31 Aralık 2014 Çarşamba

kuzey kore liderinin icat ettiği çalışma masası

yeni yılda tek dileğim elektiriklerin 3-5 gün kesilmemesi. çünkü makinada pareto-racing'ler dönüyor. acıklı evet. ama crossover-mutasyon sayısı kombinasyonları bulunmalı. ben bulmazsam kim bulacak? IEA çalışması bitmemiş. hatta şöyle bir baktım da, aslında denemeleri bitirmiş olmaktan ziyade hangi deneme setlerini işlemem gerektiğini anlamış haldeyim. bunu anlamak için uzunca bir ara verip kafamı bir dağıtmam--ki zaten kendi kendine dağıldı, zor topladım--ve sonra metni yazmak için grafikleri derlemeye dönmem gerekti. bu araştırma denen şey gerçekten meşakkatli. doğru düzgün ve telaşsız yürütmek gerekiyor... özen ve sabır...

edit: kesildi. ama eski yılda kesildi. neyse, aslında sorun değil, bu tip projelerde "kaldığın yerden devam et" seçeneği kodluyorum. bir kayıp olmuyor. hava insana sen şimdi olsa olsa çalışırsın diyor. yapman gereken işler varsa kış hayatı tutarlı bir kurgu... iş de var tabii... ama belki de yapmam gerekmiyor. işler de öyle diyor. kış, hadi otur çalış diyor. iş, yok beni şimdi yapman lazım değil ki diyor. asla çalışma diyor. bence de eski yılın son günü tatil. kafamı düzlemeyi ve mümkünse sıfırlamayı tercih edeceğim.

27 Aralık 2014 Cumartesi

işimiz


geçen dönemi geride bırakırken, diyeceğim o ki, bu dönem, biz, ne yaptığımızı biliyorduk.. yani "ne sonuç alacağımızı biliyorduk" kısmı daha geride olan, "neye varmaya çalıştığımızı ve oraya nasıl varacağımızı biliyorduk" kısmı önde duran iki parçalı bir bilmek tabii bu..

1. tasarımcı tavrı hattı: mimarlığı tek kelimeyle kavramsal, çok kelimeyle zengin, çok katmanlı, çok yönlü, derinlikli ve çerçevesi her iş için tasarımcı tarafından yeniden kurulmak durumunda olan bir faaliyet olarak ele almak... her işin, belki kısmi denemelerle de başlasa, nihayetinde problemin tüm önemli katmanlarıyla entegre biçimde yüzleşmeyi sağlayacak bütüncül bir öneriyle sonlanması.. bağlamsallığın ve problemi kurma yükünün ve müzakerenin işin özsel bileşenleri olduğunu ağır bir yük de olsa en başlardan tasarımcının bünyesine yedirmeye başlamak...

2. hassasiyet / derinlik / kavrayış hattı: gerekli hassasiyeti ve bakış derinliğini yakalama yolunda bir başlangıç için a) mimarlığı (tekil bina ölçeğinde gezmeye değer binalar gezmek ve çalışmak), ama onun yanında b) kenti, kasabayı, doğal alanları, insanların ve insandışı canlıların yaşantısını, bunların sistemik bütünlüğünü.. özetle, mimarlığın 'çevre'sine dair herşeyi anlama ve anlatma çalışmaları okumalar ve gezmeler boyunca döneme yayıldı.. bina gezdik ve kentsel bağlamda iş ürettik.. bir cümlede, tekil yapıların içinde yer aldığı bağlamların hem fiziksel hem yaşamsal hem sistemik yönlerini birarada anlayıp müzakere etme alışkanlığını yerleştirmek... c) bunlara ek olarak mimarlık ve tasarım kültürüne bir takım sondajlar, girişler..

3. anlatım teknikleri hattı: bunu hem yanda akan ek bir hat olarak hem de doğrudan işlerin içinde çalıştık.. bir teknik anlatım çalışıyorsak o yürüttüğümüz bir ana işin içinde daha zengin bir anlatımın altlığı oluyordu.. yaşamı olmayan çizim işi anlatmak için yeterli olmuyordu mesela.. ya da hareketi, ölçeği, yaşamı ya da bedensel programı bütünlüğünde anlamak üzere bir çizime süperpoze edilmeden fotoğraflardan insan konturu çizmek bir teslim/sunum malzemesi haline gelmiyordu.. ya da bir aksonometrik, üzerine problemin bileşenleri kolajlanmadan derdimizi anlatır hale gelmiyordu.. tümüyle el çizimiyle devam ettik, çünkü önce ifadeyi yaptığın anda görerek, kağıda koyduğun çizginin, yapıştırdığın kağıdın, eklediğin rengin etkisini birebir görerek başlayıp hakimiyet kazanmak ve her şeyden önce meselenin, kalemini eline alıp, ya da hangi aracı kullanıyorsan onu alıp, kurduğun probleme ve onunla etkileşim içinde gelişen ürüne dair anlatılacak herşeyi anlatmak, görmek, kaydetmek ve geliştirmek olduğunu kavramak...

4. tuhaf biçimde, geleneksel olarak temel tasarıma atfedilen veya temel tasarım dersinden akan yaklaşım ve araçları da, ama kendi yaklaşımımız içinde, araçsallaştırmayı başardık.. düzenlerde, örüntü yorumlarında, şehir gözlemcisinin kolajlarında, gezi charette'inin farklar maketinde vd. her işte biçim, düzen ve anlatım araçlarını ana işin mekan üretim ve ifade faaliyetine katkı yapmak üzere bol bol denemeler yaparak çalıştık.. basit ortogonal düzen dediğimizde bu bir kottan başlayıp bir kota çıkan ve bir kotta alanı terkeden bir dolaşımı hem kenarındaki/dışındaki hem içindeki ve üstündeki mekanları aynı anda tarifleyen ölçekli bir çalışma olmak durumundaydı ve düzenin ne olduğunu yorumlamak öğrencinin işiydi.. eksiltilmiş de olsa kapsamlı ve yoruma tam olarak açık bir mimarlık problemi yani.. bir temel tasarım egzersizi değil.. ama bu denemeler de karşımıza alacağımız tam teşekküllü mimarlık probleminin anlaşılması için ancak kısmi faydası olan denemelerdi.. bu tip denemelerden bir serisini ve tekrar tekrar ve geliştirip tartışarak yürütme sebebimiz, mesela gerçek bir kentsel bağlamdaki bir geçiş ve deneyim mekanını tasarlamaya hazırlanmak oluyordu ki bu, bağlamı, kavramsal kurguyu ve oluşan mekanı önermeyi, geliştirmeyi, üretmeyi ve ifade etmeyi gerektiren zorlu bir işti.. mimarlık o zor işti ve onu karşımıza alabilmek için araştırmamızı stratejik bir bakışla kurgulamamız ve eksikleri tamamlamamızı sağlayacak araştırma araçlarını da geliştirmemiz gerekiyordu..

