20 Mart 2026 Cuma

Bir hayal, bir teselli

Aslında kamu yararına olduğu için değildi. Muhtemelen de kamu yararına olmaktan çok şunun bunun keyfi ya da karı içindi. Bilmiyor muyduk? Ama belki kamu yararına çalışabileceği fikri içindi. Fikir güzeldi. 

Aslında biliyorduk, birileri cool görünsün, gösteriş yapsın ya da varlığının tadını çıkarabilsin diye  sürdüğünü. Birileri kudretini sergilesin yahut kitleleri bir fikre ikna etsin yahut birarada tutsun yahut ortak olanın ihtişamında kıvandırsın falan filan diye olduğunu. Bilmiyor muyduk? Ama başka bir şeyler de olabileceği fikri, yahut toplumun da başka türlü olabileceği fikri güzeldi. Belki o toplumu inşa etsek artık güzel olmaktan çıkacaktı yahut meslek de yine bir tür toplum hizmetinin vasatlığına, ortalamanın yahut bölündükçe sıradanlaşanın bıkkınlığına çökecek, bir tür memuriyet olup gidecekti. Ama fikir güzeldi.

Fikirler güzeldi yani. İnsanlığın hep beraber aydınlanacağı fikri tüm tarihiyle beraber ilginçti ve bazen, hödüklüğün bizi bunalttığı anlarda tatlı ve komik bir hayaldi bile. Önce müdrikler dümeni alıyormuş ve hödükleri idare ediyormuş. Sonra onların yönlendirmesiyle dünya tersine dönüyormuş, idrak ahmaklığı aşıyormuş. Sorunlara ve ihtiyaçlara anlamlı ve ortak yanıtlar buluyormuşuz. Anlaşıp gidiyormuşuz ve tüm bu aynılıkta mutlu bile oluyormuşuz. Fikrin bir keyfi oluyordu, zaman zaman.

Aslında bu işi bir entelektüel enerji alanı kılan kuramın yahut felsefenin hala diri olması falan da değildi. Diri değillerdi. Felsefe 200 yıllık zombiliğinde mayışık, kuram aksiyonun peşinde işlevseldi çoktan. Kimsenin hiçbirşeye inandığı yoktu da bir zaman en kudretli zihinler saçma da olsalar, gerçeğe uymasalar da çok ilginç olan fikirleri alabildiğine derinleştirip uzun bir tartışmalar tarihi kurdukları için bunların tarihine dalmak, hatta onları kendi zihninde yeniden yaşamak, gerçekliklerine ve önemlerine bile bazen kaptırıp gitmek tatlıydı.

Çünkü "ya işte bu iş şudur şudur" kısmını herkes biliyordu da o işin öyle öyle olmasının hayatın da şöyle şöyle şöyle bildiğimiz gibi olması gibi bir yavanlığı vardı. Çünkü yaşamaya değer hayat neydi? Çünkü uğraşmaya değer meslek nasıldı? Eğer meslek uğraşmaya değer halde değilse, aç açıkta da olmayan ve muhtaç olmayanların durup da gündeliğin yavanlığına gönül indirmesini salık verip durmanın nasıl bir anlamı oluyordu? Salık vermekten bıkmayanların bu soruya cevap verdiği görülmüş müydü? "Kasmayın ya" diyorlardı. Bu iş şöyle şöyledir, budur, işte bu kadar. Bu biçimlerden, bu havalı tarz tavırlardan, oturup kalkmaktan ve durmadan birbirine gösteri ve gösteriş yapmaktan keyif alanlar var ve bu kadar işte diyorlardı. Biz biliyorduk söylemelerine gerek yoktu ki. Günün sonunda bazı işler yapılacaktı, bazı binalar inşa edilecekti. Bu binalarda birileri işler görecek yahut yaşayacaktı. Bunu mimar diye birinin yapmasının sebebi orada yaşayıp gitmenin ve işler görmenin daha havalı görünebilmesi içindi. Bunları biliyorduk. 

Ama biz başka bir şeyler yapanlardan haberdar olduğumuzdan beri bu alanda durmanın imkanına inanmak istemiştik. İşte bu inanma isteği, o diğer şeyin varlığına duyulan ihtiyaç her zaman kanaat önderlerini, umut tacirlerini, ilhamlı şahsiyetlerini öne çıkarıyordu. Bunlar sıradan insanlar da değildi. Bir mesajları ve bir inançları vardı. Bunların sayısı çok azdı. Bunlar bir yalana, bir hayale inanıyor ve inanmak isteyenleri peşlerine takabiliyorlardı. Bu hayale ihtiyacımız vardı çünkü elimizde başka birşey de yoktu. Bu hayali sunmayanlar ne yapmış oluyordu peki? Gelin şu anlamsız ve sıradan uğraşımıza gönül indirin, olup gidenin suyuna girin, herkes ve herşeyle akıp gidin, bunda da bir keyif bulursunuz, gerçeklikle hizalanın diyorlardı. Bunu da yapmak zor, burda da alçak dalga yüksek dalga var ve ama bu bir gerçeklik diyorlardı. Bir bakıma haklıydılar elbette onu zaten bilmiyor muyduk?

