26 Aralık 2012 Çarşamba

eleştiri ve yaratıcılık

hafta başında biz bize bir panel kapsamında bize bir seri soru yönelttiler. panel biz bize çünkü her ne kadar yeni isimler çağrılmak istense de belli ki küçük bir ortamız, hep öyleydik, hep her yerde gördüğümüz, bildiğimiz ve tabii ne söyleyeceğini, nasıl konuşacağını da bildiğimiz isimler geliyor akla, başka da kimse yok zaten. daha 3-5 yaşındayken ne söyleyeceği bilinen bir grup genç insanız anlaşıldı. eh, ben de bu fırsatı bir süredir ayrı paketler halinde evirip çevirmekte olduğum bazı konuları birbirine entegre etmek için kullanayım dedim. aşağı yukarı aşağıda aktaracağım bir seri mühim görüşümü savurdum. sorular da yeni sayılmaz, ama önemliler. zira kimse cevaplamaya çalışmıyor. herkes cevaplara bilmiyorum diye başlamayı alışkanlık haline getirmiş. tasarımcılar için gayet makul bir tavır, cevaba bilmiyorum diye başlamak ve bilmiyorum diye devam etmek. ama akademik için değil. akademik cevaba bilmiyorum diye başlarsa o zaman cümleye 'bulmaya çalışmalıyım' diye devam eder gibi geliyor bana. kendimi bu okulda bulduğum andan beri öğrencilerin sorduğu bu sorulara, dolayısıyla, artık başka bir katmanda, belki biraz akademik bir katmanda cevaplar bulmaya çalışmak gerekiyor artık. kendimi bu okulda bulduğum andan beri üzerimize savrulan yüreklendirici ama yüzeysel ifadelerin tekrar tekrar yeni öğrencilerin üzerine savrulması her ne kadar öğrenciler adına yüreklendirici ve iyiyse de biz akademik tarafı kendi zihnimizin içinde bu yüzeyde kalamayız artık. detayları ve işleyişleri konu eden kuramsal ölçeklerde araştırmaya ve tartışmaya başlamanın zamanı çoktan gelmiş. tasarım alanından bir ton farklı olarak, akademik alanda yeni söz öyle sadece yeni kuşağın yeni sözüyle gelmesiyle değil, kuşakların eskidikçe kendi sözlerini geliştirmesiyle ortaya çıkıyor.

peki, panelin konusu şu: eleştiri ve yaratıcılık. sorular şunlar: eleştiri gücümüz nereden geliyor? eleştiri yaratıcılığı nasıl tetikler? sorgulamanın getirdiği enerji hangi mecralarla ortaya atılır, farklı araçların potansiyelleri nelerdir, nasıl kullanılmalıdırlar? eleştirel enerjimizi tetikleyen ilk oluşum bir takipçi kitlesine sahip olup yaygınlaştığında başlangıçtaki konumumuzdan neler kaybederiz? eleştiren düşüncenin eleştirilen düşünceye dönüşümü nasıl bir süreçtir ve bunu mümkün kılan açık kapıları nasıl bırakırız?

bu iki kelime, eleştiri ve yaratıcılık, birbirine birden çok hat ile bağlanıyor.. ben bazılarından bahsedeceğim. önce yaratıcılık ile ilgili mühim görüşlerimi aktardıktan sonra eleştirel pratiklere geçip sonra nasıl iplikler birinden diğerine gidiyor ve bu soruların yanıtları nasıl oluşuyor onu görmeyi deneyicim..

A__yaratıcılığın iki anlamı:

1. yaratıcı ekonomi'deki yaratıcılık (richard florida'ya referansla).. o zaman nerdeyse tüm entelektüel meslekler yaratıcı oluyor. içine finans, tasarım, mühendislik, reklamcılık, sanat, edebiyat vd. hepsi giriyor çünkü bunlar sürekli yeni ürünler ve iş yapma tarzları / stratejiler üretmekteler.. bu da üretmeye dayalı ekonomik sistemimize iyi entegre olan, onun dayattığı ve ona dayatılan bir yaratıcılık türü.. yeni ürünler üretmelisiniz, bu ürünlerin bazıları hatta iyicene yeni olmalı, pazarda yeni bir yer açmalı mesela, ya da rakipleri aşmayı sağlayacak bir avantaj yaratmalı.. burda iki yaratıcılık var o zaman, bir rutin yaratıcılık.. her ürün bir yaratıcılık ürünü.. bir de sıradışı yaratıcılık, bu da hedeflenir ya da bazı süreçlerde istenir ya da belki tesadüfidir. sıradışı bir yaratcılıktan sözetmek aşağıdaki tarihsel yaratıcılık konusuna bizi bağlıyor...

2. rutin olmayan bir tür yaratıcılığı anlamak için margaret boden'in meşhur ayrımına bakalım: P-yaratıcılık H-yaratıcılık karşıtlığı. bir fikir var ve uygulamaya geçirdiniz bu bir ürüne dönüştü ve bu sizin için yeni.. bu daha önce gördüğünüz hiçbir şeye benzemiyor. bu işte psikolojik yaratıcılık.. ama mesela daha önce uygulanmış da olabilir ama siz bilmiyorsunuz.. eğer böyle değilse, tarihte ilk defa ortaya konan bir düzenleme ise, bu da tarihsel yaratıcılık.. bu meşhur ayrımdan çok burdaki yaratıcılık tarifindeki nüansı ortaya getirmek istedim..