5. o yüzden, tüm işlerimiz karmaşık biçimde yapılandırılmıştı.. hele de açık uçlu başlanırsa, yani adım adım ne yapılacağı ve nereye varılacağı en baştan bilinmiyorsa bu tip işlere doyum olmuyor.. öğrenci açısından da bir işin başından sonuna, gidişatı takip eden bir stratejik bakış üzerinden ve bazen anlık müdahaleler kullanılarak kurgulanan ucu açık bir araştırma olduğu hissini yerleştirme potansiyeli var böyle işlerin.. yani mesele sürpriz 'twist'lerde, ya da sürpriz hissinin kendisinde değil de, işlerin eklemlenmesinin işin gelişimi ve zorluklarıyla stratejik bağlantılarında gibi geliyor bana.. o işin karmaşık derinlerine doğru düşünmeye giden kapıyı açıyor.. bir iş bir noktada bir amaçla başlıyor ve süreçte eksikleri tamamlıyorsun, gerekli becerileri ve biçimsel araçları bir bir yerine koymaya çalışıyorsun, bir yerinde problemi bütününde cepheden karşına alıp bütüncül öneriler getirmeye çalışıyorsun, öğrendiklerini vereceğin cevabın aracı haline getirmeye ve işin tüm yönlerini böyle adım adım işin içine katıp araştırma sürecini yapılandırmaya çalışıyorsun.. öyle işlerin öğretici yönü çok fazla, işi sadeleştirmiyorsun aksine olması gerektiği biçimde bütüncül halde ele almaya çalışıyorsun, orda yeralması gereken her şeyi işin içine katmaya çalışmak gerektiği hissini yerleştirmeye çalışıyorsun.. "orası da ihmal ediliversin, bunu da düşünme, sen daha küçüksün" demiyorsun da, tam tersi, "sen bunu derinliği içinde çalışmaya başla ve ileride daha da iyi başaracaksın" demeye çalışıyorsun.. ve bu iyi işliyor. ürünler mükemmel olmayabilir, zaten iş zenginleştikçe öğrenciler grafikteki dar bir başarı alanına yığılmayı kesiyor ve daha geniş bir aralığa dağılıyorlar.. böyle işler en becerikli, hazır ve üretken öğrencileri bile zorluyor ki bu iyi bir şey, zorlanmadan gelişme olmuyor. herkes günbegün gelişiyor. hele onu görmek hakikaten çok değerli.. günbegün nasıl geliştiklerini izliyorsun.. öğrenci de yapılan işe inanıyor, çünkü karşısına aldığı durumun saygıdeğer, zengin ve zor bir iş olduğunu ama çalışınca da bir şekilde üstesinden geldiğini görüyor..

galiba 4 yıl önce ortanca'da da asıl iyi ve ayırıcı olan böyle bir şeylerdi.. oradaki tüm işler bu türdendi...

26 Aralık 2014 Cuma

vefat

metin hoca çok kendine has, herkeste saygı uyandıran ve herkese kendini sevdiren de bir adamdı.. minik huysuzlukları da, enerjisi de, titizliği de, kuralcılığı da ona yakışırdı. derslerine zihinsel mesaisinin tümünü verir, kendisi neyle dertleniyorsa öğrencinin önüne o problemi ve o düzeyde getirirdi; onun çalıştığı alanda akademinin ufku neyse sizi orayla karşı karşıya getirdiğini bilirdiniz. bu bana hep etkileyici geldi... yanında oraya buraya az gitmedim, çalışmak için yani.. iyi bişeyler vardı onlarla çalışmakta.. severdik.

25 Aralık 2014 Perşembe

tolstoy mu nagarjuna mı

tolstoy'un itirafları akademinin anlamını önce kaybediyor, sonra arıyor tarıyor ve anlamsızlığın profesörler dünyasının bir özelliği olduğuna karar veriyor, öyle ki sıradan öğretim görevlilerinin hayatında o anlam mevcut. fakat uzaklaşmayı tamamlamak için nagarjuna'dan içiboşluk ve olumsallığa dair metinler okumak da gerekebilir. (yetmeyebilir..) evet budistlerin bir bildiği var, araşgörlükten bir kadroya doğmakla başlayan, bir noktada özel üni.'de prof.luktan emekli ölünmesi yoluyla kadroyu boşaltıp başa dönen akademik samsara fena. neyseki nagarjuna bizi rahatlatıyor: akademik, kadroyu ne alabilir ne kaybedebilir, zaten de yok. ve ama nirvana da ne var ne var değil diyor nagarjuna. bahsedilen nirvanaya erişmek için kırk yıl derslerde, araştırmalarda, projelerde, jürilerde, komitelerde, komisyonlarda, konferanslarda, seminerlerde, atölyelerde çile çekip yine de ne var ne var değilin ferahlığına erişemeyebilirsiniz. cahil akademik diyor ki, bugün kovayla dökülüyorsa yarın kovada yok. işte bu büyülü ve yanıltıcı görünüşten kurtulamazsanız.. vara da yoka da takılmaktan geçemezseniz.. o döngüden çıkamazsınız şüphesiz.

23 Aralık 2014 Salı

geçen yıl

bu bloga en az yazdığım yıl bu olmuş gibi görünüyor. ama bu doğru değil. aslında yazıyordum ve yayınlamıyordum. şimdi bunların bi kısmını sondan başa buraya koyuyorum. çoğunu niye yayınlamamış olduğumu da anlamadım.. belki çok emin olmadığımdan.. ama buna rağmen tartışır sorgular gibi değil de bilir gibi yazma arzusu baskın gelmiş olduğundan.. belki sıkıntılı olduklarından.. belki edebi bir keyifleri olmadığından.. belki çok kişisel olduklarından.. bilemiyorum.. eskiden öyle de olsa yayınlardım.. ve evet bu parçaların bazıları kısmen başka paketlerde vardı çünkü yazıp yazıp yayınlamıyordum ve aynısını yeniden yazıp yayınlayabilir olmaya çalışıyordum, yayınlayamıyordum. aynı metnin varyasyonları birikiyordu. galiba içim sıkılmış. bu yıl biraz böyle geçti.. tabii bunların yanında çok doğru olduğuna inandığım ama yayınlayamayacağım uzuncana paketler de biriktirmişim. onlar gizlide duruyor. bazı şeyleri adıyla anınca içerik mahkemelik bir noktaya gidiyor. neyse, aşağıda yılın başından sonuna listeledim.. bu şekilde tek entry'de biraz uzun oldu ve insanın içini de sık sık kabartan bir yıldı işte, idare edin.


