. orayı beslemek lazım daha ziyade. evet buralarda dolandığın sürece işleri yürütme tarzını ve arayışlarını bir tür aktivizm gibi ele alma isteği de kaçınılmaz ama işlerin ve kurumların doğası ve üstlenilen rollerin ölçeği sebebiyle saçmalık yoğunluğu bazen kaldırılamaz hale geliyor. ve yani, akademiği hobi olarak yapmalı insan. iş olarak değil. işlerimi bitireceğim. doktorayı noktalayacağım. makalelerimi yayınlayacağım. ve akademik bitince en "hakiki" işime döneceğim. burdaki saçmalığı da olduğu gibi kabul etmekten başka şey elden gelmez. sonuçta saçmalığın en yoğun işlendiği felsefelerde ortaya çıkmıştır otantiklik kavramı.

bilindiği gibi büyük yıl bitip dünya yanıp yokolduğunda, evren yeniden ve tersten yaşanırken, her şey aynı şekilde tezahür etmeyecektir. çünkü mesela çıkış ve iniş simetrik olsa da anlamları çok farklıdır bunların. üç aşağı beş yukarı aynı şeyler yaşanmaya devam edilecektir ama bozulan simetri her şeyin rengini değiştirir.

6 Şubat 2014 Perşembe

cacık reloaded

ipe un serme koordinasyonu ekibiyle yaptığımız 3. havanda su dövme toplantısında kurumumuzdan bir cacık olmayacağı yönündeki saptamanın yürürlüğünün bir dönem daha uzatılmasına karar verildi.

yani.. aslında ben ibret aldım. toplantılar boyunca güzelcene düşündüm. kurumda ne yapılması gerektiği bakana açıktı. ancak kurumun halihazırdaki teşkilatı gereği bir bütün olarak yapılması gerekenlere yönelemeyeceği, kurumda bir ağırlığı olan, eğitimle ilgili bir vizyon üretebilecek olan ve dolayısıyla olumlu yönde değişimin tek olası motoru olan havanda su dövme topluluğunun ise apar topar kaldırılan eski düzene dönüş hülyasını bilinçaltında sayıklamakta olduğu da açıktı. ama işte kalkıp bu tip hususlara işaret etmeye "yapıcı olmamak" diyorlar. çünkü durumu gerçekten iyileştirebilecek düzenlemeler havanda su dövme topluluğunun kendi kudretiyle ilgili ufkunu aşıyordu. eski düzenin yerine bir yenisi konmadan kaldırılmasının durumu daha beter kıldığı açıktı. yeni uygulamanın akdemideki (1) idare - (2) lisans eğitimi - (3) lisansüstü+araştırma üçlüsünün ayrım hatlarına bir türlü oturmadığı da açıktı, böyle kalabalık ve işleyişi karmaşık kurumların aşırı-güçlü bir kaç yönetici tarafından merkeziyetçi bir usulde idare edilemediği de besbelliydi... işler bu haldeyken, özellikle lisans eğitiminin acilen elden geçirilmesi gereği açıktı (ancak bu durumdan vazife çıkaran piramidal idare sorunları doğru değerlendiremiyor ve ne yapılmaması gerekiyorsa onu yapmaya çalışıyordu). sorunlar yığıldıkça yığılıyor, dünya bir yerlere doğru gidiyor, biz saçma sapan ve koordinasyonsuz bir eğitim programıyla güreşerek hem entelektüel hem meslek insanı yetiştirmeye uğraşıyorduk... akademik kadronun yarım asırlık kat yerlerine uydurulmuş bir eğitim programıydı bu güreştiğimiz, eğitimin gereklerine ise uydurulamıyordu. ve ama atamalarımıza ve görevlendirmelerimize dokunmasanız yine de tatlı tatlı yaşayıp gidecektik işte.

peki bu niye önemli? çünkü verimliliğin ve mutluluğun koşulları arasında amaçlar-sebepler-hedefler de var. bunlar yaşamda kendi kendini sürdüren zeminsiz bir anlam çatkısı yaratıyor. işleyişinde saçmalıklar ve çirkinlikler bulunan ve kendini varlık amaçlarının gerektirdiği doğrultuda yenileyemeyen bir kurumun parçası olduğunu düşünmek insanın hayatına gerçekten olumlu katkı yapmıyor. irrasyonel işleyişler insanı yoruyor. anlamlı bir konuda olumlu bir katkı yapamayacağını bilmek de heyecan kırıcı. kendi işlerine dönüyorsun.