__rutin yaratıcılık yaratıcı meslek alanları için bir dayatma:

şimdi, rutin yaratıcılık bizim gibi işlerde çalışanlar için bir dayatma halinde. bizim hem taklit etmememiz gerekiyor. hem de ama zaten taklit de edemeyebiliyoruz. hatta kendimizi bile çok fazla tekrar edemiyoruz. en fazla, başkası söz konusuysa ilham/esinlenme, kendimizi tekrar ediyorsak da sürekliliğe izin var.. yani aynı izleğin varyasyonlarını detaylandırmak gerekiyor.. aynı işi tekrarlayamıyoruz. yani yapıyoruz da, muteber bir tavır değil.

bunun çeşitli sebepleri var, ilki (1) her yeni müşteriye yeni ürün. aynı ürünü satamıyorsun. tasarım ayrıcalık / biriciklik sunuyor.. ikincisi (2) yeni duruma yeni ürün, e her durum her problem biricik. onu çözen ürün de farklı. üçüncüsü, (3) bireysel motivasyon. tabi mesleki deformasyonun da etkisiyle hep yeniyi aramaya koşullu bir grup insana dönüşmek söz konusu. insan kendini tekrar ederse ya da birini taklit ettiğini bilirse aynı motivasyonu koruyamıyor. ve dördüncüsü daha pragmatik. öğrenmekle alakalı, (4) hep aynı şeyi yaparsanız ve aynı şekilde yaparsanız yeni şeyler öğrenip kendinizi geliştiremiyorsunuz.
 

bunlarla beraber, bu katman katman yenilik / yeniyi üretme talebine rağmen yaratıcı ekonominin mutlak bir H-yaratıcılık talebi yok. zaten böyle bir amaç koymak da insanı felç ederdi, üretemez kılardı. ayrıca kees dorst'a bakarsanız, yaratıcı ürüne gitmek hedefiyle yaratıcı olunmuyor. dorst daha ziyade şöyle bir formül sunuyor: bildiğiniz yerlerde ve bildiğiniz yollarla dolaşırsanız tarihsel anlamda yaratıcı olan ürüne varma olasılığınız daha zayıf, bilmediğiniz yöne doğru araştırmanızı itelerseniz o hatları genişletmeye çalışırsanız yeni ürüne ulaşma olasılığınız daha fazla.

fakat burda ilk anda çelişikmiş gibi duran bir şey söylemek gerekir. katı bir tabula rasa tavrı da o kadar da verimli değil. bunun sebebi de çalıştığımız alanların çok karmaşık olması. alan çok karmaşık olduğu için o alanda bir keşif, iz bulma, iz oluşturma sürecini kurgulamak bir ömür alıyor. ustalaşmanın anlamı da bu. bir tek iş ile olmuyor. sınırlı sayıda izlek üzerinde kalarak bir ömür bir alanda çalışarak oluyor.her durumda sıfırdan başlamaktan daha verimli bir yöntem -ki pek çok başarılı mimarın yolu bu- bazı kuvvetli izlekleri yakalayıp sonra onun varyasyonları ve yeni durumlara uyarlanmaları üzerinden, yani her durumda bir tabula rasa üretmeden ama yine de durumu sürekli yenileyerek bir araştırma bir 'keşif hattı' üzerinde kalmak.. bu hem öğretici oluyor hem de üretilen ürünün kalitesinin artmasını sağlıyor, ustalık böyle ediniliyor. bu tarifler doğruysa mimarlık gibi alanlarda yeniyi arama - işinde ustalaşma gerilimi kaçınılmaz.

bu noktada aslında sorulara bir seri cevap vermiş oldum. ama eleştiri kelimesini de sınırlı sayıda eleştirel pozisyonun kısmi bir taksonomisini vererek açımlayayım, sonra ne cevap vermiş oldum onu anlamaya çalışayım.

B ve C__eleştirel pozisyon ve pratiğin bir kaç türü: bir eksik-taksonomi

eleştiri denen şey katman katman.. ölçek ölçek. eleştirilen şey açısından bakarsak bu bir söylem olabilir, bir iş yapma tarzı, bir kurumsallık olabilir. eleştirel olan işin kendisine bakarsak (1) işin içeriği, ürünü eleştirel olabilir.o alanın bazı kodlarını zorluyordur.. o kodlar her durumda ortaya çıkar, genel geçer olmayabilirler. (mesela benim açımdan bu mimarlık ve tasarım yarışmaları olageldi. orda bazı konvansiyonlar, bazı kabuller, disipliner kodlar anlık olarak katılaşır, görünür hale gelip önümüzde durur. bu tasarımcıları dertlendirebiliyor.) ama bana kalırsa daha önemlisi, (2), üst ölçekte, meselenin nasıl ele alınacağına yönelik bir tavır bir eleştiri içerebilir: pratiğin kendisi bir eleştiri olabilir.. "bu başka türlü de yapılır".. ya da "bu başka türlü yapılsın".. o pratiği, o alanı yeniden tariflemeye koyuluyor.. ya da o alanın iş yapma yollarını dönüştürmeye koyuluyor.. bu tam da stüdyolarda sorgulanacak şeydir. bir ofisiniz varsa daha iyi elbet.. ya da ofis modelini sorgulamak da söz konusu olabilir..