18. çirkin: akademi.. herhalde dünyadaki diğer çalışma ortamlarından daha çirkin değil. herhalde değildir... ama çirkin bi yer. kendi üslubu içinde.

17. aman kadrolara zeval gelmesin: ama o kadro denen şey yok mu ya o kadro? kadro lafını duyunca akademik bir titriyor, kendinden geçiyor. eritiyor kadro, yakıyor, çözüyor. akademide kadro öyle irrasyonel bir tutku ki insan kendi kendine herhalde bu böyle değil demeye başlıyor.

bir üst kadroya, bir üst titre geçmek gibi kıytırık bir başarı ortaya serilen tutku yoğunluğunu açıklamaya yetmiyor. bana sorarsanız mesele başka. mesele bahane ihtiyacı. korkaklığın, nemelazımcılığın, düz ve düşünmesiz achiever'lığın bahaneye ihtiyacı var. ayakları üzerine dikilememenin, sırtını doğrultamamanın bahaneye ihtiyacı var. ........ın, sinisizmin, düşmenin bahaneye ihtiyacı var.

16. yıldız sistemi ve diğerleri: ardı ardına archiprix ve mimed ödülleri tecrübe ettik. okulcak göğsümüzü iyicene şişiren ödüller aldık. yani öğrenciler aldı. biz de gururlandık. okulda günbegün üretip sürdürdüğümüz ve durmadan sorgulayıp yenilediğimiz öğrenme ve üretme kültürümüzün yerinde saymadığını, biteviye ilerlediğini, niteliğini ve üretkenliğini yükselttiğini yeniden gördük. bu noktaya kadar yükselişteydik. ha bunu sürdürebilecek miyiz? o pek belli değil. bir süreliğine düşüşe geçeceğimizi bir takım somut sebeplerle öngörebiliyoruz.

mimed ödül töreni geçen yılkinden de sönük ve heyecansızdı. şöyle bir baktığım sergideki proje kalitesi de sanki daha bir düşmüştü. katılım sayısı da azalmıştı sanıyorum. sergi geçen yıllardaki gibi dolup taşmıyordu. peki türkiye mimarlık ortamı olarak, mimarlık okullarının sayısı bir rivayete göre 88'e erişmişken (tam sayıyı takip edebilen görmedim, öyle bir iştahla yenileri açılıyor ki) genel olarak öğrencilerin hevesi ya da ürün kalitesi aşağı mı inmekteydi? diğer öğrenci yarışmalarına bakıldığında böyle bir şey söylemek de pek mümkün değildi. peki mimed, bir zaman en prestijli yarışma iken şimdi neden böyle baygın cereyan ediyordu? durduğumuz yerden bir takım sebepler önerelim:

1. şarapsızlık

2. itü'lülerin çok katılması ve çok kazanması

3. yıldız sistemi

aslında, muhtemelen, sorun daha karmaşık ve çok katmanlı ama işte ben bu hususlarla ilgili yazmak istiyordum, bahane oldu. teker teker--ve kısaca--izah etmeye çalışayım:

efenim, üniversitenin dersini alıp ezber etmeye yarayan bir bina olduğu düşüncesine bir şekilde inanabilenler bir kokteylin, bir tanecik kokteylin, bir grup insanı, zorlu bir çalışma sürecinin arasında, sonunda, ya da başında nasıl biraraya getirdiğini ve nasıl olup da bu kişilerin arasında kıvamlı ve keyifli muhabbetler ortaya çıkmasını sağladığını asla anlayamazlar. çünkü bunlar aile dışındaki tek sosyalleşme ortamı bir grup adamın güç cambazlığı ve hiyerarşi kapışması olmuş olanlarla aynı kişilerdir. tamam, varsın olsunlar, kendileri içmesinler ve otursunlar çaylarını içsinler sohbetlerini etsinler. bizi ise bize bıraksınlar. herkesi kendine bıraksınlar. ha yok, herkes benim dediğim gibi yaşayacak mı diyor? onun adı yobazlıktır.

ikinci hususa gelince. bu konuda yapacak bişey yok pek. neden itü'lüler çok üretiyor, iyi üretiyor ve yarışmalara çok katılıyor diye her okulun mensupları kendi kendilerine sorabilirler. derdediyorlarsa yani. biz herhalde bu trendi ancak sürdürmek isteriz. yapabilsek..

yıldız sistemine gelince. bir iki öğrencinin diğerleri arasından yıldız gibi açığa çıkması eğitim açısından ikircikli bir olgu olabilir... olabilir... kafamı kurcalıyor bu.. ve aslında bunun gözüme ilk çarptığı yer eğitim ortamı değildi... yani ilk olarak öğrenciler arasında değil de... çünkü yıldız sistemi pek çok alanda bulunabilir...

konu ikircikli ve çözümlemesi zor, çünkü, durup düşündüğünüzde, daha iyi öğrencilerin ortamda bulunması iyidir, zira diğer öğrencilerin eşiğini de yukarı çekeceklerini düşünürüz. ama bu hevesli ve üretken öğrencilerin, bu seviyesi yüksek öğrencilerin bir ikisi öğrenci-yıldız mertebesine ulaştıklarında diğer öğrencilerin üzerinden iyi olma yükümlülüğünü kaldırıverirler. o andan sonra iyi olmak yıldıza hastır. insanı geliştiren ise, daha ziyade, kendi seviyesinde olduğunu düşündüğü bir akranının ondan hissedilir düzeyde daha iyi iş çıkardığını görmesi olabilir. ama akranlarımdan biri bambaşka bir seviyedeyse, ben bu seviyeye erişemeyeceğimi kabul etmişsem, artık vasatlığımı da kabul etmişimdir. vasatlar arasında bir anlaşma yapılır. ondan sonra rahat ederiz. iyi işleri yıldızlar çıkartır. onların görevi olur bu. kalanlar da herkes gibidir işte.

neyse, belki bu konuda da yapacak bişey yok. sonuçta çocuklar bileklerinin hakkıyla, üretmenin ve gelişmenin aşkıyla öne çıkıyor.. tabii ki iyi öğrencileri sevelim sayalım, sonuçta iyi öğrenci hocalığın mükafatı değil midir? ama işte.. bu işte beni ikna etmeyen bir yan var.. bu işte bir bişey var.. bu böyle olmayabilir.. iyi öğrencilik denen grubun daha kalabalık olduğu ve içlerinden hiç birinin diğerlerinden belirgin biçimde kopup yıldızlaşmadığı dönemler/kuşaklar var. o dönemlerin ortalama seviyesi yıldızlı dönemlerden daha iyi oluyor... yanılıyor muyum acaba tümüyle?