Başka şeyler de yazmak lazım. Sırf hayalle fazla yol alınamadığını, yolların inşa edilmesi gerektiğini, inşa etmenin insanı gerçeklikle pazarlığa soktuğunu, o pazarlığın insanı bir şeylerin meraklısı ve uzmanı kıldığını, tüm bunların bir hayal olmadan anlamlı olmadığını, zanaatimizin durmadan o ortak hayalleri yaratıp inancı körüklemekle işlediğini, okulda da her stüdyonun bir simya düzeneği olduğunu, ama büyük bir hayal ve büyük bir yalandansa daha minik minik ve geçici hayallerle, duruma has tılsımlarla idare edebileceğimizi, sahtekarlığın dozunu azaltabileceğimizi, boş ama büyük bir hayal ve bonnboş bir pışpışlamanın yaşamları o hayale sahip olmayanlardan pek de farklı olmayan hayali kırık kuşaklar yarattığını ama bunları anlatmanın, bunlar üzerine iletişim kurmanın imkansız olduğunu falan... Ama konjonktürü, olup bitenleri hesaba katmadan uzatmanın anlamı yok.

Olup bitenlerin iyi gittiği zamanlarda hayallere inanmak kolaylaşıyor. Herşeyin durmadan bir bozulma ve düşüş eğiliminde olduğu dönemlerde mağluplar birbirini suçlamaya meyyal oluyor. Şeytanı değil de onu yenememiş olanı suçlamayı seviyoruz her niyeyse. Ama yine de bazı şeyleri yazmak lazım.

Kahramanlar kadar onların karşısına konan sözde anti-kahramanlardan da hazetmez oldum. Onlar da yeni kahramanlar ve ilkinin tüm sıkıntılarını taşıyorlar korkarım. Her yandan mağdurlar, kahramanlar ve ticareti süren umutlar fışkırıyor. Bir akademik alan baştan ayağa sahteyse geriye de umut tacirliğinden başka teraziyi oynatacak bir ağırlık kalmıyor. İncelikler, beceriler.. onların etkisi düşük, anlayana çünkü, ilgilenene.

Ne diyordum? Fikri güzeldi diyordum. Fikir güzeldi. Entelektüel deyince, anlatılmak istenen dünyayı değiştirenler değil, dünyayı değiştirme fikrinin en tuhaf en ilginç yahut en etkili formlarıyla eğlenenler, fikirle eğlenenler değil miydi? Geriye fikir kaldı da demeyeceğim. Hep fikir vardı. İnsan dünya ve kendisi üzerine düşünmeye geçtiğinden beri şu sefil dünyamız ve tabiatımızla başbaşa kalmamak için sığındığımız o fikirler. Kendimize dair öykülerimiz. Kendimizi anlamlı ve bütünlüklü bir dünyanın açıklanabilir bir mevkisinde konumlandırmamızı sağlayan. Birbirimizle ilişkimizin yavanlıklarını görmezden gelmemizi sağlayan. Dünyanın sıradan akışının sıkıntısını, gündelik uğraşların boğuntusunu aşmayı vadeden, yahut bir anlığına salt duygu dünyamızda da olsa hakikaten aşmamızı sağlayan. Geriye felsefe yahut kuram yahut bilgelik kalmadı. Tüm bu projeler inandırıcılıklarını çoktan yitirdi. Bilmiyor muyduk? Ama idrakin hazzı duruyor. Fikrin inceliği duruyor. 

Fikir de her yerden fışkırıyor, en az boş umutlar kadar bol. İlerleyen yaşlarda gençliğinin boş umutlarına da dönebilirsin, fikirlerin kalabalık tarihine de. Fikir biçimle ilgili. Fikir mekanla, binayla, zanaatle, eğitimiyle, bir gün bir öğrencinin getirdiği işle, nafile bir deneyin bir köşesiyle, insanlar arasındaki bir teatinin dinamikleriyle, öylece dururken gözlemlediğin yahut bizzat terkip ettiğin ve tetiklediğin herşeyle, olup giden herşeyle, herşeyin üzerine ve içine eklenebilir. Fikri keşfettiğimizi sanabiliriz, ama aslında aynısının bir başka söylenişinden, baktığının bir başka görünüşünden ibaret de olabilir. Derinlikli bir teşhisle yahut pratik çıktıları olan yahut seni yeni denemeler yapmaya sevkeden somut bir işleyişle ilgili olabilir. Bir şeyler yakalamış olabileceğin gibi çoktan çıkmaz sokağa varmış kadim düşünce girişimleriyle de karşılaşıyor olabilirsin ki onlarla da gerçekten işleyen yahut bir gerçekliği olan fikirler kadar tutkuyla uğraşıldığını ve orada, o işlemeyen ve hayale varan fikirlerde ne yoğunluklar ve incelikler olduğunu farkedip sevinebilirsin.

Bazı fikirler yavandı ama bunlar üzerine düşünenler o fikirlere bir can katmayı beceriyordu. Sorguladığında aldığın cevaplar seni yavan üzerine harcanmış uzun bir tefekküre açıyordu. Fikrin kendisi kadar bakma ve anlatma biçimlerine de aralanıyordu kapılar. Bu teatinin kendisi bir keyifti işte, fikrin sonuçta doğrulanması değil. Bir kaç an, bir entelektüel etkileşim, bir ortam. Bir hayal. Bir teselli.