bazı öne gelmekte olan pratikler var, bunlar practice-led-resarch, research-by-design gibi adlarla anılmaktalar. bu tip süreçlerde çoklu-disiplinlilik aranıyor, işte sanatçı ve bilim adamı tasarımcının partnerleri haline geliyor ve bu tip bir sürecin hem araçları hem de üretiminde iki alanın da etkileri gözleniyor. söylem gittikçe bir sanat projesinin söylemi gibi kurulmaya başlanıyor, işte bu anlamda artists-in-labs denen alanla kardeş olunuyor, öbür tarafta da araştırma lafı metaforik olarak kullanılmıyor. bu tasarım sürecinin bir araştırma boyutunu içermesi anlamını da taşıyor. bir takım yeni bilgiler üretiliyor ama her bir metot sürece has olabiliyor. yine de işte bir varsayımınız var, bu malzemeye, taşıma sistemine, işleyişe ya da ruhsal etkiye dair olabilir, ya da tümüyle biçimselliklere ait olabilir, mesele biçimin üretimi olabilir... yani bir üretken fikriniz var. peki bunun sonucu beklendiği gibi olacak mı? işte bunu deneylerle araştırmak söz konusu oluyor. ayrıca sürecin tümü de bir araştırma olarak görülebiliyor. bu tasarıma has bir bilginin, yani sözsüz, pratiğe emdirilmiş bir bilginin, beceri olarak taşınan bir tür bilginin araştırılması ve üretilmesi anlamına da gelebiliyor..
[bi kaç örnek new-territories: spekülatif pratik, spekülasyon yönelimli araştırma.. biri de naja & de ostos. ya da mesela RIBA ödüllerinin sitesine gidip mimarlığın araçlarının nasıl düşünme ve üretme süreçlerine, nasıl kuvvetli anlatılar üretmeye muktedir olduğunu görmek de çok heyecan verici...

D__dert ve bagaj

ama sorgulamak için de sorgulanmaz. bir derdiniz olduğunu varsayıyoruz. karşınıza çıkan bir sorunun sizde bir dertlenme bir hareketlenme yarattığını varsayıyoruz. bu ise kişinin entelektüel bagajıyla birebir ilişkilidir. bu bagaj yoksa eleştiri de ortaya çıkmaz. yaratıcılık da ortaya çıkmaz. eleştirel pratik ortaya çıkmaz.. ne demek bu?

eğer tarihsel anlamda yaratıcılık hedef alınıyorsa, ki entelektüel alanlar için çok önemli bu hedef; yenilik bu alanların heyecanını yeniden üreten şeydir, o zaman araştırma insanın çeşitli anlamlarında yeni bilgiye erişmesi ve yeni ürünü üretmesi sürecini tarifliyor. yeniyi üreten araştırmadır. bunu parodisinden ayırmak lazım. yani serbestlik kendi başına insanı kudretli kılan değil. kudretli kılan üretir. pozitiftir. serbest bırakılmak negatiftir ve kudretli kılan o değildir. serbestlik ancak kudreti yaratanın olanağını kapatmamıştır, o kadar. insanı kudretli ve üretken kılan serbest bırakılmak değil, birikimdir. bu birikimin çeşitli yönleri bulunuyor. üretmeye dair beceriler olarak adlandırılabilecek, insanın kullandığı araçlara hakimiyetini de içeren, ama onun organizasyonel ve sosyal becerilerini de içeren.. ama aynı zamanda geniş bir kültürel alandan derleyip toparladıklarını içeren.. çalıştığı alan başta olmak üzere... işte lawson'un entelektüel bagaj tabiri böyle bir birikim alanını ifade ediyor.. kudret bu araçlardadır. ben öyle inanıyorum ki, yaratıcılık pozitif olandan kaynağını alır. dert de kaynağını ordan alır. dertlenmek eleştirel pozisyonları ve yeniye dair bir arayışı tetikler. entelektüel bagaj burda yeniden devreye girer, araştırmacıya o yeni yolları üretme ve arama kudreti kazandırır. yani işin her noktasında işler, bir makinedir o. 

E__şimdi de yukarıda açılan paketleri cevaplarımı da üreterek birbirine entegre etmeye çalışayım.

eleştirel olana dair bir kaç spekülatif tanım var. mesela 'genç henüz toplumsal düzende yerini edinmemiş o düzene katılmamış olandır, eleştirel gücü de ordan gelir' derler. 'sisteme katılmış olan da reküpere edilmiştir' derler. bunlar esasında yeterince gelişmiş tarifler değil. bu halleriyle açıkladıkları kadarını da bulandırıyorlar.
ikinci olarak, eleştirel pozisyonun doğrudan mevcut muhalefet kalıpları içinde yer almasını, alışageldiğimiz muhalefet hatlarına eklemlenmesini de beklememek lazım. eleştirel olan mevcut hatlara da bir alternatif, bir eleştiri getiriyor olabilir. hiç muhalif bir tavır da içermeyebilir... muhalif eleştirileri eleştirir. o zaman bilim kurgu gibi alanlar da eleştirel olanın alanına giriyor elbet.. yeni babil, archigram, zaha hadid, rem koolhaas, BIG, new territories aynı düzleme geliyor.

insan pek çok kurum ve failliklerin dağılmalar atlasına karışıyor. ilk başta bagajı tümüyle boş değilse de bir tasarımcı olabilmesi için epiy doldurması lazım o bagajı.. o bagajı doldurmak kitap rafını doldurmak gibi değil, insan orda kendini oluşturuyor aslında. bir makina gibi kendini üretiyor. burda o dişliyi çıkar bu yapıyı değiştir diye böyle kolayca değişebilir bir şey olmaktan çıkıyor. beden gibi sıkı sıkıya entegre olmuş kolay kolay müdahale edilemeyen bir yapı oluşuyor. bu tüm bir tasarım-ömrü sürüyor.

