30 Ocak 2014 Perşembe

akademinin eski ve yeni tipleri ve mimari tasarım eğitiminin geleceği

biz öğrenci olarak geldiğimizde üniversite tam olarak bugünkü gibi bir yer değildi. ama biz burda çalışmaya başladığımızda bir dönüşüm artık başlamıştı... ve şimdi dönüşümün sonuçları gittikçe daha da belirgin hale geliyor... dönüşüm henüz noktalanmamakla beraber, bu sistemik dönüşümlerin ortaya serdiği bazı hatlar üzerine konuşabilir hale geldik. belki bugüne kadar yayınladıklarım arasında en spekülatif, en zeminsiz, en kötücül yazı bu olacak. muhtemelen de--özellikle de detaylar hakkında--büyük ölçüde yanılıyorum. ama yazıcım bunu. çünkü ana hatlarda görece doğru bir şeylere işaret edeceğimi düşünüyorum. vee.. yayınla. click!

ilk olarak, akademik figürü, daha da doğrusu akademinin demografik yapısı dönüşüyor ('demografik yapı' ifadesini sadece karakter dağılımı anlamında kullanıyorum bu entry'de, yoksa toplumsal kesimler ya da gelir grupları anlamında değil). eskinin düşük-profil-sever pasif ve uyumlu akademiği, güç ve paylaşım network'lerine ait olmaktan başka bir meziyete sahip olmak durumunda kalmamıştı. (darbeler, demokratik olmayan baskıcı politik ortam vb. sebepler, artık bu akademiği üreten her ne idiyse...) bu tür akademiği oluşturan büyükçe pakette eski mesafeli ve hiyerarşik insan ilişkilerinden artakalmış bir akademik nezaket, kendisini koruyup kollayanlar başta olmak üzere büyüklerine saygı, sırasını sabırla beklemek ve metanet, bunlara ek olarak bir ürkeklik, bir nemelazımcılık, bir ihtiyatlılık, bir her davranışını iki kere tartma ve hep büyüklere danışma, bir arkadan dolanmacılık, bir kapalı kapılar arkasından iş çevirmecilik, bir klikçilik, bir yasaveyönetmeliğetaparlık, bir meşru-zemincilik ve bunlarla bağlantılı bir yığın başka minör özellik mevcuttu.

şimdi, sadece kötücüllük edip bırakmıyorum, yaşlandıkça pek çok şeyin açıklamaları insanın karşısına çıkmaya başlıyor: paketteki bileşenler bunlardı çünkü, isyan etmeyip sabırla bekleyince, durduğunuz yerde bir şeyler oluyordunuz, hele de bir paylaşım network'ünün parçasıysanız sürekli ve buhransız bir çalışma düzeni içinde sakin, güzel, üretken, kazançlı ve başarılı bir iş ve akademi hayatınız oluyordu, üniversite içi iktidar değişimleri dışında sürprize yer yoktu. yüzünüz başarının gururu ile parlıyordu, hep mutlu görünüyordunuz, her daim alicenap olabiliyordunuz (roquentin'in "godoşlar!" diye bağırdığı tablolar akademinin duvarlarına asılmıştı). zorluk çekmeden elde edilen bu başarı hissinin yarattığı kadar boş, kolpacı, çirkin ve ama kendi değerine inanmış yüz ifadesi kolay bulunmazdı doğrusu. içten içe ise akademiklerin ruhu kollektif bir suçluluk ile, yani ünvanına gerçekten layık olmadığını bilmenin, çok yönlü bir entelektüel olmadığını bilmenin, uzmanlık alanına bile gerçekten hakim olmadığını bilmenin titrek ve güvensiz kötü-bilinciyle lekelenmişti.

akademiklerin yarıdan çoğu bu karakterdeydi bu doğru ama hepsi değil. tam da çoğunluk bu karakterde olduğu için iki tip akademik daha kendine üniversitede yer buluyordu. bunların ilki deli veya huysuz karakterlerdi. deliler ruhsal olarak dengesizdi gerçekten. huysuzlar ise adı üstünde aksi karakterlerdi. çoğunluk uysal olduğu için az miktarda da olsa huysuz ve deli bir şekilde akademide yerini koruyabiliyordu. piramidal hiyerarşide her biri aşırı-güçlü kurgulanmış olan yönetici konumlarından birine gelmedikleri sürece bu deli ve huysuzların olup bitene ya da herhangi bir şahsa ciddi bir zarar verdikleri ya da bir şeyleri dönüştürmeyi becerdikleri vaki değildi. aksine, bu karakterler, huysuzluk ve bağırıp çağırmaları arasında, siniklerin eylemsizliklerini itirazın çirkinliği üzerinden meşrulaştırmak gibi, esasında uzun uzun işlemek istediğim ama yazının konusu olmayan bir fayda sağlıyorlardı.