15. bir zamanlar stüdyodan çıktıktan sonra kendime gelmem uzun saatler hatta günler sürebiliyordu. ruhzihin dengemi ve sonuna kadar harcadığım düşüncemi yeniden kazanmam zaman alıyordu. zamanla, stüdyoda daha bir akıcı yaşamaya başladıktan sonra, kendimi meydan okumaları değişmiş bir okulda buldum. daha iyi bir ifadeyle, insanı her zaman zorlayan bir şeyler oluyordu, bunların yenileri geliyor ama eskileri gitmiyordu. eskileri hayattan gitmiyordu da daha ziyade akıp gidiyordu. vefakat birine alışıldı mı başkası çıkıyor ve okulda durmadan ilerlemek, her birine alışmak ve akıcılaşmak, sabırla katlanmak, uğraşmak ve ilerlemek gerekiyordu. ve yukarıda "bunlar" diye işaret ettiklerim o kadar çeşitli şeylerdi ki... akademik verimliliği mümkün kılan o abuk sabuk becerilerin listesi sonsuza kadar uzuyordu.

14. tatil: işbaşını ertelemekte sıkıntı yoktur. zira devam ettirilmesi, başlanması, takip edilmesi gereken başka pek çok kalem iş mevcuttur. zaten işbaşı hep burlardadır. okunan kitaplarda, alınan notlarda, zihinden geçirilen düşüncelerde... hayat-iş devamlıdır doğru. tatil ise şeytani bir buluştur. insana tahammül gücü verir. sanki gerçekten tazelenmişsindir. öyle gelir. doğrusu bu ya, bu doğru değil. aynı yerde aynı işi yapmaya devam edeceksen tazelenmek değil eskimek söz konusu. ama olsun, tatil eskimeyi erteliyor, uzatıyor.

13. akademi yumağı: peyki bu akademinin kolay çözümü var mı? var. akademiyi suya dağınık bir yumak gibi atmak ve kendini organize etmesine fırsat sağlamak. farklı hoca, araştırmacı ve öğrenci tiplerini ortak bir havuza bırakmak ve bunlara dayatılacak şablonları kademeli oluşturmak. şablonun zorunlu kısmını asgari bir düzeye indirmenin ötesinde şablonların kurumların kendi işleyiş ve geleneklerinde kademeli olarak oluşturulup dönüştürülmesinin önünü açmak. her sorumluluk-yetki kademesinin farklı talepleri olabilmesini sağlamak. başka deyişle, sorumluluk ve yetkileri daha dengeli dağıtmak, herkesin--yönetici, akademik, öğrenci ve çalışan--isterlerse sorumlu ve isterlerse yetkili olabilmelerinin, yani, tam katılımın önünü açmak. oluşturulacak düzenlerin daha esnek olmasını, merkezden değil de, daha bir kurum içi katılım üzerinden düzenlenebilir olmasını sağlamak, kurumlara has varyasyonları mümkün kılmak. ha ondan sonrası karışık.

akademinin çözümü, ilk bakışta beliren ek ve kat yerlerine uyan akademiler biçmek ve dikmek değil (misal araştırmacılar sadece araştırma yapsın, eğitimciler sadece eğitim versin gibi çocuksu çözümler geçerli değil). çünkü akademi öyle basit değil. ek ve kat yerlerini ısrarla ihlal edegelen bir takım bağlantılar üzerinden organize olan çok katmanlı sistemler sözkonusu.


11. bari dedim, bu komisyon işini kendim için bir keyfe çevireyim, oturdum kod başına, bir program yazdım, hani belki herkese işi dağıtsak ve eski usul el emeği yöntemiyle çözsek de olurdu, en azından ben daha az mesai sarfetmiş olurdum sonuçta tek bir kez işleyecek bir program ama bana da iyi pratik oluyor bunlar, pek çok işte kullanabileceğin bir seri tekniği arka arkaya ekleyen bir işakışı var ve kodlamak aslında keyifliydi ve dün bıraktığımda program yağ gibi işliyordu. düğmesine basıp işi bitirecektim yani. ve bu akşam düğmesine basmamla hayatımın erörlerle yeniden kararması bir oldu. bu nasıl oluyor anlamak mümkün değil, en az 100 kere çalıştırdığım bir program nasıl oluyor da 101. sefer beni bir erörler atlasına gömüyor? hume efendiyi anmadan edemiyoruz (bkz. meşhur tümevarım eleştirisi). ve orasını al linux'ta yürüt, burasını al windows'ta yürüt, şunu şöyle yap bunu böyle yap derken bir şekilde meseleyi çözdüm ama o da bir 6-7 saat sürdü..

10. ve bir gün çalışma arka kapıdan geri gelir. bahar falan dinlemez. (bari sıradaki projeme başlayayım dedikten sonra tüm motivasyonum sel oldu aktı.)

9. bwo revisited: bu blogu ilk yazmaya başladığım zamanlarda da bugünküne benzer bazı akademik, kurumsal ve idari dertlerimiz vardı ve o zaman yazdıklarıma bir göz atınca aynı yerlerde apalamakta olduğumuzu gördüm. fazla ilerlememiştik. doğru, arada büyük farklar da var.. ton farkları.. o zaman yazdıklarımın tonunu tartıp o zamanki coşku ve adanmışlığımı şöyle bir hatırlayınca, şimdiki halimi onun yanına koyunca, oldukça dokunaklı bir kontrast ortaya çıkıyor. o zaman da şu ortamdan bir kurtulsam diyesiymişim, hatta demişim. ama her şey tükenmemişti. inisiyatif alabilen güçlü bir insandan tükenmiş, elini kaldırmaya mecali kalmamış bir akademik-hortlak adayı olmaya geçiş. yaklaşık 5 ay önce bir bwo durumu çağırmıştım. bu gerekliydi. katlanması kolay olmamakla beraber varsayılan düzenlerin dağılması gerekliydi. baksanız yaşam kaynağından aynı şekilde çağlıyor bir fark yok. ama üzerine konuşunca her şey tek düzleme yassılmış.. keşke şu doktora bitseydi. önümde yapabileceklerimle ilgili bir aralık olsaydı. böyle durup beklemek zorunda olmasaydım.