30 Ocak 2014 Perşembe

akademinin eski ve yeni tipleri ve mimari tasarım eğitiminin geleceği

biz öğrenci olarak geldiğimizde üniversite tam olarak bugünkü gibi bir yer değildi. ama biz burda çalışmaya başladığımızda bir dönüşüm artık başlamıştı... ve şimdi dönüşümün sonuçları gittikçe daha da belirgin hale geliyor... dönüşüm henüz noktalanmamakla beraber, bu sistemik dönüşümlerin ortaya serdiği bazı hatlar üzerine konuşabilir hale geldik. belki bugüne kadar yayınladıklarım arasında en spekülatif, en zeminsiz, en kötücül yazı bu olacak. muhtemelen de--özellikle de detaylar hakkında--büyük ölçüde yanılıyorum. ama yazıcım bunu. çünkü ana hatlarda görece doğru bir şeylere işaret edeceğimi düşünüyorum. vee.. yayınla. click!

ilk olarak, akademik figürü, daha da doğrusu akademinin demografik yapısı dönüşüyor ('demografik yapı' ifadesini sadece karakter dağılımı anlamında kullanıyorum bu entry'de, yoksa toplumsal kesimler ya da gelir grupları anlamında değil). eskinin düşük-profil-sever pasif ve uyumlu akademiği, güç ve paylaşım network'lerine ait olmaktan başka bir meziyete sahip olmak durumunda kalmamıştı. (darbeler, demokratik olmayan baskıcı politik ortam vb. sebepler, artık bu akademiği üreten her ne idiyse...) bu tür akademiği oluşturan büyükçe pakette eski mesafeli ve hiyerarşik insan ilişkilerinden artakalmış bir akademik nezaket, kendisini koruyup kollayanlar başta olmak üzere büyüklerine saygı, sırasını sabırla beklemek ve metanet, bunlara ek olarak bir ürkeklik, bir nemelazımcılık, bir ihtiyatlılık, bir her davranışını iki kere tartma ve hep büyüklere danışma, bir arkadan dolanmacılık, bir kapalı kapılar arkasından iş çevirmecilik, bir klikçilik, bir yasaveyönetmeliğetaparlık, bir meşru-zemincilik ve bunlarla bağlantılı bir yığın başka minör özellik mevcuttu.

şimdi, sadece kötücüllük edip bırakmıyorum, yaşlandıkça pek çok şeyin açıklamaları insanın karşısına çıkmaya başlıyor: paketteki bileşenler bunlardı çünkü, isyan etmeyip sabırla bekleyince, durduğunuz yerde bir şeyler oluyordunuz, hele de bir paylaşım network'ünün parçasıysanız sürekli ve buhransız bir çalışma düzeni içinde sakin, güzel, üretken, kazançlı ve başarılı bir iş ve akademi hayatınız oluyordu, üniversite içi iktidar değişimleri dışında sürprize yer yoktu. yüzünüz başarının gururu ile parlıyordu, hep mutlu görünüyordunuz, her daim alicenap olabiliyordunuz (roquentin'in "godoşlar!" diye bağırdığı tablolar akademinin duvarlarına asılmıştı). zorluk çekmeden elde edilen bu başarı hissinin yarattığı kadar boş, kolpacı, çirkin ve ama kendi değerine inanmış yüz ifadesi kolay bulunmazdı doğrusu. içten içe ise akademiklerin ruhu kollektif bir suçluluk ile, yani ünvanına gerçekten layık olmadığını bilmenin, çok yönlü bir entelektüel olmadığını bilmenin, uzmanlık alanına bile gerçekten hakim olmadığını bilmenin titrek ve güvensiz kötü-bilinciyle lekelenmişti.