ikinci alternatif ise hırslı ve kısmen yalnız bir akademik tipi idi. hırslı olduğu için, hiç bir destek görmese de, hatta desteklenen makbuller onun önüne geçse de, hırsı sayesinde, çalışıp çabalayıp kendini vareden, bu kendini varetme halini varoluş tarzı olarak benimsedikleri için de görece üretken ve görünür hale gelen karakterlerdi bunlar. belki de akademik paylaşım/güç network'lerini ya da bunların şubelerini ilk kuranlar da bu tip karakterlerdi?

şimdi, üniversite dönüşüyor ama bu karakterlerin hepsi halen ordalar. demografi tam olarak değişmedi. ama yavaş yavaş değişiyor. bu entry'yi de ona değinmek için açtım. üniversiteyi iş hayatının, meslek hayatının alternatifi olarak görmek yaygındır. hele de dışarıdan bakanlar akademiyi bir kurtarılmış alan olarak görürler. eskiden olsa belki haklı da olabilirlerdi. bugün kısmen haklılar. gelecekte haklı olmayacaklar ve akademik muhalefetin üniversite sistemine dönük eleştirilerinin odağı da haklı olarak neo-liberal dönüşüm denen, şirketleşme denen bu kritik gelişme/gerileme uzun zamandır...

biz burlara geldiğimizde akademi bir sığınma alanı sunuyordu gerçekten. ben ondan gelmiştim mesela. ve hatta düşük profilli bir saklanma halinde mutlu mesut yaşadım uzun süre. isteyenler yine ikili bir meslek hayatını hırsla ve iştahla kovalıyorlardı ama düzünden ve mütevazı bir akademik olmak isteyenler sakin ve beklentileri temelde kişinin kendisi tarafından tariflenen bir akademik hayat sürüp, yükselme, ünvan elde etme, mevki kazanma, şöhret edinme vd. amaçlara ve süreçlere hiç bulaşmadan okuldan ve hayattan geçiiip gidebiliyorlardı. bu tip konularla dertlenmek gereğini ortadan kaldıran sebeplerden biri de işte bir takım network'lerin bu yükselip durma işlerini kolaylaştırması ya da zorlaştırmasıydı. her durumda dertlenmemek en kolay seçenek idi, network'ün üyesiyseniz de öyleydi, değilseniz de öyleydi. şunu demek istiyorum, özetle, kişinin şahsi başarıları önemliydi ama ikincildi. şahsı başarılı kılan şahsın kendi meziyetleri kadar ona sunulan fırsatlardı da. o yüzden hırslı karakterler öyle ya da böyle, destekle ya da köstekle, ortaya atılıp yükselebiliyor, hırslı olmayan dışlanmışlar, bir kenarda, yükselmeyen alçalmayan kariyerlerinin tadını sürüyorlardı. kazan-kazan. (bu kenar fikri hep hoşuma gitmiştir. çünkü, (1) ruhun stoik yönüne sorarsanız, hayat yanlış yaşamaya değmez, ve (2) ruhun epiküryen yönüne sorarsanız, iş-keyif dengesi vazgeçilmezdir. ha bu ilkeleri her zaman korumayı becerdim gibi bir iddiam yok..)