8a. abd vs. çg ve kurumsal reform/dönüşüm: ipe un serdiğinizde unun çok az bir kısmı ipin üstünde kalıyor. havanda su dövseniz suyun yoğunluğu ya da kıvamı değişmiyor. bazı saçma kurumcukları doluya koysanız almıyor, boşa koysanız dolmuyor.

akademinin 3 temel bileşeni var, (1) idare, (2) lisans eğitimi ve (3) lisansüstü+araştırma. bu temel ayrımları dikkate almadan kurumsal dönüşüm yapamazsınız.

8a.i. kurumsal dönüşümün başka gerekleri de var, başta iletişim, şeffaflık ve katılım (ayrıca kurumsal dönüşüm bir uzmanlık alanı, insanlar bundan para kazanıyor. çünkü zor ve karmaşık iş).. bir kurumu oluşturan her kurumcuğun son derece karmaşık işleyişleri entegre biçimde çözmekte olduğunu hesaba katmazsanız, o kurumcukları kaldırmadan önce yerlerine ne koyacağınızı iyicene düşünüp, önerileri şeffaf bir tartışma ortamı içinde geliştirmezseniz size vizyoner denmez. o kurumcukların kaldırılması bir zaruretti, geç bile kalınmıştı ama sorunlar doğru tespit edilmez, her nasılsa kurumun işleyişi onca yıl doğru anlaşılmaz ve hiç bir çözüm önerisi olmadan apar topar işleyen kurumcuklar ortadan kaldırılırsa da yine o kurumdan cacık olmaz.

8a.ii. ama bunları hesaba kattığınızda çözüm açık: (1) personelden başlayarak her kademeye açık katılımcı idari işleyiş, (2) kurumdaki tüm eğitimcileri yönlendirme yetkisine sahip genişçe bir lisans eğitimi meclisi (ancak bu meclis idari yetkisini orta vade için geliştirdiği vizyon ve eğitim/ders planını öğrenci ve akademisyenleri kapsayan katılımcı bir süreç içinde onaylatarak elde edecek), (3) akademisyenlerin olabildiğince dinamik biçimde oluşturup dönüştürdüğü lisansüstü eğitim programları ve istenirse çalışma grupları... bunlardan birincisinin çok da dinamik olması gerekmez ve işleyişe dair haklar ve yükümlülükler resmileştirildikten sonra bürokratik bir işleyiştir eninde sonunda.. talep ve şikayetlere göre periyodik olarak güncellenir.. ikincisi 3-5 yıllık periyotlarda revize edilebilir. üçüncüsü son derece dinamiktir ve fırsat eşitliği sağlayan açık bir ortam sunması gerekir ama katılımcı olması beklenmez.

8a.iii. bakınız ben bu grubun kerameti kendinden menkul önderi olarak ardışık toplantılar boyunca ipe un sereceğim, bakınız biz bu grubun öğeleri olarak değerli toplantılar boyunca havanda su döveceğiz. en sonunda, bu çok efor sarfedilen ama hiç iş yapılmayan toplantıların sonunda, başladığımız yere dönmeyi başaracağız. doğru, eski bazı yapıların zamanı dolmuştu. ama bu bazı konuların daha katılımcı bir yolda, bazı konuların da bölüm çapında yürütülmesi gereğinden kaynaklanmıştı. doğru, bazı yeni yapılar düzünden saçma, doluya koysan almıyor, boşa koysan dolmuyor, akademinin idare, lisans eğitimi ve lisansüstü+araştırma üçlüsünün hiç bir yanına tam oturmuyor. çaresizce o yetersiz ve anlamsız kurumcuklardan katılımcı idari işleyiş, eğitim politikası/vizyonu ve işlerin gündelik yürütülmesine dair bir çıkar yol inşa etmeye çalışırken kerli ferli insanlar o eski kurumcuğa nasıl dönerizi toplantılar boyunca sayıklayıp duruyorlar. dönemezsiniz, kendiniz kovdunuz o kurumcuğu. bu yeni kurumcuklardan da hiç bir üç nokta çıkaramazsınız çünkü yan-lış. ama zaten, en baştan amaçlarınız doğru formule edilmedi. ve uyutulmayı seviyorsunuz.

8b. abd vs. çg ve kurumsal reform/dönüşüm: bazı kurumsal yapılar o kadar işlevsel ki. aynı anda pek çok meseleyi entegre biçimde çözmeye yarıyorlar. (1) idari, (2) lisans eğitimine dair, (3) araştırma ve lisansüstü eğitimine dair.. ve aynı anda bu yapılar katılım ve kurumsal entegrasyon konularını da iyi kötü karşılıyor, hatta insani işlerin de yürütülmesini sağlıyorlar. tamam. böyle bir yapıyı kaldırdığınız zaman tüm bu işlevlerin nasıl karşılanacağını önce bir tarif etmeniz lazım. yerine ne gelecek yani? yerine yine apar topar ve iyicene tariflenmeden bir şeyler konmaya çalışılıyor. ve ne kuruma uyuyor, ne genelinde üniversiteye uyuyor... bir icat. ve işlemiyor. hiç bir meseleyi çözmeyi sağlamıyor. yanlış. yan-lış. kurumsal dönüşüm böyle olur mu arkadaş diye de bir sormak lazım. bu kadar karmaşık ve çok katmanlı bir işleyiş böyle dönüştürülür mü? sorunlar yok muydu? vardı evet. çözüldü mü? hayır daha kötü oldu herşey ve tam bir çözümsüzlüğe geldik, eldekinden de olduk.

