28 Kasım 2015 Cumartesi

ikinci seviyeden strüktürel eşlenme

küçücük sevimli mini mini iyi haberlerin yanında devasa çirkin berbat haberler üzerimize yağıyor. her şeye rağmen üretmeye devam mı etmek gerekiyor? üretmeye devam etmek gerekiyor. üretmeye devam etmek mi gerekiyor? üretmeye devam etmemek mi gerekiyor? üretmeye devam etmemek gerekiyor. üretmeye devam etmemek gerekiyor mu? üretmeye devam etmek gerekiyor mu? üretmemeye devam etmek gerekiyor mu? üretmemeye devam etmek gerekiyor. üretmemeye devam etmek mi gerekiyor? üretmeye devam etmek mi gerekiyor? üretmeye devam etmek gerekiyor. üretmeye devam etmek gerekmiyor. cümleler otopoietik bir sistem içinde bir diğerini üretiyor. kendi kendine üretiyor. asla bir karar verilmemişti. karar yanılsamaydı.

27 Kasım 2015 Cuma

kepengi açtığın gibi kapatıyorsun

kepengi açıyorsun, içeri bir göz atıyorsun, yapılacaklar belli, ite kaka da olsa ilerlemekteydin, oturup çalışacaksın, her gün olduğu gibi tatlı tatlı, ya da oflaya puflaya, öyle ya da böyle, oturup çalışacaksın, öyle ya da böyle toparlayıp çalışacaksın. kendi iniş çıkışlarından sıyrılmışsın, çalışacaksın. sonuçta kendini tanıyorsun, iniş çıkışlarını yönetip verimli kalmayı biliyorsun.. kepengini tatlı tatlı açtın, kahveni koydun, ikinci kahveni koydun, yapılacak iş belli, hayır yapmak da geliyor içinden, yapılacak iş de keyifli, elin de alışık, iş de yeni değil, hiç bir olumsuz yan yok senden yana. ama bırakmıyor. memleket bırakmıyor, kurumlar bırakmıyor. nasıl olup ara sıra iş yapmayı başarıyoruz o şaşırtıcı aslında. bu böyle süreceğine göre hep beraber bedensel işlere dönmeyi düşünmeliyiz. beden işi dert gömer. kafa işi burlarda zor. yarım kapasite üretiyoruz.

23 Kasım 2015 Pazartesi

tamam değil

uzun zamandır gevelenmiş, evrilmiş, çevrilmiş ve ertelenmiş yeni bir araştırma ve üretme hattına girecektik ve girdik. burda. ama ayrıca sıkı çalışıp birikmiş işleri de listeden silecektim. dönmeden önce yani. uzun tuttuğum tatili de böylece telafi edecektim. esasında öyle de yaptım. sıkı çalışıp birikmiş işleri listeden bir bir siliyordum, siliyorum. işler... temiz bir bahar sayfasına dönülecekti. temiz dediğim, ara verilmiş olan işlere yeniden girişilecek şekilde temizlenmiş. işler...

sonra neyi düşünüyordum, bir yerel ve vernaküler modern var, ilginç beklenmedik mekansal buluşları oluyor, onu çizeyim diyorsun, yer döşemelerinin arasındaki 20 santimetrekare topraktan üst katlardaki çardaklara doğru ince ince ve kıvrılarak büyütülmüş sarmaşıklar çizeceksin, çizmek istemiyorsun, emek emek parçası olduğun ama ait olmadığın ne varsa çizmek istemeyişinde yeniden seni dürtüklüyor, çizmek istemiyorsun, elin resim çizmeye varıyor, diyagram değil. ilkinde kafa rahatlıyor, ikincisinde çalışıyor. ilki rekreasyon, ikincisi iş.

bu kültürün de bu ortamın da parçası olamıyorsun, ertelenmiş işlerin arasında artık asla el atamayacağını anlamaya başladığın ama niyeyse en çok da onları yapman gerektiğini sandığın ne varsa uzaktan bir bakıyorsun, listelerini tüketip onlara el atacaktın dönmeden, listeler tükenmiyor, varoluşsal bir aciliyeti olmayan konuların öncelikli hali sürüp gidiyor, mimarlık ve tasarımın bu biçimci ve zanaatkarane çölünde neden durduğunu anlamlandıramıyorsun. sen emek emek bunun parçası oldun da sen buna ait değilsin ki. için sıkılıyor. açıp bu kültürün bir kitabını okumak istemiyorsun. kuramına dalmak istemiyorsun. resim resim beğenemiyorsun. bir heyecan vermiyor. bir çöküyor. hayat da böyle geldi geçti işte diyorsun. hayatın önümüzdeki kısmı da harici şartlar yüzünden parlak görünmemekte. ülke de dünya da bir çavlanın girişine doğru hızlanmaktadır. bir gün gelip kendini çalışmaya bunları düşünmemek için verenlerden mi olacaktın sen de? içinden gelen aciliyeti takip ederek değil de.. şaşkınlık.