bu süreçte eskiyen bir şey varsa o fikir değil aslında, yani bu durumu bir fikrin artık alışılageldik hale gelmesi diye de anlayabilirdik belki ama burda aslında bir hayat boyu inşa edilmekte olan bir pratikten söz ettiğimizi unutmamak gerekir. o yüzden işte bir noktadan sonra bazı ustalar hep tekrar ediyor gibi görünüyor, en azından uzaktan. çünkü onlar artık bir keşif hattı üzerinde üreten birer üretken makineye dönüşmüş, hatta öyle ki onlar belki böyle bir makinenin yüzü sadece. bir mimarlık ofisi böyle mesela.. ofisin yüzü olan mimar o makinenin parçalarından biri. bazı parçalar değişir, üretkenlik tarzı, bir tür kurumsal faillik baki kalır... bunlar böyle tamam şimdi bambaşka şekilde işlesin denip dönüştürülebilir yapılar değil. bir stüdyo da böyle bir kurum olabilir.

o zaman tabi ki her kuşaktan her failler karmaşığı birer paket oluşturuyor demek gerekir. her karmaşık fail, her gelişmekte olan üretken kurum, kendi beslendiği ortam ve dönemde edindiği güncel anlayışlarla yeni bir paket oluşturmaya girişir. burda gerçekleşen adaptasyondur ve dünyanın hızlı dönüşmesiyle alakalıdır bu.
yeni makineler inşa edilmektedir. eğer bu tüm bir topluma ve tüm bir üretken disipline eklemlenme süreci üzerinden düşünülürse aslında neden, nasıl olup da, kimsenin gerçekten tüm bir hayat ve üretimiyle eleştirel kalamadığı da anlaşılır. sadece atomik anlarda atomik eleştirel işler üreten bir fail bulunmamıştır. insan cinsinden fail, topluma eklemlenen bir hayata ve bir seri kuruma dağılmıştır. kurumlar da bir seri mekanizmanın, makinanın, failin, sistemin katmanlaşmasından oluşan karmaşıklardır.

dolayısıyla burada korkacak şey de yok. eşyanın doğasından bahsediyoruz sanki. takipçilerin olunca konumundan neler kaybediyorsun? bir şey kaybetmiyorsun. senin yaptığın aslında yeni ve biricik bir üretkenlik kurumu, bir tür yayılmış üretken faillik oluşturmaktı. bazı noktalarda bu belki tarihsel anlamda yenilikçi ve esinlendirici bulundu. bu mümkün. ve yeni, ortaya çıkar çıkmaz eskir. ve ama sen başka bir yepyeni durum üretemezsin. yani şöyle değil: sen yeni bir ürün ürettin, bu bir pratiğe bir alışkanlığa bir tekrara dönüştü, değil. sen bir üretkenliğin parçası oldun. sen bir adet pratik ürettin ve belki bu bir ara yeni oldu. bakıştaki tersine çevirme minör görünmekle beraber panelin konusu olan soruları bize yeniden farklı şekilde sordurtacak kadar önemli geliyor bana.

F__son olarak, yeni üretim / yeni üretkenlik tarif etmek bu bağlamda ne demek olabilir?

mevcut bir hattı eleştirmenin, ordan ayrılmanın işleyişi ne? nasıl oluyor? yeni referansları ve yeni makinecikleri, içinde bulunduğun kurumsallıkların üretmediği makinecikleri sistemine dahil etmektir bu.. bu referansların bir kısmı sen başka yere baktığın için, zamanla senin üretmeye başladığın şeyler olmaya başlayabilir.. burda bir otonomlaşma ortaya çıkıyor. mutlak bir anlamda değil. görece.. kısmi olarak. yeni bir paket, yeni bir kurumsallık...

tüm bu süreç ile baş edebilmek o kadar kolay olmayabilir. psikolojik destek gerekiyordur belki. sürekli bir sınırlara zorlamayı iş edinmiş insanlar var. sürekli ünlü kalmaya, sürekli başarılı görülmeye tutkulu tipler bunlar. bu da tuhaf. insanın, gençlikte, içinde bulunduğu alanlarda bir yer edinmek üzere bir sertliği var. o bazen cahil cesareti de olabiliyor. ama ancak o cesaret, o kendini bilmezlik seni harekete geçirirse başka bir pozisyon inşa etmeye doğru yola çıkabilirsin. yoksa içinde bulunduğun kurumsallıklara yayılan bir failliğin olduğu için tümüyle onların mekanizmaları seni üretecektir. yeniyi üretme potansiyeli olsa olsa bu sebeple o gençtedir; o yeni koşullar içinde, yeni referanslarla ve yerini açmanın kaba cesaretiyle yetişmekte olduğu için. ama bu o gencin az birikimli oluşu gerçeğini değiştirmez. ve, yani, ustalaşma süreci onun muktedir hale geldikçe, üretkenleştikçe şekillendiği ve dolayısıyla aynı anda sınırlandığı, tariflendiği bir süreçtir.

yenilenmenin nasıl olacağıyla ilgili bir cevap vermiş oluyoruz böylece. üretken kurumsallıklar, üretim organizasyonları, makineler, bunların yenilenmesi yavaştır ya da hatta olanaksızdır, onların olurları, potansiyelleri de belirlenmiştir artık. yeni sözü yeni kuşakların şekillenmesi oluşturur. usta kendini eleştirse de bunu üretkenliğe çevirmesi zordur.

söz eleştiriye zaten kapanamaz. ama eleştiriyi yeni kuşaklar, yeni pratikler üzerinden yaparlar. öyle sözle de olmaz. yeni üretkenlikler, yeni makineler oluşturarak olur. ve sonra onlar da açtıkları alanla birlikte şekillenir ve bir anlamda katılaşır. birileri yeni pratikleriyle çıkar gelirler. bunun eşyanın doğasıyla alakası var. eleştiri kapılarını açık bırakmak kimsenin görevi değil. bence böyle bir soru yok. gençler kendi pozisyonlarını savaşarak ve üreterek edinirler. bu güç onlarda vardır. biyolojik yapımızda var belki..