7. saçma: doğru evet, orda bulunduğun sürece etrafında olup bitenlerin iyileştirilmesi üzerine düşünmek hem kaçınılmaz hem de aslında ... ve ama enerjini bu tip konulara harcadığında, zihnini bu tip meselelere odakladığında, sınırlı kaynakları harcamış oluyorsun. hep bir stratejik kafa yorma bir kenarda gidiyor. bu kaynaklar doğu harcanmış oldu mu? halen öyle mi? olacak mı? uğraşabileceğin pek çok şey var ve sen ama kaçınılmaz olarak diyelim ki çalıştığın kurumla dertleniyorsun. böyle bakınca da bunun saçma bir yanı var. stratejik bir bakış sana şunu söylüyor: ...

zihinsel ve ruhsal kaynaklar sınırlı olduğu için bazen stratejik kararlar vermen gerekiyor. hatta, bir anlamlı işlerle uğraşma hissi benim için dahi mevcut. yani insanlığın çoğu gibi benim de saçma sapan şeylere neredeyse abzürd bir ölçüde dertlenmekten gocunmadığım açık ama yine insanlığın çoğu gibi benim için de hayatını anlamlı şeylerle uğraşarak geçirmek ve geçirmemek arasında kısmen akli kısmen hissi bir ayrım açığa çıkıyor. kendine-sabotaj ve çoğunluğun minör gördüğü konulara odaklanmak bir tarafta, uğraştığı her şeye tuhaf bir tutkuyla girişmek ve önemli gördüğü konuları başka kimsenin pek önemli görmemesi de bir diğer yüzü olarak aynı işleyişin... tüm bunlara rağmen aslında her şeyden daha değerli olduğunu hissettiğim, tuhaf bir inançla bağlandığım ve gerçekten yatkın olduğum uğraşlar da bulunduğuna göre

6. yıldız: pek de emin olamadımsa da.. burda bir ikircik var, çözmek için bir yerinden girmek gerekiyor: yıldız müessesesinin kolektif olarak üretilip desteklenen ve sürdürülen bir sistem olduğunu az çok anlar ve biliriz. bir grup meslektaş diğerlerinin arasından sıyrılıp gözönüne gelecekti ve bu kısmen ürettikleri işlerden, kısmen networking ve sunum kabiliyetlerinden kaynaklanacaktı, bunları biliriz ve yıldızların bir takım sahici kabiliyetleri ve birikimleri olduğunu ama bunların dışında sırf isimleriyle bile işe yaradıklarını da biliriz, birilerinin jürileri, panelleri, stüdyoları, kolokyumları, yarışmaları, sergileri, dergileri, bienalleri renklendirmesi, bu olayların anlamını bir kademe yükseltmesi gerekir. yıldızın adı etkinliğin, olayın, sürecin doğrulandığını ve önemli olduğunu bildirir adeta, zira yıldız toplumsal olarak onaylanmıştır ve varlığıyla her etkinliği ve süreci toplum adına kutsama yetkisine sahiptir, dolayısıyla yıldızın hem sahici nitelikleriyle, hem de emek emek büyüttüğü adıyla içinde bulunduğumuz süreçlerde önemli, hatta belki vazgeçilmez roller oynaması mümkündür, bunları biliriz ve notun bu kısmını sadece girizgah olarak yazıyorum.

fakat bir takım sondajlar vesilesiyle yıldız müessesesiyle ilgili çok da dillendirilmemiş bir takım alt akıntılar gözlemledim bu aralar... sondaj dediğimiz, belirli bir konuda inisiyatif almak, bir amaçla harekete geçmek, eylemlerde bulunmak, söz söylemek, vb.. bir sürecin gidişatına etkiyecek hamleler yapmak, bunlar sondajdır zira olup gitmeye, yatağında akmaya alışmış olan süreçlerde ufak tefek sapmalar ve titreşmeler ortaya çıkarırlar ve öylesi anlarda daha önce gözleme şansı bulamadığımız olaylar açığa çıkar ve meraklısı için önemli gözlem fırsatlarıdır bunlar.. efenim, ne diyorduk, ukalalığım daha da fazla açığa çıkmadan konuma döneyim, yıldız müessesesi sadece yukarıda anılan amaçlarla kullanılmıyormuş diyorduk, yıldızlar geride kalan ve yıldız olmayan meslektaşlarından sadece başarıyı çekip almıyor, esasında ve daha önemlisi onların sırtından iyi işler başarma yükünü ve aynı anda başarısız olma tehlikesini de kaldırıp götürüyor, ya da en azından bu yükleri ve tehlikeleri hafifletiyormuş, onu diyordum. birileri yıldız olduğu zaman artık iyi işleri onların yapacağı kabul edilip geri kalan meslektaşlardan iyi iş yapma talebi kaldırılıyor ve rahat bir nefes alınıyor. sadece bu da değil, yıldızların kimler olduğu bilindiğinde artık geri kalan meslektaşların sırtından değerlendirme, seçim yapma ve hele de bunları gerekçelendirme sorumluluğu da kaldırılıyor. özetle şöyle gelişiyor, öyle ya da böyle yıldızlar belirlendikten sonra artık yıldızların yaptığı, seçtiği, onlarla ilişkili olan, ya da onların işaret ettiği ürünler ve süreçlerin en iyileri olduğu ortaya çıkıyor, geri kalanlar hızla bu en iyi ürünleri tespit ediyor ve kendi başarısızlıkları, ürünsüzlükleri, güvensizlikleri ve sıkıntılı olma ihtimali olan başka ne varsa hepsinden birden sıyrılıp işlerinin vasatına dönebiliyorlar. çünkü onların seviyesindeki herkes de aynı durumda kabul ediliyor. herkes onların ayarında, yani vasat ve ama belirlenen yıldızlar bir başka. sıkıntı ise kendi seviyelerinde olan birileri iyi iş çıkardığında ortaya çıkıyor, o zaman kendine güvensizliğin kaşları hafiften bir çatılıyor. en iyisi sadece yıldızların iyi iş çıkarması. ondan bir seviye altı iyi iş çıkaranların yıldızlar taifesine yükseltilmesi, eğer bir sebeple bu mümkün olmuyorsa en azından kendine has, farklı türden meslektaşlar olduklarını teslim etmekle sorun çözülebilir, düzen yeniden yerli yerine oturabilir. böylesi sinik notların yazılabilmesi için de, evet, insanın kendisini samimiyetle tüm bu işleyişin dışında zannetmesi gerekiyor. (ben dışındayım aga).

5. yaklaşık 15-20 kadar yeni makalenin indirilmesi ve okunması. denilecek ki, 15-20 nedir, giderken gelirken bir haftada elden geçirirsin. evet zaten teknik konulardaki makaleler ışık hızıyla okunmak için dünyanın en düz üslubuyla yazılmış ve silindirler altında en mini özetine kadar sıkılmış metinler sonuçta. ama ben onun yerine makaleyle uğraşmaya çalışma uğraşıma ara vermeye karar verdim. bu böyle olmuyor. gerçek bir tatil yapmak lazım, işe oturmaya çalışma sıkıntısı barındırmayan..