üniversite dönüşüyor. akademiğin demografisi de onun peşine takılmış o da dönüşüyor. bu yeni akademinin şimdilik üç temel karakteri var. bunların ikisi zamanla daha makbul karakterler olacaklar. makbul hale gelecek karakterlerin ilki çalışkan öğrencilikten verimli akademikliğe geçen, çoğunlukla--vülger bir ifadeyle--"idealist" denen, ama entelektüel donanımı zayıf, schiller'in yarım/uzmanlaşmış insanına daha yakın, dar görüşlü, politik ufku sığ, çalışkan-ve-düz-akademik. ikinci makbul karakter toplumda yükselmek isteyen bir kariyerist, yani iş hayatının genelindeki makbul karakterin akademiye aynen transfer olduğunu ve gittikçe de sayıca hakim hale geleceğini öne sürebiliriz? peki bunlar üniversitede ne yapıyor(?) diye insanın sorası gelir ama, esasında hep varlardı, şimdi değişen sayısal yoğunlukları oldu. üniversite ortamı değiştikçe akademinin karakterini daha fazla belirler hale geliyorlar sadece.. üniversite işleyişte şirketleştikçe kadrosunda da şirketleşiyor. akademiyi, eğitimi, araştırmayı, ünvanı bir kariyer seçeneği olarak seçmiş, proje üstüne proje yazan, öğrencilerini ya hızlı akademik trenlere ya da kaynak yaratan alanlara yönlendiren--uzun uzun yazılabilecek olsa da--kısaca, daha verimli ve üniversiteye ve kendine dışarıdan kaynak transfer etmeyi öncelik haline getirmiş, üniversitenin en hızlı ve verimli hatlarına adanmış, esasında şirket hayatında da aynı başarıyı gösterebilecek olan (ve gözlerini bağlayıp yedi kere ekseni etrafında döndürseniz şirkette mi üniversitede mi olduğunu ayırdedemeyebilecek olan) (üniversite hala hocaların ve öğrencilerin cemiyeti, ticari ortaklık değil), üniversite kültürünü hem daha verimli, hem daha üretken, hem daha karlı ama aynı zamanda daha heyecansız, daha çirkin, daha sığ kılan karakterlerden sözediyoruz. bu durumun sosyal bilimler ve insan bilimlerinde dahi geçerli olabileceğinden kuşkulanıyorum. kavramların ve yazarların da akademik modaları var. boş konuşmanın serbest olduğu, eleştiriden muaf geçici-otonom-alanlar yaratıyor bu modalar. çünkü akademikler birbirilerini okumak ve eleştirmekten çok "ağırlıyorlar". gerçekten de ağırlıyorlar. düz anlamında da ağırlıyorlar. ve dolayısıyla mecazi anlamda da ağırlıyorlar. bu da akademik nezaketin parçası. zaten en gencinden en yaşlısına kimse burnundan kıl aldırmıyor. sıkıysa bir eleştir, bir anda süreğen düşmanlıkların kıvılcımı çakıverir [bu noktada kendimi sansürledim] ya da süreğen düşmanlıklar bulunduğu için kötücül eleştiriler serbest bırakılır. aslında eleştiri akademide hep mevcut ama esas olarak eleştirilenin duymadığı ya da eleştirenin kimliğinin saklı olduğu koşullarda açığa çıkar... (madem kötücüllüğün kapaklarını açtım ister istemez konudan biraz saçaklanıyorum. ve evet biraz bayağı olacak ama, akademik umut normalde kutunun dibinde beklemez öyle, ortalıkta salınır durur. bu aralar dürtüyoruz dürtüyoruz yerinden çıkmıyor.)

sayısı şimdilik artışta olan üçüncü tip ise şimdilik ne tam olarak makbul ne tam olarak istenmeyen insan. bu da tabii böyle zorlu bir dönüşüm ve mücadele alanı haline gelen bir ortamda direnen, direnirken birbirini bulan ve kendilerini bir tür akademik muhalefet dayanışması olarak yatay-örgütleyen ve aslında içinde her tür insanı barındıran yeni ve muhtemelen geçici bir grup. ama sonuçta tepkisel bir oluşum, temel olarak çirkin/yeni gelişmelere karşı duruşuyla, yani tepkiselliğiyle tariflenen bir karakter bu. pozitif olan, üretken olan, her ne kadar bu alternatif duruşlardan etkilense de, kaynağında bu tepkisellik değil; hangi disiplinde çalışılıyorsa kaynak onun işleyişleri yine... o yüzden çalkantılar durulduğunda bu üçüncü tipin fona karışacağını bekleyebiliriz.