Z__arka söz (panelde aldığım notlardan da aşağıdaki bir derlemeyi yaptım)

yeni neden şart?

esasında yeni şart değil. her dönem ve her kültürde aranmış bir şey değil. ama biz bu zorlamayı hissediyoruz bu doğru. bir tür ruhsal şart bu. zira ilk olarak, dönemimiz çok hızlı dönüşüyor. ikincisi, ekonomimiz yeni ürün üzerinden işliyor. içinde bulunduğumuz ekonomiler ve yönetim organizasyonları dünya çapında rekabetçi kalabilmek için bizi bu yeni şartı ile donanarak üretmek durumundalar bugün. bu tabii böylesi bir dünyada bizi de daha güçlü kılıyor. yenici olanın da rekabet şansı yükseliyor belki? böylesi bir dönemde, yeni, eleştirel ve yaratıcı ana akımdır ve kurumlar gençler üzerinde yeni yanlısı bir baskı oluşturuyor. yani kişisel açıdan bizim bir tutku, bir heyecan, bir hobi olarak deneyimlediğimiz yeni arayışının kaynağı o kadar da soylu olmayabilir.

yeni nasıl mümkün?

kısa vadede, yeni bilginin araştırma üzerinden geliştirilmesiyle. bu bilginin, tasarım alanında önemli başlıkları şunlar: 1. bakış, 2.araç, 3. ürün, 4. üretken kurumsallık (savaş makinası?)

orta vadede, işte bu üretken kurumsallıkların paket paket oluşturulmaları..

uzun vadede, evrimsel bir bakış ile, bir popülasyondaki bireylerin yenilenmesi gibi, üretken kurumsallıkların rekabeti üzerinden.. sürekli yeni kurumlar çıkıp yeni tarafındaki cidarları esnetecektir, eski kurumsallıklar cidarlar ötelere açıldıkça içerlerde, merkezde kalacaklardır elbet. silinip gidene kadar... burada bir kahramanlık yok. ihtiyaçlar, koşullar, itkiler ve savaş makineleri.

21 Aralık 2012 Cuma

jüricilik motoru

öte yandan, içe-çökmekle yakından bağlantılı görünen bir diğer hususun ise ben farklı mekanizmalar üzerinden geliştiğini düşünmeye başladım. jüricilik kurumu jüricilerin sırtında yüceldiği kadar jüricilerini üretiyor da. sanki hep aynı insanlar gelip aynı jüricilikleri yapıyormuş, bu durum paralel olarak panelcilikler, lekçırcılıklar vd. diye gidiyormuş diye düşünüyoruz ki bu evet aynen böyle oluyor. ama bu noktada mesele şu, bu jüriciler jüriciliklerini hakediyorlar genelde. (1) çağırıldıklarında geliyorlar (ki bu o hengame içinde bir de ekstra etkinlikler örgütlemek durumunda kalan yürütücülerin hayatını gerçekten kolaylaştırıyor), (2) ağızlarını açtıklarında anlamlı şeyler söylüyorlar (ki bu yığınsal eğitim tarzında yorgunluktan arta kalan verimli zaman göründüğünden daha önemli, kulaklar ve zihinler anlamsız gevelemelerle aşındırılamayacak kadar değerli), (3) performansları jüriyi canlandırıyor (ki baygın ve sıkıcı bir jürinin aksine, kuvvetli performans verimli zaman miktarını artırıyor) ve (4) eğer artık tanınmış jüriciler haline gelmişlerse jüri etkinliğinin değerine isimlerini ekliyorlar, işin ciddiyeti ve görünürlüğü artıyor. ve ne kadar çok çağrılırlarsa ve zanaatlerini ne kadar çok icra edip geliştirirlerse, aynı bir yıldızın oluşma sürecinde olduğu gibi, sonraki çağrılmalarını o kadar garantiye alıyorlar ve bu motor bir çalışmaya başladı mı işte o her yerde karşımıza çıkıp duran aynı yüzlerden bir diğeri haline geliyorlar. burda bir kaçınılmazlık var.