akademiklerin yarıdan çoğu bu karakterdeydi bu doğru ama hepsi değil. tam da çoğunluk bu karakterde olduğu için iki tip akademik daha kendine üniversitede yer buluyordu. bunların ilki deli veya huysuz karakterlerdi. deliler ruhsal olarak dengesizdi gerçekten. huysuzlar ise adı üstünde aksi karakterlerdi. çoğunluk uysal olduğu için az miktarda da olsa huysuz ve deli bir şekilde akademide yerini koruyabiliyordu. piramidal hiyerarşide her biri aşırı-güçlü kurgulanmış olan yönetici konumlarından birine gelmedikleri sürece bu deli ve huysuzların olup bitene ya da herhangi bir şahsa ciddi bir zarar verdikleri ya da bir şeyleri dönüştürmeyi becerdikleri vaki değildi. aksine, bu karakterler, huysuzluk ve bağırıp çağırmaları arasında, siniklerin eylemsizliklerini itirazın çirkinliği üzerinden meşrulaştırmak gibi, esasında uzun uzun işlemek istediğim ama yazının konusu olmayan bir fayda sağlıyorlardı.

ikinci alternatif ise hırslı ve kısmen yalnız bir akademik tipi idi. hırslı olduğu için, hiç bir destek görmese de, hatta desteklenen makbuller onun önüne geçse de, hırsı sayesinde, çalışıp çabalayıp kendini vareden, bu kendini varetme halini varoluş tarzı olarak benimsedikleri için de görece üretken ve görünür hale gelen karakterlerdi bunlar. belki de akademik paylaşım/güç network'lerini ya da bunların şubelerini ilk kuranlar da bu tip karakterlerdi?

şimdi, üniversite dönüşüyor ama bu karakterlerin hepsi halen ordalar. demografi tam olarak değişmedi. ama yavaş yavaş değişiyor. bu entry'yi de ona değinmek için açtım. üniversiteyi iş hayatının, meslek hayatının alternatifi olarak görmek yaygındır. hele de dışarıdan bakanlar akademiyi bir kurtarılmış alan olarak görürler. eskiden olsa belki haklı da olabilirlerdi. bugün kısmen haklılar. gelecekte haklı olmayacaklar ve akademik muhalefetin üniversite sistemine dönük eleştirilerinin odağı da haklı olarak neo-liberal dönüşüm denen, şirketleşme denen bu kritik gelişme/gerileme uzun zamandır...

biz burlara geldiğimizde akademi bir sığınma alanı sunuyordu gerçekten. ben ondan gelmiştim mesela. ve hatta düşük profilli bir saklanma halinde mutlu mesut yaşadım uzun süre. isteyenler yine ikili bir meslek hayatını hırsla ve iştahla kovalıyorlardı ama düzünden ve mütevazı bir akademik olmak isteyenler sakin ve beklentileri temelde kişinin kendisi tarafından tariflenen bir akademik hayat sürüp, yükselme, ünvan elde etme, mevki kazanma, şöhret edinme vd. amaçlara ve süreçlere hiç bulaşmadan okuldan ve hayattan geçiiip gidebiliyorlardı. bu tip konularla dertlenmek gereğini ortadan kaldıran sebeplerden biri de işte bir takım network'lerin bu yükselip durma işlerini kolaylaştırması ya da zorlaştırmasıydı. her durumda dertlenmemek en kolay seçenek idi, network'ün üyesiyseniz de öyleydi, değilseniz de öyleydi. şunu demek istiyorum, özetle, kişinin şahsi başarıları önemliydi ama ikincildi. şahsı başarılı kılan şahsın kendi meziyetleri kadar ona sunulan fırsatlardı da. o yüzden hırslı karakterler öyle ya da böyle, destekle ya da köstekle, ortaya atılıp yükselebiliyor, hırslı olmayan dışlanmışlar, bir kenarda, yükselmeyen alçalmayan kariyerlerinin tadını sürüyorlardı. kazan-kazan. (bu kenar fikri hep hoşuma gitmiştir. çünkü, (1) ruhun stoik yönüne sorarsanız, hayat yanlış yaşamaya değmez, ve (2) ruhun epiküryen yönüne sorarsanız, iş-keyif dengesi vazgeçilmezdir. ha bu ilkeleri her zaman korumayı becerdim gibi bir iddiam yok..)