mimarlık eğitimi özelinde, verimli-profesyonel-akademik ile yarı-zamanlı eğitimcilere dönüşen, bir-ayağı-akademide-kalan başarılı meslek insanları arasındaki işbirliğinin görece daha hakim olacağı bir duruma doğru gidişi durdurmak mümkün görünmüyor. belki de daha iyi olacak, gelişmiş ülkelerde bu modeli görebiliyoruz, işliyor galiba... çünkü meslek insanları gittikçe akademiye gelip gitmeye daha yatkın bir gruba dönüşüyor ve akademi de daha bir uzmanlaşıyor. uzmanlaşma şu demek: akademinin teknik uzmanlaşmalara dayalı alanları yerlerini korurken (zira projeler, araştırmalar, özel sektör işbirlikleri, danışmanlıklar, bilirkişilikler vd. vd.) tasarım eğitimcileri pratikten koparak uzmanlık iddialarını destekleyemez hale geliyorlar. sosyal bilimciler olarak ya da insan bilimleri emektarları olarak da çok ciddiye alınacak düzeyde olmadıklarına göre, düzünden tasarım eğitimcilerinin geleceği o kadar da parlak görünmüyor. zaten stüdyoları ücretsiz-gönüllü-genç profesyoneller ziyaret edip duruyor artık. bu artacak. tasarım eğitimcisi akademiklerin ağırlığı bir miktar azalabilir ve rolleri, yavaş yavaş, eğitim politikasını ve işleyişini yönlendirmek, dışarıdan gelip giden meslek insanlarını yönlendirmek ve onlara pedagojik destek vermek gibi bir bölgeye doğru yığılabilir. dahası, üretken addedilen ikinci bir uzmanlığa sahip olmayan, deli gibi yayın, networking, veya reklam yapmayan, ya da bir ayağı yoğun biçimde pratikte olmayan tasarım eğitimcileri yavaş yavaş eksilebilirler... böyle bir durumda, mevcut kuşaklardan sonra, mimarlığın tasarım akademisinde en üretkenler tutunabilecek sadece, en işe yaramazından en donanımlısına en üretken kesim... nicelik daha belirleyici olacak diyorum yani, başarı kriterlerinde hesaba katılan sayılar...

bunları devlet üniversitesi modeline göre yazıyorum. ve ama vakıf üniversiteleri devlet modelinden tümüyle bağımsız değiller. vakıflarda ders veren kadroların çoğu ya halen devlette çalışıyor, ya devlet modelinde yetiştiler ve transfer oldular, ya da en azından devlet okullarında öğrencilik ettiler. bu anlamda devlet üniversitesi vakıf üniversitesinin dizginlerini şimdilik--kısmen--elinde tutuyor. devlet üniversitesinin rengini iyice değiştirdiği anlaşıldığında belki vakıf üniversitesi de dizginlerinden iyice boşanacak ve kurumsal mantığını daha da fütursuzca takip etmeye geçecek. daha ötesi varsa yani.

biz de son bir kuşak olarak devletin neoliberalizm öncesi memuriyet yasaları tarafından korunur haldeyiz. şimdilik. bizden sonra ise gerçek bir tufan. kaçacak yer de yok. ayağını bir o yana uzatmak bir bu yana uzatmak, ısındıkça çekmek, haşlanmaktan korunmaya çalışmak. bazı insanları gayet mutlu edecek böyle bir yaşam evet. heyecanlı ve meydan okuması bol? gazete ve dergilerin ve internet ve tv'lerin bize sunmayı sevdiği olumlu yüzler bunlar. çünkü belli ki insanlar da bu tür gururla, arzuyla ve başarıyla parlayan yüzleri karşılarında görmek ve zorlu hayat karşısında motive olmak istiyorlar (ayrıca toplumun her kademesinde tekrar tekrar ortaya çıkan saadet piramitleri ve akademideki paylaşım network'leri arasında benzerlikler var). gerçekte, tanıdığımız insanların çoğu bu gülen yüzler arasında değiller. beyaz yakalıların çoğunluğu çalıştıkları işlerden ve yaşadıkları hayattan şu ya da bu sebeple şikayetçiler; facebook ne derse desin. okullar ve aileler samimiyetle çalışana mutluluk ve başarı vadetmişlerdi ama sadece düz hayat varmış.