hayır sokratik bir 'iyi' değil

sürekli geziyoruz ama hep kötü yer, tatsız durum, eski mekan. hep alandayız ama kendi zihnimizin ve kurumumuzun içinde kalmak üzere. kapısız penceresiz monadların kentin her bakış noktasına yayıldığını ve tüm perspektifleri ürettiğini umuyoruz. serbest bırakılınca fail kentteki ve mimarlık kültüründeki farklı bir bakış noktasını üretmek üzere muktedir kılınmış olacak. ama atomik fail bir yanılsama ve kapıdan çıkmadan kente ve mekana gidilmiyor. kentin neresine taşınırsak taşınalım hep kendi binamızın içe doğru bakışını yeniden üretmeye devam ediyoruz (demek 'intansif' bu anlama geliyor). işte hem lisans hem de lisansüstü eğitimimizin içe çöküş sebebini buldum nihayet (buna da 'implode' deniyor). bana bravo. iyi mimar olmak için sadece mimarlığın üretim süreçlerini içselleştirmek yeterli değil. iyi mimarlık tecrübe etmemiz lazım. ve tabii bu sorunun peşinde sürüklediği diğer bir sorun, bizi daha kudretli kılacak araçları edinmemiz gerekiyor. ama bu araçların lüzumlu olduğunu idrak edebilmek ve o araçları aramak ve kullanmak için de iyi mimarlık hattı üzerinde yolculuk ediyor olmak gerekiyor. meselenin lisansüstü kesiminde ise, alana gidip boş boş bakmak var. ve sürrealist resimler olarak grafikler, şemalar, haritalamalar ve tablolar. akademik alanın ürettiği tüm kuru ve teknik ifade biçimlerinin öznenin öznelliğini ifade etmek üzere boyadığı resimlere dönüştüğünü görüyoruz. bunun için alana gitmek de gerekmez. bu özne herşeyi zaten bilmiştir. dışarıyla tanışmaz. kapıdan çıkmaz. kurum içe çöker. kurum sadece içten beslenme (inbreeding) yüzünden içe çökmüyor demek istiyorum. asıl sebep baktığı yere bakmamak, incelediğini incelememek, ilk fikirlerini sınamamak. her ders okuma parçalarının oluşturduğu bir evren ve onu anlatan bir felsefi sistem kuruyor. dünya görüşü ise zaten hazır. kurumdan tevarüs edilmişti. bu noktada geri kalan herkesten beklenen bu içe dönen egzersiz hakkında yapıcı eleştirilerde bulunmak, yani gerçek eleştiri işlevini askıya almaktır: idare ediniz.

(ha, bi de ne diyicektim: işte o yüzden 'research-by-design' ya da 'practice-led-research'.)

20 Aralık 2012 Perşembe

ipnotize

inbreeding'in (içerden beslenmek diye çevrilebilir belki) özellikle lisansüstü eğitimi veren kurumlar açısından bir sorun olduğunu görüyoruz. lisans eğitimi açısından çok da emin değilim. belki dışarıdan gelenler ve içeride kalanlar arasındaki bir dengeyle alakalıdır lisans programlarının hali havası. ve ama lisansüstünde aynı hocalar, aynı öğrenciler, aynı jüriler, aynı okumalar, aynı yazmalar, aynı bakışlar, aynı fikirler ve aynı projeler dönüüp duruyor.

14 Aralık 2012 Cuma

onu öyle kabul ettim

masaüstü bilgisayarımın donanımında kusur olduğundan emin olduktan sonra bu bilgisayarın zaten benim olmadığını hatırladım. bunu bir araştırma projesi üzerinden üstüme zimmetlemişlerdi. bilgisayarı aldığım şirketin devlete vergi borcu çıkınca üniversite ödemeyi doğrudan vergi borcundan düşmüş, şirket de sanki iş işten geçmemiş, sanki elimden bir şey gelirmiş gibi benden rektörlükteki ödeme işlemlerini durdurmamı istemişti. iyi niyetle elimden geleni yaptıysam da en nihayetinde müşteri temsilcim beni atlatmaya başladı. işin kötü yanı ben de prosedürlerde bir takım hatalar yaptığım için işler gerçekten karışabilirdi. henüz bilgisayarı teslim almamıştım ve şirket bilgisayarı bir şekilde bana vermemeye çalışıyordu. yıllarca süren mahkeme süreçleri yaşanabilirdi... bir yaz başıydı, avludaki şezlonguma kavuşmuş, kahve eşliğinde okumaktaydım. şezlongdan güzel bir ikindi vakti apar topar ve gergin bir öfkeyle kalkıp mecköy'e gittiğim ve kavga dövüş, güç bela ve kan ter içinde bu bilgisayarı toplattığım ve eve götürdüğüm günü iyi hatırlıyorum. bu bilgisayar, her ne kadar işime çok yaradıysa da, bir rahat huzur da yaşatmadı bana. erörler, sorunlar, açılmamalar, kapanmamalar, anlamsız biçimde çöküp duran evrim süreçleri... uygulamalarımı ve projelerimi bana gün yüzü göstermeyen rahat huzur vermeyen bu bilgisayarla boğuşma halinde yürütmüşüm. şimdi tabi bu haliyle bile bilgisayardan verim almanın bir takım yollarını geliştirdim. eşyanın doğasına hep saygıyla yaklaşmışımdır. geriye bakınca, bu doktora sürecinin hiç bir katmanı da daha kolay yol vermedi zaten. en sonunda o süreci de kendi halinde kabul etmeye başlıyor insan. zaman içinde insan burda kendisinin asıl fail olmadığını daha iyi anlıyor. araştırmacı doktora yapıyor değil. araştırmacı tüm failler katmanlaşmasının bir kesimine yayılıyor. bir akışı sabır ile ve sükunet içinde gözlemek, onu sürekli itip kakmaktan daha uygun bir tavır. belirli anlarda, zaten süresi gelen neyse, o yapılıyor. yine, araştırmacı projeler yapıyor değil, projelerin zamanı geliyor ve araştırmacı işe koşuluyor.

projelerin zamanı

günler kısalıyor. bunu günbegün penceremden güneşe bakarak ölçebiliyorum. günler hızlanınca tünelinde yol aldığın bir projenin dışındaki herşey bulanıklaşmış. haftalar hızlanıyor, bunu takvimime göz attıkça anlıyorum. haftalar hızlanınca verdiğin sözler ve periyodik faaliyetler apansız gelip çatıyor, hazırlıksız yakalanıyorsun. aylar hızlanıyor, önümdeki yılı kurgularken anlıyorum. bir süre pek çok şey için zamanım olmadığını hissettiren de bu. dolayısıyla doktora dışındaki büyük projeleri rölantiye alıp savunma jürisine doğru yol almanın zamanıdır. çünkü bu prosedür başladı. üzeri imzalı ve imzasız bir takım kağıt grupları failler ve merciler arasında paslaşıldı. projelerin tamamlanması, metnin düzeltilmesi ve makeleler. iş çok. tam saha pres ister.

