26 Nisan 2014 Cumartesi

bir de iç sıkıntısı soykırımı kabul etseydi

yeni parametreler, yeni testler, yeni kuram, yeni parametreler, yeni denemeler, düzeltmeler, biraz daha pratiğe dönük kuram, biraz daha denemeler. her zamanki gibi bir dip noktasından sonra yeni çalışma geliyor. makale yazılamıyordu çünkü çalışma istenen düzeye gelmemişti. içe sindiği zaman dört kolla sarılınan o projelerde içe sinmeyen bir yan kaldığında bir türlü insanın eli işe varmıyordu. yok eğer öyle ya da böyle bunun iyi bir proje ve üretilenin de önemli olduğuna inanmayı başarıyorsan, o zaman oturup yapıyorsun, faaliyet kendi kendine akıyor. kendini motive etmek için uğraşman da gerekmiyor. işbaşı yapamamanın ve üretememenin iç sıkıntısı sağdan çekilirken, paralel bir kronolojide iç sıkıntısından geride kalan boşluğu bir yığın ilginç ve sıkıcı kitap dolduruveriyordu.

5 Nisan 2014 Cumartesi

peh.

aylar ve aylar süren işbaşı denemelerimin ardından artık koyverdim ucunu. başka bişey de yapmıyorum. düz vakit öldürüyorum. böyle bir ruh haline girmeyeli 5-6 yıl olmuştur. yavaş yavaş doktoranın dışına çıkıyorumdur belki. girdiğim kapıdan.

1 Nisan 2014 Salı

basiret

akademi sabırlı akademiklerin basiretsizlikleri üzerine inşa edilegelen bir yer. göre göre öğrendik, ibret almaya çalışıyoruz ama mani olamıyoruz. akademik toplantılarda sıklıkla herkesin aklı tutuluverir. sonradan dönüp bakarsın, nasıl oldu da o anda hepimiz kör olduk ve bu önerinin onaylanmasını seyrettik? bazen de açık açık görürsün, açık açık görünür, daha da fazla şaşarsın, nasıl olup da bu sorunlu öneriyi onayladılar, en basit konularda bile anlaşamayıp uzun uzun tartışan bu akademikler nasıl böyle sıkıntılı hatta bazen düzünden hatalı bir öneriye onay verdiler? nasıl oluyor da akademiklerin basireti bağlanıveriyor? uyumluluk mudur bunun sebebi? açık fikirlilik midir? ahmaklık mıdır? 100 yıldır o kuruma gidip geldiği halde halen neyin nasıl işlediğini anlamamak mıdır? anlamazdan gelmek midir? yaptığı işin doğası ve sınırları hakkında hiç bir fikri olmamak mıdır? ve ne zaman önemli bir karar anı gelir akademiklerin basiretsizliği yeniden sahne alıverir. sonra da şikayet ederken duyulurlar, kim verdi o kararları, kim verdi o oyları, kim işleri o hale getirdi şaşarsınız. nasıl bu kadar etkisiz kaldıklarına, böyle etkisiz olduklarına kendilerini nasıl inandırdıklarına şaşarsınız. sanırsınız üniversite bir iki adet yöneticiden müteşekkildir. ama hayır değildir.

esasında cevabı biliyorum elbet, ne zaman bir otorite figüründen bir talep gelse, öyle ya da böyle o talep onaylanıyor. yanlış da görünse doğru da görünse.. orda akademiğin basireti ebediyen bağlı. ve akademiklerin otoriteye ne oranda kredi açtıklarını insan kendi gözüyle görmese inanmaz. otorite ise bu güvenin karşılığını çoğunlukla vermiyor. sürekli güvenen ve sürekli aldatılan bir saf karakter bu akademik. öte yandan, ne zaman akademikler hiyerarşide kendi seviyelerinden gelen önerileri tartışıyorlar, o tartışma bir türlü bitmiyor. kılı kırk yarmanın zamanı gelmiştir işte. şunu da ekleyeyim, kendi seviyelerinin altından gelen önerileri de hep geçiştirirler. algoritma basit: yukarıdan geliyorsa onayla, yatayda yaklaşıyorsa sonsuza kadar tartış, aşağıdan geliyorsa geçiştir.