olumlu yüzlere ise godoş demeyeceğim hayır. çünkü aslında daha ziyade karakterle ilgili bu. onu da kötü anlamda söylemiyorum. mevcut koşullara uygun (evrimsel tabirle zinde) kalmaları da tesadüfî biraz. toplumsal statülerinden değil ama esas olarak karakter yapıları sayesinde, diğerlerini pek de hoşnut etmeyen aynı hayat koşulları içinde bir şekilde verimli ve mutlu olmayı başaran istisnai bir mutlu azınlığı bize tekrar tekrar gösterip olumsuz düşünceleri ve eleştirelliği kötümserlik etiketi altında ezerek her gün içinden geçegeldiğimizi düpedüz bildiğimiz çirkin bir yaşamın koşullarına bizi razı etmeye çalışan bir düzene de debord'un tabiriyle "gösteri" demeyeceksek, schiller ve durumcular gibi biz de modern dünyanın koşulu olarak dayatılan "ayrım"ı en azından akademide mahkum etmeyeceksek, suçu olup bitenlerin tatsızlıklarında değil de motivasyon vermeyi iş edinmeyenlerde, her durumda kayıtsız desteklemeyenlerde, daha gerçek sebepleri yakalamaya çalışanlarda buluyorsak [burası sansürlü]. çünkü kayıtsız şartsız motivasyon da aslında o eski saadet network'üne ait bir tavır ve belki yeni akademi de benzer tavırlar kullanır kim bilir? biz hepimiz iyiyiz, sen de iyisin, sen başarılısın (çünkü bizdensin), ben biz hepimiz, özellikle de biraradayken ve büyüklerimiz bizi sevdiği sürece, yönetmeliklere uyduğumuz ve paylaşımdan pay aldığımız sürece biz bir iyiyiz ya :) birbirimizi hayatın zorlukları karşısında sürekli motive etmek zarurî ve ama kolay da. ve zaten eleştirecek bir şey de yok. bak mutlu ve başarılı kişilerin 12, 21, 35 alışkanlığını oku. ve neydi, aynı modeli takip eden.. partiler, gösteriş, başarı ile parlayan takım elbiseleri ve kol saatleri ve yüzler, neydi onun adı, titan mıydı?

28 Ocak 2014 Salı

safları gönderin yiyeceğiz

tüm dünyanın çirkinlik ve bulanıklığa gömüldüğü dönemlerde akademik alanın bir tür kurtarılmış vaha gibi algılandığını sıklıkla görmüşüzdür. ders, stüdyo, araştırma şu rutin ve sıkıcı hayat düzenimizde bazen en önemli renk ve motivasyon kaynağı olmuştur ve bu sanki doğalmıştır. bu bakış esasında tuhaftır. akademikleri sürekli gelmeye devam eden genç bünyelerin saflık enerjisinden beslenenen vampirler olarak resmetmeye varır. daha fazla saf, daha fazla umutlu, daha fazla enerjik gönderin. çünkü bu dolaylarda saflık, enerji ve umut hızlı tüketilmektedir. tüm mekanizmanın ortalama bir seviyede işler halde tutulabilmesi için toplumun henüz paylaşım savaşından pay almamış kesimlerinin enerji kaynağı olarak sisteme beslenmesi gerekmektedir.

26 Ocak 2014 Pazar

akademik sinisizm

yakın zamanda yayınlanmış bir makalenin review'undan mimarî layout çalışmalarıyla ilgili daha önce incelemediğim 15-20 kadar makale fırladı. demek ki tam zihinsel mesaini bir işe vermek ve vermemek arasında fark var. tam zamanlı veren, yarı zamanlı veren [araştırmacı]. neyseki, akademik dünya paylaşım üzerine kurulu, hatta biraz aşırı-paylaşım üzerine kurulu, hatta paylaşımın çoğu da önceki gereksiz paylaşımlarla ilgili. neyse, şimdi o makalelerin hepsinden ve çok kısaca da olsa ne yaptıklarından haberdar oldum. akademide sabrın ve tembelliğin önemi. ha yok ben de yaptım tüm o literatür araştırmalarını ama demek ki herkesin eleğinin kudreti farklı.