ve yerlerine kim

öbür tarafta bir grup insan yeni bir yasa hazırlıyor. doktoradan ve asistanlıktan atılışlarımın yeni bir tanesi hazırlanıyor da denebilir. üç beş ayda bir okulumdan atılacağımı öğreniyorum. öğrencilik prosedürleri yüzünden atılıyorum, araş.gör.lük yasaları yüzünden atılıyorum, orduya dair yasalar yüzünden atılıyorum.. atılıp duruyorum. benle birlikte bir sürü insan daha işlerinden atılıp duruyorlar. hani biz iş buluruz, bize bişey olmaz ama içinde yer aldığımız kurumdan koparılmış oluyoruz. yeni bir atılmamız da bu yeni yükseköğretim kanunu vesilesiyle olacak gibi görünüyor. doktora bitince atılacak gibiyiz. esasında memleketin yeni bir yükseköğretim yasasından muradı bellidir, üniversitelerin özerkliği ve üniversiteler içinde fakültelerin özellikle akademik konularda daha bağımsız olabilmesi. ve bu tabii mali politikalarda ve kadro politikalarında karar aralığının genişlemesini de içermeli. sonra her üniversite ve bölüm kendi idari ve akademik geleneklerini özerk biçimde geliştirmeye devam edebilir. hani olmaz ya, daha yatay ve şeffaf idareler olsa olsa böyle kurulur. tabii daha despotik ve düşey olanları da böyle kurulur. ama onlar zaten her yandalar. nerdeyse tüm küçük bölümler birer derebeylik halinde ve bazı büyük bölümler de oligarşik idareler altında zulüm görmekteler.

yükseköğretim sistemimizin ihtiyacı belli de, bu yasanın hazırlanma ve tartışılma süreçlerinde gördük ki, siyasi iktidarın bu yasadan muradı başkadır. aslında iktidar, yapmak istediği bazı değişiklikler olsa da, şu anki sistemi çok da değiştirmek istemiyor. ve yasanın oluşturulmasındaki katılım sürecini bir konsensüs arayışından ziyade bir rıza oluşturma süreci olarak kullanmak istiyor (yine de, en azından, anayasa ve yüksek öğretim yasaları süreçlerinde katılımcılık söylemi bir kere kutudan çıkmış oldu). çeşitli işaretler bize gösteriyor ki, bu iktidar döneminde anlamlı bir üniversite reformu mümkün olmayacak. yasayı hazırlamakta olan ekip tartışma sürecinde yaygın biçimde itiraz edilen başlıklarla ilgili olarak prosedürü evirip çeviren ama sonucu değiştirmeyen sözde-düzeltmeler öneriyor. tüm bu tartışma sürecinin sonunda, ilk taslakta yer alan tüm hedefler sonuçta bir şekilde yeni yasada yer alacak gibi... minör (ama bizim için önemli) başlıkların da kaderi böyle olacak...

eğer öyleyse, bizim bağlı olduğumuz ve şu anda üçlü bir yapı arzeden araş.gör.lük kurumu tek tipe inecek ve öğretim üyeliği ve araş.gör.lük arasındaki süreklilik kesilecek demektir. yasa çıktığı anda doktorası bitmiş araş.gör.lerin çoğu üniversitelerinden atılacak demektir (ve muhtemelen araş.gör. kadrosundaki öğretim görevlileri de). işin ilginç yanı yasada üniversitedeki akademik hayatı olumlu etkileyecek önemli bir düzenleme yok. zira yasa aslında şu sorulara yanıt oluşturmaya çalışıyor: yök aradan çekilince siyasi iktidar üniversiteleri yönetmeye nasıl devam edecek? yeni kurulan anadolu üniversitelerine nasıl kadro bulunacak? büyük üniversitelerin mevcut genç kadroları nasıl boşaltılacak? (ve yerlerine nasıl ...)

12 Aralık 2012 Çarşamba

daha çok beyin!

proje bir noktada içine girip insanı ele geçiriyor. belki araştırmacı projeyi geliştirdiği kadar proje de araştırmacıyı şekillendiriyor; bir golem olarak! bu olguya çiftleme, ecnebicesiyle coupling diyoruz. golem haline gelen araştırmacı bir fikrisabit doğrultusunda bilgisayar ekranına gömülecektir. dışarıdan görünen bilgisayar başında oturan, gözleri donuk, algıları kapalı tahtadan bir beden olmakla beraber içeride tuhaf bir keyif akar. çünkü bu proje çok heyecanlıdır. revizyonların her biri azami önemdedir. sonuç akademik açıdan mükemmel olacaktır.

(golemin de canı vardır. içeridedir ama.)

11 Aralık 2012 Salı

otomatik

şu ara uğraştığım iki projeden ilkinin kodunu toparladım, program çalışıyor. proje kafası biraz takıntılı ve tek yönlü. dili de düz ve kestirme. içerde daha hızlı dönmeye başlayan dişliler var gibi ve çabuk çabuk bir yere yetişiliyor. aslında tüm diğer başlıklar araştırmacının hayatında sürekli tur dönüyor. akademiğin çok katmanlı karmaşası aynı turu dönüyor da denebilir. stüdyolardan, yarışmalardan, jürilerden ve vasattan bahsetmek lazım. ve projelerle, kodlarla, testlerle ve kod yazma zanaatıyla ilgili de anlatılacak şeyler oluyor... ama proje kafası, mevsimler, hava durumları ve ruh halleri.