üniversite dönüşüyor. akademiğin demografisi de onun peşine takılmış o da dönüşüyor. bu yeni akademinin şimdilik üç temel karakteri var. bunların ikisi zamanla daha makbul karakterler olacaklar. makbul hale gelecek karakterlerin ilki çalışkan öğrencilikten verimli akademikliğe geçen, çoğunlukla--vülger bir ifadeyle--"idealist" denen, ama entelektüel donanımı zayıf, schiller'in yarım/uzmanlaşmış insanına daha yakın, dar görüşlü, politik ufku sığ, çalışkan-ve-düz-akademik. ikinci makbul karakter toplumda yükselmek isteyen bir kariyerist, yani iş hayatının genelindeki makbul karakterin akademiye aynen transfer olduğunu ve gittikçe de sayıca hakim hale geleceğini öne sürebiliriz? peki bunlar üniversitede ne yapıyor(?) diye insanın sorası gelir ama, esasında hep varlardı, şimdi değişen sayısal yoğunlukları oldu. üniversite ortamı değiştikçe akademinin karakterini daha fazla belirler hale geliyorlar sadece.. üniversite işleyişte şirketleştikçe kadrosunda da şirketleşiyor. akademiyi, eğitimi, araştırmayı, ünvanı bir kariyer seçeneği olarak seçmiş, proje üstüne proje yazan, öğrencilerini ya hızlı akademik trenlere ya da kaynak yaratan alanlara yönlendiren--uzun uzun yazılabilecek olsa da--kısaca, daha verimli ve üniversiteye ve kendine dışarıdan kaynak transfer etmeyi öncelik haline getirmiş, üniversitenin en hızlı ve verimli hatlarına adanmış, esasında şirket hayatında da aynı başarıyı gösterebilecek olan (ve gözlerini bağlayıp yedi kere ekseni etrafında döndürseniz şirkette mi üniversitede mi olduğunu ayırdedemeyebilecek olan) (üniversite hala hocaların ve öğrencilerin cemiyeti, ticari ortaklık değil), üniversite kültürünü hem daha verimli, hem daha üretken, hem daha karlı ama aynı zamanda daha heyecansız, daha çirkin, daha sığ kılan karakterlerden sözediyoruz. bu durumun sosyal bilimler ve insan bilimlerinde dahi geçerli olabileceğinden kuşkulanıyorum. kavramların ve yazarların da akademik modaları var. boş konuşmanın serbest olduğu, eleştiriden muaf geçici-otonom-alanlar yaratıyor bu modalar. çünkü akademikler birbirilerini okumak ve eleştirmekten çok "ağırlıyorlar". gerçekten de ağırlıyorlar. düz anlamında da ağırlıyorlar. ve dolayısıyla mecazi anlamda da ağırlıyorlar. bu da akademik nezaketin parçası. zaten en gencinden en yaşlısına kimse burnundan kıl aldırmıyor. sıkıysa bir eleştir, bir anda süreğen düşmanlıkların kıvılcımı çakıverir [bu noktada kendimi sansürledim] ya da süreğen düşmanlıklar bulunduğu için kötücül eleştiriler serbest bırakılır. aslında eleştiri akademide hep mevcut ama esas olarak eleştirilenin duymadığı ya da eleştirenin kimliğinin saklı olduğu koşullarda açığa çıkar... (madem kötücüllüğün kapaklarını açtım ister istemez konudan biraz saçaklanıyorum. ve evet biraz bayağı olacak ama, akademik umut normalde kutunun dibinde beklemez öyle, ortalıkta salınır durur. bu aralar dürtüyoruz dürtüyoruz yerinden çıkmıyor.)