4a. öyle çalkantılı bir zaman ki, kurumumuzun bu içinden geçtiği, yazıyorum yazıyorum, sonra yayınlamıyorum, kaç paket yazıp kenara koydum bilemiyorum. öyle çok şey var ki yazılacak... ama hepsi çirkin. çirkin şeyi yazıp daha fazla çirkinleşmek de istemiyorum. ama özetle, kurumumuz çalkantılı bir dönemden geçiyor, her şeyin tersi ve yüzü içiçe geçmiş durumda, insan kime saygı duysun kime inancını korusun onu da şaşırıyor. mide bulantısı çalkantının kendisinden mi yoksa tekil vakalardan mı onu da söylemek zor. biz de sürekli çalışıyoruz. kimse bizi ödüllendirmeyecek olsa da işimizi bundan önce yaptığımız her seferden daha iyi yapmak için elimizden geleni yapıyoruz. aslında işlerimizin doğası süreğen bir keyfe hatta eğlenceye açık ama, doğruya doğru, hiç bir keyfi kalmadı. işlerin adını ne kadar değiştirirsek değiştirelim aslında işlenen konular üç aşağı beş yukarı aynı. artık bunun programını kemiklere yazalım, her gelen durumlara adapte etsin ve biz de bize gerçekten yeni gelen şeylere kafa yoralım. stüdyonun tek yeniliği öğrenci zaten. o da gerçekten yeni değil. ve evet, ne oluyor Llewyn Davis'e? bu döngünün dışına çıkayım dediğinde de çıkamıyor, kediyi de dışarı kaçırmadı bu sefer ama ne oluyor, bir şey değişiyor mu?
4b. öyle çalkantılı bir zaman ki, kurumumuzun bu içinden geçtiği, yazıyorum yazıyorum, sonra yayınlamıyorum, kaç paket yazıp kenara koydum bilemiyorum. öyle çok şey var ki yazılacak... ama hepsi çirkin. çirkin şeyi yazıp daha fazla çirkinleşmek de istemiyorum. ama özetle, kurumumuz çalkantılı bir dönemden geçiyor, her şeyin tersi ve yüzü içiçe geçmiş durumda, insan kime saygı duysun kime inancını korusun onu da şaşırıyor. mide bulantısı çalkantının kendisinden mi yoksa tekil vakalardan mı onu da söylemek zor. biz de sürekli çalışıyoruz. kimse bizi ödüllendirmeyecek olsa da işimizi bundan önce yaptığımız her seferden daha iyi yapmak için elimizden geleni yapıyoruz. aslında işlerimizin doğası süreğen bir keyfe hatta eğlenceye açık ama, doğruya doğru, hiç bir keyfi kalmadı.

3. iyi insan: kurumumuzda olup bitenle ilgili yazacak o kadar çok şey birikti ki.. hatta biraz yazmaya başladım da.. hatta karalarken yanlışlıkla yayınladım da ama sildim. hiç içimden gelmiyor. hayır içimden çok yazmak geliyor ama bunları yazmaya başlayınca içimden yazmak gidiyor. sonuç olarak şu cümleyi yeniden yazabilirim: mide bulandırıcı bir çalkantı. son zamanlarda olup bitenlerle ilgili söze nerden başlasan daha cümle bitmeden işin öbür yüzünden bahsetmek durumunda kalıyorsun. böyle böyle ama bir yandan da şu da var. böyle oldu ama şöyle de oldu aynı anda. neyse, şunu yazayım madem, bir tür akademik dedikodu sayılabilir, üst ölçekte ve kapsayıcı olsa da.. iyi insan olmak bütüncül bir paket. çeşitli yönleri, önemli başlıkları var, ve bu önemli başlıkların çoğunda iyi insan olamadıysanız iyi insan falan değilsiniz. kolay bir iş değil yani. sevimlilik bu paketin sadece bir başlığı. ve bana sorarsanız en önemlisi değil. geçimlilik önemli bir başlık ama tek başına yeterli değil. uyumluluk ise iyi insan olmakla ilgili değil. bu başlıklar neler, onu bizim tayin etmemiz gerekmiyor, zira neyin iyi insan olmanın önemli bir koşulu olduğunu ortaya koymak için hayat bol bol sınavlar üretiyor. bu sınavlardan nasıl kalınıp durduğunu ibretle, üzüntüyle, isyanla, yılgınlıkla izlediğin sahneye de akademik hayat deniyor. evet. akademiklerin çoğu sınavlardan bol bol kalıyorlar. ama nasıl olur, bunlar tüm sınavları geçip oraya gelmiş insanlar değil mi yani? evet, yani o sınavları geçmişlerdi, çalışkan ve disiplinli çocuklardı bunlar. ama bu diğer sınavlardan geçemeyebiliyorlar. hatta öyleki önemli bir kısmı paketi tamamlayamıyor. ve ne ilginçtir, saygınlığın o kadar da önemi yok akademide. çünkü itibarını kolay kolay kaybedemiyorsun. adının yanındaki ünvan gerçekten de yaptıklarından daha çok itibar görüyor. bunun da ilginç bir sebebi var, şöyleki, aslında kimsenin kimseye saygı duyduğu falan yok. sadece nezaketen saygı duyuyormuş gibi yapıyorlar. kimsenin kimsenin saygınlığına inandığı yok. bu tip şeyleri yaşaya yaşaya öğrenmek de enteresan bir süreç. ve zor zamanlarda daha fazla sınav ortaya çıkıyor. şu son bol çalkantılı dönemde özellikle, insanın midesi çalkantılara mı bulanıyor, neye bulanıyor, onu da ayırdetmek kolay değil...