8 Aralık 2012 Cumartesi

glibc'yle barışmak

öncelikle müjdeler olsun (bana). sorunu tespit edince segfault meselelerini çözdüm gibi görünüyor. ayrıca yeni masaüstüm de keyifli oldu. fakat bir sorun aradan çekilince tümüyle unuttuğum bir diğeri ortaya çıkıverdi, glibc detected... glibc! şimdi nihayet anladım ki tespit edilen şey glibc değil. glibc kötü bişey değil. iyi bişey. glibc en temel işlevleri yerine getiren c kütüphanelerini içeriyor. ve program çalışırken hayati bir erör tespit ediyor. benim durumumda memory corruption. fakat bu neden oluyor, onla ilgili bir fikrim yok. belirsizlikler ötelendikçe ben de zanaatımda eşik atlıyorum.

copy.deepcopy

peyki. bilgisayarı çökerttikten sonra bekleneceği gibi takıntılı bir zihin durumu içine girerek bilgisayara amansızca saldırdım. linux mint kurdum ki aslında bu da ubuntu, sadece desktop'u sevdiğimiz eski kullanışlı gnome'un işlevselliğini devam ettiriyor (hem ubuntu hem gnome gayet güzel çalışan bu arayüzü kenara bırakıp başka kulvarlara girdiler). çeşitli opsiyonlar arasından keyifli ve işler bir arayüz konfigüre etmek, keyfime göre düzenlemek, kullandığım program ve modülleri yüklemek, kullandığım datanın en önemli kısmını harici disklerden ve internetten yerlerine aktarmak derken epey bir zihin mesaisi harcadım. şimdi, benim bilgisayarımı çökertme sebebim gdb denen bir debugging aracını python'a ait detayları da rapor edecek şekilde kullanabilme arayışıydı. bu debugging aracına ihtiyacım vardı zira segfault'un nerede ortaya çıktığını anlayabilmem için python'un kendi debugging araçları yeterli gelmiyordu, terminalde çalışan bir debugger kullanmak gerekiyordu. hepsi çok makul. tabii ki öyle. peki kim bilir kaç gün, kaç saat ve kaç eblehleşme anı sonunda hangi noktadayım? kötü haber: başladığım noktadayım. iyi haber: ama zaten gelmek istediğim nokta tam olarak bu. ya da iyi haber: başladığım noktadayım. kötü haber: zaten bulunduğum yere gelmek için günlerdir çalıştım. hayır bir yere de gitmedim. hep burdaydım. bunda bir tuhaflık yok. bilgisayarlarla olan uzun imtihanımda bir kazanan bir kaybeden yok. sonuçta çözüm zaten baştan beri buracıkta. bir seferinde düğmesine basmak oluyor, bir seferinde belki kapatıp açmak. bazen misafir tamir kitiyle beraber geliyor, bazen de işte sadece herşeyin yolunda olduğunu idrak edip kaldığın yerden devam ediyorsun. bundan bir ders çıkartmak şart. bu bir masal kurgusu.

(hm.. demek copy.deepcopy.. şimdi mümkünse bu sorunu nasıl aşacağımı anlamak...)

5 Aralık 2012 Çarşamba

doğrubütün

madem workshoplar erteleniyor, madem önce donanımlar sonra yazılımlar çöküp duruyor, madem segfault'lar ziyaretimize geliyor, madem bir proje sürecinin takvimi tüm sorunları yeniden ziyaret etmeyi gerektiren kaçınılmaz bir döngü arzediyor, o zaman doktora sonrasına ertelenmiş revizyonlar tekrar ajandaya yazılır. tüm bunların araştırmacıya ilettiği tavsiye sabır, sebat ve sükunettir. bu iş doğru bütün yapılacaktır. quad-tree mi r-tree mi karar verilecek (r-tree), prosedürler optimize edilecek, veri yapıları daha dikkatli kurulacak, sefault'ların dibine inilecek (ya da daha doğrusu çıkılacak), zindelik prosedürleri yenilenecek, sonuçlar mimari tasarım açısından daha anlamlı hale getirilecek, yani zamanında alelacele, koştura koştura, yarım yamalak, eksik, ilk seferlik, ve yetersiz testler ile uygulanmış bir titrek uygulama doğrubütün nihayetine erdirilecektir. sürecin yavaşlamasının sonucu bu anlamda olumlu olmuştur. madem ben de doktoramı dört başı mamur bir proje üzerinden bitireyim. zira altından bir yumurta bir yere dayanmış, ben onu doktora sonrasına ertelemişim. çıkar kurtul.

eski düşmanım segfault

karın ağrıları ve erörler, bunlar birbirine benziyor. insan yatıp bekleyebilir. ya da erörlerin dibine inmeyi deneyebilir. stack trace'de bir up bir down edip meseleleri anlamak gerekir. bu esnada, hastalığın ve gecenin ilerleyen bir vaktinde dikkat tümüyle yumuşayacak ve insan bilgisayarını çökertecektir. yapacaktır bunu. çünkü ubuntu'dan kurtulmanın zamanı gelmiştir de ondan. gdb ile python'un stack trace'ine ulaşmak gerekir. segfault'u köşeye kıstırmanın yolu budur çünkü. ve o segfault. o karın ağrısı.