şimdi de doğrusunu bir yerli yerine koyup iç dökmeyi dengeleyelim: hepsinin bir ilginç yanı var, hepsi bir miktar çekip götürüyor, hiç bir işe boşu boşuna girişilmedi, bunlar ilginç konular, araştırmacının içi sıkılıyor, deadline'lar varlar, yaşıyorlar, ölmüyorlar, her zaman iyi iş çıkarmak gerekiyor, bu fena bir baskı, bunda da aslında pek kimsenin suçu yok, bünye öyle işliyor. öncelikler nelerdir, bunu söylemek aslında o kadar kolay değil. iç sıkıntısı geçicidir, insan kendini masanın başında işler vaziyette bulacaktır, orası muhakkak.

2 Kasım 2015 Pazartesi

bir ipucu vermiyor

bir kaç haftadır oturmuş "optimization-oriented (veyahut "performance-based") design", "automated surveying" ve "urban / building / façade / texture reconstruction", "semantic modeling" (ve tabii "computer vision") gibi konularda ardı arkası gelmeyen bir makale kümesini tüketmeye çalışıyorum. gah sağ yanımda, gah sol yanımda üzerinde onbin yıldır tarım yapılmakta olan ovalar uzanıyor. ovaların üzerinde de hep dumanlar...

bu yanmaktan bıkmayan ovalar üzerinde dilleri ve dinleri yavaş yavaş değişse de onbin yıldır birbirinin benzeri evleri üstüste yığarak höyük yükseltmekten ve belki de onbin yıldır çok da değişmeyen bir yaşam tarzını yeniden üretmekten bıkmayan insanlar, toprağı betonla, sessizliği tv uğultusu ile değişmek dışında, fazla da bir şeyi değiştirmek istiyor gibi değiller. bir beton olsa iş çözülüyor. kültürlerini, inanışlarını, yaşam tarzlarını belli ki seviyorlar.. kendi hayatlarına ama pek değer verdikleri yok. bir ailedeki on adet geleceksiz çocuktan biri olarak büyümek... değersizliğin tanımı.

al haseke tarafından yükselen duman kolonlarını izliyorum. belli ki çok yoğun duman çıkıyor, tarlaların hasat sonrasında yakılması gibi değil. bu insanlar işgal, baskı, yerinden edilme ve katliamları bitmeyen bu tarihi hakediyorlar mı? bu bitmeyen düzlükler, üzerlerinde yüzen umut dolu bulutlar.. her gün 3-5 kare fotoğraf çekmeden edemiyorum. bazen sisli oluyor onu çekiyorum. bazen sisin içinde bir şey görünür gibi oluyor, bazen manzara açılıyor, bazen güneş alçalıyor ve yükseltiler görünmeye başlıyor ve bazen çok uzakta tek başına duran bir dağ ortaya çıkıyor.

ve tabii bu ülke ve hatta bu dünya insana iyi bir şeyler yapmakla ilgili ilham veriyor mu? bütün bu makale yığınına dalmaktan muradımın iyi bir şeyler yapmaya çalışmak olduğunu varsayarak soruyorum. yoksa niye canımı dişime takayım ki? kişisel heyecanlar, merak şu bu bir kenarda duruyor. ama galiba o tek başına yeterli değil. büyük bir anlamsızlık denizinin içinde küçük anlamlı kara parçaları oluşursa en azından bata çıka hayatımızı sürdürebiliyoruz. komşusuyla akşam kardeş yatıp sabaha işler değiştiğinde onu hevesle gırtlaklayabileceğini bildiğimiz, gerçek görüşlerimizi ve inanışlarımızı samimiyetle anlatsak bizi bir kaşık suda boğmak isteyeceğini bildiğimiz kaba saba bir güruhla aynı ülkede yaşadığımızı zaten biliyorduk da, en azından iyiye gittiğimize, gideceğimize, kendi işimizi iyi yaparsak bunda bir payımız olabileceğine de inanmıştık galiba. kuşak olarak büyük bir geri çekilme mi yaşayacağız kabuklarımıza doğru? bilmiyorduk herhalde.