teknik konular sözkonusu olduğunda 15-20 makale sıkıntı değil. giderken gelirken, vapurda, hatta fünikülerde okuyarak insan 3-5 günde hepsini elden geçirebilir. gayet de güzel okur yani, çünkü bu tip makaleler evrenin en kuru, en açık, en düz metinleridir sonuçta. makale zanaati hız ve açıklığı hedefliyor. çünkü kimse bu makaleleri uzun uzadıya okumak, bunlara vakit harcamak falan istemez, iş işte. dolayısıyla bunları yazmak da çok sıkıcı hale gelebiliyor. ilk bir kaç denemenin hevesi geçtikten sonra motivasyonun hiç bir bileşeni ortada kalmıyor. ustalık dense, yani kuru kuru, açık ve özet halinde yazmaya dair ustalık pek az insanı heyecanlandırır. ha, bazıları bu işi iyi beceriyorlar doğrusu ama yani işte becerdikleri, teknik jargonu iyi kullanan, olabildiğince basit ve anlaşılır metinler yazmak. otonomi dense, eh araştırmada insan sanki kendinin patronu gibidir ama bu teknik disiplinler yöntem, alan ve ifadelerini o kadar sıkı sıkıya kontrol ediyor ve o kadar sıkıcı bir ortalamaya doğru çekiyorlar ki, kişisel ve bağımsız arayışlara ve ifadelere dair neredeyse hiç bir şey bu çalışmalara ve metinlerine sızamıyor. ve geliyoruz amaç duygusuna. neden yani, neden? insanlığa fayda evet, bu doğru, ama her bir makale her bir çalışma o kadar minimal bir katkı ki.. yapmasan da insanlık farketmezdi. yaptığında da farketmeyecek. farketse de çok bir şey değişmeyecek. onca emek, onca sıkıntı, onca çaba... gerçekten de ortaya çıkan somut katkı bu emekle kıyaslanır gibi değil. araştırma ve öğrenme tutkusu? üretme tutkusu? evet, araştırmayı yaparken. ama makalesini yazarken artık ortaya yeni bir şey koymaktan ziyade zaten yapılmış olanı yazmak sözkonusu. ve o çalışmadan artık kusacak hale gelmişsin yıllardır her detayını çalışa çalışa ve tekrar tekrar düzelte düzelte... eh, geriye kariyer hedefleri, kendini kanıtlama, gurur, sorumluluk duygusu, ünvanlar, pozisyonlar, performans / değerlendirme kriterleri vb. çok da heyecanlı olmayan motivasyon araçları kalıyor. tabii, tüm bunların ardından insan soruyor, yahu bu makalelerin asıl amacı, önemli bilimsel çalışmaların camiaya duyurulması ve bilginin paylaşılması değil miydi?

belli ki bir zamanlar öyleydi. ama şu anda hala öyle olsaydı toplam yayınlanan makale sayısı herhalde şu ankinin onda birine falan düşerdi... yazılması gerektiği için yazılıyor. 15-20 adet yeni makale. alanın dolaşılabileceği zaten en baştan görülen bölgelerini, alanın zaten önümüzde görülebilir biçimde duran haritasının daha önce gezilmemiş her köşesini bir robot-elektrik-süpürgesi (bkz. roomba) keyfekederliğiyle ziyaret etmek anlamına gelen 15-20 adet makale. bir keşif ve öğrenme heyecanıyla değil de, ben de artık alanın uzmanı olacağım için, halihazırda yapılmış ve yapılmamış çalışmaların güncel bir haritasına sahip olmam gerektiği için okuyacağım bir yığın önemsiz makale.

neyse, bir ara veriyorum. geçen yıl bir çalışma çılgınlığı dönemine girmiştim tam bu dönemlerde. 3-4 ay kadar önce işin asıl yoğun kısmını bitirip makale yazmak için nafile bir çabaya giriştim. ama verimli olmuyor. makaleden başka herşeyle uğraştım. en iyisi kafası rahat bir tatil yapmak. boşluğun keyfini vicdan serinliğiyle sürmek. sonra sevgisiz makalelerin başına dönülür. zamanı geldiğinde. herşeyin zamanı.

edit: kaynakçayı çalışırken 3-5 makaleye kadar düştüm. ikilemeler (aynı yazarların aynı çalışmayı farklı "audience"lara sundukları, sayısal olarak özdeş olmayan ama içerik olarak nerdeyse özdeş olan paperlar), ingilizce dışı dillerdeki yayınlar (ki muhakkak bir ingilizce kopyaları da yayınlanmış oluyor), yl. tezleri, kurum içi raporlar derken review'lar da şişirilebiliyormuş (benim review'culuğum da fena değilmiş hani).