sayısı şimdilik artışta olan üçüncü tip ise şimdilik ne tam olarak makbul ne tam olarak istenmeyen insan. bu da tabii böyle zorlu bir dönüşüm ve mücadele alanı haline gelen bir ortamda direnen, direnirken birbirini bulan ve kendilerini bir tür akademik muhalefet dayanışması olarak yatay-örgütleyen ve aslında içinde her tür insanı barındıran yeni ve muhtemelen geçici bir grup. ama sonuçta tepkisel bir oluşum, temel olarak çirkin/yeni gelişmelere karşı duruşuyla, yani tepkiselliğiyle tariflenen bir karakter bu. pozitif olan, üretken olan, her ne kadar bu alternatif duruşlardan etkilense de, kaynağında bu tepkisellik değil; hangi disiplinde çalışılıyorsa kaynak onun işleyişleri yine... o yüzden çalkantılar durulduğunda bu üçüncü tipin fona karışacağını bekleyebiliriz.

mimarlık eğitimi özelinde, verimli-profesyonel-akademik ile yarı-zamanlı eğitimcilere dönüşen, bir-ayağı-akademide-kalan başarılı meslek insanları arasındaki işbirliğinin görece daha hakim olacağı bir duruma doğru gidişi durdurmak mümkün görünmüyor. belki de daha iyi olacak, gelişmiş ülkelerde bu modeli görebiliyoruz, işliyor galiba... çünkü meslek insanları gittikçe akademiye gelip gitmeye daha yatkın bir gruba dönüşüyor ve akademi de daha bir uzmanlaşıyor. uzmanlaşma şu demek: akademinin teknik uzmanlaşmalara dayalı alanları yerlerini korurken (zira projeler, araştırmalar, özel sektör işbirlikleri, danışmanlıklar, bilirkişilikler vd. vd.) tasarım eğitimcileri pratikten koparak uzmanlık iddialarını destekleyemez hale geliyorlar. sosyal bilimciler olarak ya da insan bilimleri emektarları olarak da çok ciddiye alınacak düzeyde olmadıklarına göre, düzünden tasarım eğitimcilerinin geleceği o kadar da parlak görünmüyor. zaten stüdyoları ücretsiz-gönüllü-genç profesyoneller ziyaret edip duruyor artık. bu artacak. tasarım eğitimcisi akademiklerin ağırlığı bir miktar azalabilir ve rolleri, yavaş yavaş, eğitim politikasını ve işleyişini yönlendirmek, dışarıdan gelip giden meslek insanlarını yönlendirmek ve onlara pedagojik destek vermek gibi bir bölgeye doğru yığılabilir. dahası, üretken addedilen ikinci bir uzmanlığa sahip olmayan, deli gibi yayın, networking, veya reklam yapmayan, ya da bir ayağı yoğun biçimde pratikte olmayan tasarım eğitimcileri yavaş yavaş eksilebilirler... böyle bir durumda, mevcut kuşaklardan sonra, mimarlığın tasarım akademisinde en üretkenler tutunabilecek sadece, en işe yaramazından en donanımlısına en üretken kesim... nicelik daha belirleyici olacak diyorum yani, başarı kriterlerinde hesaba katılan sayılar...