2a. sessizce gelip odasına giriyor ya da odasından çıkıp gidiyordu ya da gelmiyor gitmiyordu ya da belli belirsiz gelip gidiyordu. kollarını 8 yöne uzatıp kollarını 8 başka yöne uzatmış diğerleriyle bilek bileğe tutuşan ve hohohooyt buraları bizim diye şen şatır dolananlara benzer bir hali yoktu. orda öyle durmasına izin verseler kollarını 8 yöne uzatan başka ağların onun da koluna girmelerini isteyecekmiş gibi değildi. öldü. bir araba geliyor belki, sert bir darbe belki. basit. akademikler görevlerini yerine getirmek için sıraya giriyorlar üzüntülerini püblik ortamda dillendiriyorlar ve cenaze törenini yoğun ajandalarına not ediyorlardı. böyle bir zamanda sessiz sakin ve kendi halinde yaşayıp gitmeyi beceren son insandı belki. okulun delilerini sakladığı bir dönemden bir gölge olarak arta kalmanın sonu budur işte.
2b. sanki hep bir gölgeydi kendisi. bazıları kollarını en görünür mevkilerde 8 yöne yayıp 8, diğer iştahlı bünyelerin kollarıyla en az 8 kere kenetleyerek serpilip gelişir ve şen kahkahalarını yükseltirken bir araba geliyor diyelim ki. basit. geliyor çarpıyor. ses çıkmıyor. şüphesiz. çünkü geliyor gidiyor ve ses çıkarmıyordu. hayatını sakince yaşamayı başaran son kişiydi belki de. öldü.

1. etrafımda tezler teslime ve jürilere doğru uçuşurken bende belirsiz bir tez, cevapsız yazışmalar, habersiz rektörler, atılan asistanlar, yöneticisiz apartmanlar ve apartmanlarımızın hiç değişmeyen sorunları, ebedi döngüsünün bir büyük yılını daha tamamlıyor. çeklistimde eksik yok, doktora hayatı bir döngü. fakat her büyük döngüde olduğu gibi varyasyonlar mevcut. esası değiştirmeyen.

6 Aralık 2014 Cumartesi

radikal bir pedagoji, ama pragmatik olmayı bırakmadan!?

bir süredir durduğum anı bir tür bekleme bölgesine çevirmiştim ve gerçekten de öylece bekliyordum. sorun şu: normatif alan ile pragmatik alanın ilkeleri, hiç de keyfi olmayan bir biçimde, birbirinden farklı bir takım işleyişlerin gerekleri içinden türüyor. ve ama ortaya çıkan normatif ve pragmatik anlayışlar sonuçta birlikte çalışmak durumundalar çünkü aynı pratiği yönlendirmeye çalışıyorlar ve çoğunlukla melez bir söylemsel alan açığa çıkıyor. bu ikisini birbirinden nasıl ayırıp, sonra nasıl yeniden biraraya getireceğimiz sorusu stüdyo ya da meslek pratiğimizi belirleyen süreğen bir problemin ifadesi..

bir ahlaki ilkenin ya da ideolojik duruşun, stüdyoda öğrenme hedefine dönük olarak iyi işleyeceğini varsaymamak gerekiyor. çünkü işlemeyebilir. ya da belki iyi işlemesi için ek koşullar bulunuyordur ve bunların da bütüncül bir ortam üretecek biçimde sağlanması gerekebilir... zira kaynağı farklı; öğrenmenin gereklerinden gelmiyor... mesela 'temel ve indirgenemez haklar' ve 'bireysel özerklik' gibi fikirler, eşitlik gibi başka bir fikir üzerinden farklı toplumsal kesimleri kapsayacak şekilde genişletildiğinde, örneğin baskı ve hiyerarşiyi toplumsal alanın her kademesinden kaldırma yükümlülüğünü benimseyebiliyorsunuz. ama bu, mesela, pek çok insanın öğrenme tarzıyla uyuşmuyor.. hatta tam tersi, hiyerarşik eğitim kurgularında insan ruhuna hitap eden ve öğrenmeyi kolaylaştırıp hızlandıran yönler bulunabiliyor.. ve sürekli daha iyiyi talep etmek, ya da öğrencinin henüz gelişmemiş çalışma disiplininin yerine geçmek oldukça baskıcı eğitim pratikleri... ama işe yarıyorlar. bu tür pratikler öğrencilerin hepsine uygun değil şüphesiz, fakat benim gördüğüm o ki, daha serbest stüdyo kültürleri daha az sayıda öğrenciyi yakalıyor ve yukarı çekiyor... çok serbest ve talepsiz bir stüdyonun öğrenciyi yakalama ve gelişimini hızlandırma başarısı o kadar düşük ki belki sadece en iyi %10'u tam anlamıyla yakalıyorsunuz... buna istisna deniyor zaten.. onu yakalamasanız da o kadar öğrenci kendi yolunu buluyor.. eleştiri - cesaret verme dengesini daha talepkar ve eleştirel kutuba doğru kaydıran, kontrol - serbestlik dengesini kontrol tarafına kaydıran stüdyo, öğrenci dağılımının şişkin karnını daha iyi yakalıyor gibi görünüyor... ve istisnai öğrencilerde de birebir mentörlük modeline geçebiliyorsunuz.. yani yakından takip ediyorsanız onları da yakalama şansınız var...

diyelim ki bu yazdıklarım doğru, fakat öyle bile olsa özgürlükçü bir stüdyo kültürü kurma gereği karşımızda duruyor. çünkü baskıcı ve hiyerarşik işleyişleri kabullenen ve içselleştiren insan grupları yetiştirmek istemiyoruz. çünkü stüdyo sadece mesleki becerileri aktaran bir alan değil. mesleki bakışlar, tavırlar, meslek insanının entelektüel gelişimi ve sorumluluğu da stüdyonun konuları arasında. üniversite öğrenciyi bütüncül bir perspektifle bir birey olarak ele alıyor. kontrolcü ve talepkar bir stüdyo kültürü belki öğrencinin daha hızlı gelişmesini sağlıyor ve belki daha çok sayıda öğrenciye hitap ediyor ama bu modelde öğrencinin sırtından karar verme sorumluluğunu kaldırıyorsunuz. kararların çoğunu onun yerine alıyorsunuz. onun alanını daraltıyorsunuz. geride kendisine söyleneni yerine getirme yükümlüğü kalıyor. burdan nasıl bir öğrenci ve nasıl bir insan profili yetişir? ve bu "achiever" cacığına rakı dayanır mı?

o zaman problem biçim değiştiriyor: normatif alanın taleplerini öğrenme pratiğine dair alanın talepleri ile uzlaştıracak, ya da en azından müzakereye sokacak stüdyo pratikleri nelerdir? sorunun yanıtlarını pratikte aramaya geçmek için mükemmel yanıtların bulunabileceğini varsaymak gerekmiyor. arayışımızın zemini ve malzemesi için stüdyonun ve tasarım kültürünün çok katmanlılığına ve insanın ruhsal yapısının çeşitlilik barındıran, esnek ve dirençli karmaşıklığına başvuruyoruz. malzememiz zengin. talepkar, kontrollü ama özgür! hadi kolaysa bu stüdyoyu oluştur bakalım.