23 Ocak 2014 Perşembe

çok zor yazılmış bir değerlendirme

bu dönemin seminerlerinde mimarlık eğitiminde salt entelektüalist bir tutum katlanılabilir midir sorusu üzerinden dönen tartışmalar... mimarlık eğitimi her durumda düzünden mimarlık eğitimine ağırlık vermeli midir yoksa istisnalar olabilir mi? bu soru bir eksen olarak alınırsa eğitimin her yönüne doğru saçaklanan bir sorular sistemi ortaya çıkıyor. güncel sorunumuz bu. esasında her zamanki sorunumuz bu. esasında (2) bir öncelikler-ikinciller ayrımı bu soruyu kolayca yanıtlamaya yeter (bu sistemde şüphesiz ikincil olan da önemlidir). öte yandan istisna biriciktir (ne önceliktir ne ikincildir) ve her vaka kendine özel bir değerlendirme talep eder. orda genel kurallar uygulamaya çalışmazsınız... istisna sözkonusu olduğunda (vakaların %5 ya da %10'u), stüdyo ve eğitim sınıf, anaokulu, ya da ahır modelinden çıkar ve özel derse dönüşür. olur yani bu, sorun nerede?

öncelik mimarlık eğitimi olsun, varsın olsun, bu entelektüeli çöpe atmayı gerektirmez, olsa olsa yerine oturtur, zeminini sağlam kılar. altıboş, yerini bulmamış ve sığ bir entelektüelliktense mimarlık eğitimi etrafına örülmüş bir mimarlık kültürünün saçalaklarına yapışan bir entelektüellik diyorum (önceliği entelektüele verince de bundan daha iyisini başaramadığımız gibi mimarlık uğraşının uzun zamandır çok da değişmeyen odaklarından iyicene uzaklaştık. hatta bir ara sadece kavramsal kurgular ve işlevsel ve sistemik çözümler kalmıştı.. ve mırıltılar halinde şikayetler...) ama öncelik entelektüel değil. öyle iyi işlemedi. sanki öğrenciler mimarı olmuş bitirmişler de sonraki aşamadan başlıyorlarmış gibi bir tavır... istisnaya ise her zaman kendine özel bir yol çizilebilir.

diğer yandan, temsili en yoğun tartıştığımız seminer oldu bu. esasında gerçekten bir şeyler tartıştığımız belki de ilk seminer oldu. okulda olup biten tüm çirkinlikler ve çalkantılar belki de havamızı bir değiştirmişti. nezaket ve "iyi insan" maskeleri aşınmıştı. sözler bu incelmiş zarları parçaladı. gençler bir büyümüş bir güçlenmişlerdi, eleştirmeye değer, ele gelir, saldırılabilir hedeflere dönüşmüşler ve karşılık vereceklerini de hissettirmişlerdi... temsilin ana ekseni düzünden mimarlık olacak mı olmayacak mı, soru buydu, ve bir yandan da her tür temsil açısından son yılların en başarılı ürünleri verilmişti.

ne ilginçtir, okul bazı açılardan handiyse bir eşik atlamaktayken avrupa'nın önemli okulları arasına okulumuzu katmak kimsenin aklına gelmemişti. ve ne ilginçtir (2), haklıydılar. bitirme ödevleri hala öyle söylüyordu. ve ne ilginçtir (3) bu çıkış trendi okulun olası kadro erimesi yüzünden, tam hızını alıyorken duraklayacaktı yine.

öyle çalkantılı bir zaman ki, kurumumuzun bu içinden geçtiği, yazıyorum yazıyorum, sonra yayınlamıyorum, kaç paket yazıp kenara koydum bilemiyorum. öyle çok şey var ki yazılacak... ama hepsi çirkin. çirkin şeyi yazıp daha fazla çirkinleşmek de istemiyorum. ama özetle, kurumumuz çalkantılı bir dönemden geçiyor, her şeyin tersi ve yüzü içiçe geçmiş durumda, insan kime saygı duysun kime inancını korusun onu da şaşırıyor. mide bulantısı çalkantının kendisinden mi yoksa tekil vakalardan mı onu da söylemek zor. biz de sürekli çalışıyoruz. kimse bizi ödüllendirmeyecek olsa da işimizi bundan önce yaptığımız her seferden daha iyi yapmak için elimizden geleni yapıyoruz. aslında işlerimizin doğası süreğen bir keyfe hatta eğlenceye açık ama, doğruya doğru, hiç bir keyfi kalmadı.