bunları devlet üniversitesi modeline göre yazıyorum. ve ama vakıf üniversiteleri devlet modelinden tümüyle bağımsız değiller. vakıflarda ders veren kadroların çoğu ya halen devlette çalışıyor, ya devlet modelinde yetiştiler ve transfer oldular, ya da en azından devlet okullarında öğrencilik ettiler. bu anlamda devlet üniversitesi vakıf üniversitesinin dizginlerini şimdilik--kısmen--elinde tutuyor. devlet üniversitesinin rengini iyice değiştirdiği anlaşıldığında belki vakıf üniversitesi de dizginlerinden iyice boşanacak ve kurumsal mantığını daha da fütursuzca takip etmeye geçecek. daha ötesi varsa yani.

biz de son bir kuşak olarak devletin neoliberalizm öncesi memuriyet yasaları tarafından korunur haldeyiz. şimdilik. bizden sonra ise gerçek bir tufan. kaçacak yer de yok. ayağını bir o yana uzatmak bir bu yana uzatmak, ısındıkça çekmek, haşlanmaktan korunmaya çalışmak. bazı insanları gayet mutlu edecek böyle bir yaşam evet. heyecanlı ve meydan okuması bol? gazete ve dergilerin ve internet ve tv'lerin bize sunmayı sevdiği olumlu yüzler bunlar. çünkü belli ki insanlar da bu tür gururla, arzuyla ve başarıyla parlayan yüzleri karşılarında görmek ve zorlu hayat karşısında motive olmak istiyorlar (ayrıca toplumun her kademesinde tekrar tekrar ortaya çıkan saadet piramitleri ve akademideki paylaşım network'leri arasında benzerlikler var). gerçekte, tanıdığımız insanların çoğu bu gülen yüzler arasında değiller. beyaz yakalıların çoğunluğu çalıştıkları işlerden ve yaşadıkları hayattan şu ya da bu sebeple şikayetçiler; facebook ne derse desin. okullar ve aileler samimiyetle çalışana mutluluk ve başarı vadetmişlerdi ama sadece düz hayat varmış.

olumlu yüzlere ise godoş demeyeceğim hayır. çünkü aslında daha ziyade karakterle ilgili bu. onu da kötü anlamda söylemiyorum. mevcut koşullara uygun (evrimsel tabirle zinde) kalmaları da tesadüfî biraz. toplumsal statülerinden değil ama esas olarak karakter yapıları sayesinde, diğerlerini pek de hoşnut etmeyen aynı hayat koşulları içinde bir şekilde verimli ve mutlu olmayı başaran istisnai bir mutlu azınlığı bize tekrar tekrar gösterip olumsuz düşünceleri ve eleştirelliği kötümserlik etiketi altında ezerek her gün içinden geçegeldiğimizi düpedüz bildiğimiz çirkin bir yaşamın koşullarına bizi razı etmeye çalışan bir düzene de debord'un tabiriyle "gösteri" demeyeceksek, schiller ve durumcular gibi biz de modern dünyanın koşulu olarak dayatılan "ayrım"ı en azından akademide mahkum etmeyeceksek, suçu olup bitenlerin tatsızlıklarında değil de motivasyon vermeyi iş edinmeyenlerde, her durumda kayıtsız desteklemeyenlerde, daha gerçek sebepleri yakalamaya çalışanlarda buluyorsak [burası sansürlü]. çünkü kayıtsız şartsız motivasyon da aslında o eski saadet network'üne ait bir tavır ve belki yeni akademi de benzer tavırlar kullanır kim bilir? biz hepimiz iyiyiz, sen de iyisin, sen başarılısın (çünkü bizdensin), ben biz hepimiz, özellikle de biraradayken ve büyüklerimiz bizi sevdiği sürece, yönetmeliklere uyduğumuz ve paylaşımdan pay aldığımız sürece biz bir iyiyiz ya :) birbirimizi hayatın zorlukları karşısında sürekli motive etmek zarurî ve ama kolay da. ve zaten eleştirecek bir şey de yok. bak mutlu ve başarılı kişilerin 12, 21, 35 alışkanlığını oku. ve neydi, aynı modeli takip eden.. partiler, gösteriş, başarı ile parlayan takım elbiseleri ve kol saatleri ve yüzler, neydi onun adı, titan mıydı?