18 Ocak 2014 Cumartesi

gölge

bir sürü şey yazdım. ama sonuçta kendisini gerçekten tanımadığımı teslim ederek hepsini sildim. bir akademisyen öldü. belki bir araba hızla geliyordu, belki araba çarpsın dedi, demezdi herhalde. kendi halinde sessiz sakin yaşayıp gitmeyi başaran son kişiydi belki o. binamız bir gölgesini daha kaybetti. suç binada değildi, bina gölgeleri saklamayı iyi becermiştir her zaman. belki bir araba gelsin, çarpsındır belki.

15 Ocak 2014 Çarşamba

bi kussam

sırada bekleyen 4 adet tez. detaylı okuma. sadece akşamları. mübalağa olsa.. biri benim tezim olsa. biri a.'nın tezi olsa. sırada bekleyen ve akşamları detaylı okunacak iki tez.. sonra akşamları detaylı okunacak benim tezim. 300 sayfa kadar. bol resimli ama. ı-ıh. düzeltme istenecek. düzeltmeler minör olsa ve düzeltmeler yapılmadan tarih almak mümkün olsa.. ı-ıh. beadle'la randevu, pasaport vd.. haziran başına tarih alınsa. ı-ıh. mayıs gibi gidip eylül gibi.. resmen yüzüm karardı. gözkapaklarım indi, gözlerim yarıya kadar kapandı. hocamdan beklediğim e-mail geldi. kaç ay ve kaç ek e-mail sonra onu hatırlamıyorum. sırada bekleyen 4 tez. en az iki tez. yoğun ama titiz bir hoca. umarım bu aralar kimse bana "doktora ne zaman bitiyor?" ya da "bitti ama artık" gibi şeyler söylemez.

[şimdi uzuuun ve yavaş bir tarkovsky filminin başına yatayım. bitmeden uyuyakalacağımı umuyorum. ya da biri kafama yastık koyup çekiçle vursun.]

14 Ocak 2014 Salı

düzenlemelerin tarihi için not.

[önce duvarlara afiş asmak yasaklanmıştı. bunu belirli bir bayan R. yaptı. plexi panolar duvarlara o zaman kondu. afiş asmayı "düzenlemek" üzere. (güçlü yöneticilerin çoğu aynı kafadadır ve birbirlerini model alıyorlar sanıyorum). geçen gün kendisini koridorda gördüm. o heybetli, yere sert basan yürüyüşünü odasında ya da cübbesinin altında unutmuştu. kenardan kenardan, gölgelerden sessizce seyirtiyordu. görseniz kendisi demeyecektiniz. çünkü insanlar üzerindeki gücünden başka ne idi ki o? bir şey düzenlendiğinde aynı anda izne de tabi kılınır. bu da hep böyle olmuştur. ilk anda uygulanmasa da zamanı gelince bu izne tabi olma durumu işletilmeye de başlanacak, göze çarpan kişilerin kulağı bu bahanelerle çekilecektir. kurumumuzda bu süreç 12-13 yıl sürdüğü için başından sonuna süreci angaje biçimde takip eden pek fazla insan yok. daha önce 008-009 dolaylarından sakura serisini hatırlatmıştım. aslında daha da öncesi vardı. 999-000 dolaylarında okulumuzun duvarları öğrencilerin yayın alanı haline gelmişti. ben de bu kendine-yayıncılardan biriydim (artık internet vardı ama bloglar yoktu, siteler çoğunlukla statikti). bu paket de o dönemi anlatıyor. dün yaptığımız izinsiz afiş eylemi paketteki "attırmayınız" işini bana hatırlattı. bu da bir kurumsal tarih notu olsun.]

eskiden, bu bir bardak sularda kopan kurum içi fırtınaları küçümserdim biraz. hem angaje olur hem de küçümserdim. şimdi bana öyle geliyor ki, insanın temel faaliyet ölçeği tam da bu olmalı. çünkü yaşantını sana doğru-uygun-güzel gelen yolda yaşamak için uğraşmadığın sürece kurumları nasıl mayalayabilirsin? ya da nasıl küflendirebilirsin? ya da çirkinliklere kendi ölçeğinde müdahale edip direnmediğin sürece onlara nasıl karşı durabilirsin? sadece sokağa veya meydana çıkmakla olmuyor. doğrudan eylem de gerekiyor, hemen şimdi, hemen burada> yaşam. o da yaşadığın ölçekte.

[ha bir de: kurumumuzda bir öğr. üyesi derneği kurulmuş. onlar da afiş vb. sebebiyle açılan soruşturmaları kınamışlar. dibi bulduk ve dünya tersine dönmeye başladı işte.]